YEŞİL SERMAYE’NİN EĞİTİMDEKİ FIRSAT EŞİTSİZLİĞİNE ENGELLERİ!

Tüm anne ve babaların ana görevlerinden bir tanesi çocuklarının eğitim almasını sağlamaktır. Ebeveynler, çocuklarının özgürlük haklarını öğrendiği yerin haneden sonra eğitim kurumları olduğunu bilmelidirler. Çünkü her insan, yeteneklerini keşfedip, özgürce kullanabilmesi için eğitimden geçmesi gerekmektedir. Rousseau’ye göre ‘’Doğuşta sahip olmadığımız ve büyüdüğümüzde de bize gerekli olacak her şey eğitimle gerçekleşir’’ düşüncesi eğitimin önemini çok net dile getirmektedir. Fransa Devrimi’nin ve Çağdaş Amerikan Devrimi’nin en önemli katkısı ‘’Eğitim, devletin temel görevidir.’’ düşüncesi olmuştur.  Bu mantığı tüm devletler asli görev alarak almışlardır. Fakat günümüze kadar ki süreçte devletler bu asli görevini farklı uygulamaktadırlar. Yeşil sermayenin yani paranın hakim olduğu ülkelerde iki farklı eğitim bulunmaktadır. Bu eğitimlerden birincisi, dar gelirli ailelerin çocuklarının almak zorunda olduğu eğitim. İkinci ise burjuva sınıfının çocuklarının aldığı eğitimdir. Birinci eğitim, ülkeyi yöneten burjuva sınıfların yönlendirilmesi ile oluşan eğitim sistemidir. Bu eğitim sistemi ile yeşil sermayenin gücünü elinde tutan burjuvalar kendilerine minimum seviyede eğitim ile donatılmış işçi yetiştirmesi sağlanmaktadır. İkinci eğitim ise birinci eğitimden farklı olarak burjuva, çocuklarının en iyi eğitimi almasını amaçlar ve memur, işçi ve orta gelirli aileler bu haktan yararlanmaması için bu eğitimi paralı olarak gerçekleştirmektedir. Bu farklılıkların olmaması için ailelerin gelir düzeyine göre ayrım yapılmadan tüm çocukların eşit eğitim alması gerekmektedir. Böylelikle tüm çocuklar yeteneklerini keşfeder ve zorunlu eğitim olmadan kendisini geliştirme konusunda bilinçlenmesi sağlanır. Bu eğitim ile gençler hangi alanda çalışırsa çalışsın topluma faydalı ve saygılı birey haline gelirler.

Bazı ülkelerde ayrıcalıklı eğitim varken diğer tarafta da çocuklarına eşit, demokratik, parasız ve başaralı eğitim sağlayan ülkeler bulunmaktadır. Bu ülkelere Vietnam, Çin, Singapur, Hollanda, Finlandiya, Kanada, Yunanistan ve Norveç’i sayabiliriz. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın (UNDP) İnsani

Gelişmişlik Endeksi (Human Development Index – HDI) 2015-2016 raporuna göre Türkiye eğitim kalitesinde 71. sırada yer alırken. PISA testinde ise Türkiye eğitim kalitesinde 72 ülke arasında 50. sırada yer almaktadır. Maalesef diğer alanlarda olduğu gibi Türkiye’nin eğitimdeki hali de içler acısıdır.

Cumhuriyet’in en değerli projesi ve ürünü olan Köy Enstitüleri’nde yakaladığı başarıdan ve kalkınmadan Türkiye şu an çok uzaktadır. Türkiye’nin eğitimdeki kalkınma hareketi iç ve dış güçler tarafından sistematik olarak yok edilmeye çalışılmıştır ve kısmen de amaçlarına ulaşılmışlardır. Türk Eğitim sistemi son 100 yılda üç kez büyük darbe almıştır. Bunların birincisi Köy Enstitülerin 1951 yılında kapatılmasıdır. Aydınlanma hareketine yapılmış ilk darbe olarak tarihe geçmiştir. İkinci darbe ise 12 Eylül’den sonra hayata geçen 1982 Anayasası ile olmuştur. Bu Anayasa ile vakıf üniversitelerin kurulması ve İmam Hatip Liselerinin din görevlisi yetiştirmesinin dışında diğer alanlara da öğrenci yetiştirmesinin önü açılmıştır. Ek olarak din dersleri de zorunlu hale getirilmiştir. 12 Eylül ile laik, demokratik ve parasız eğitim en büyük darbesini almıştır. Son darbe ise 2012 yılında hayata geçirilen 4+4+4 eğitim sistemi ile olmuştur.

4+4+4 eğitim sistemi ile lisede başlayan mesleki veya dini yönlendirme yaşı 14’ten 9 indirildi. 2011 yılında İmam Hatiplerde okuyan öğrenci sayısı 233.639 iken 2019 yılında bu sayı %100 artarak 503.978 gelmiştir. Ayrıca devlet okullarında ilköğretimin parasız olduğuna ilişkin ibareyi ortadan kaldırıldı ve meslek lisesi öğrencilerinin stajyerlik adı altında sınırsızca sömürüsünün de yolu açıldı. Yapılan değişiklikler Milli Eğitim’in ana görevi olan ‘’Her yurttaş, hiç bir ayrım gözetmeksizin öğretim ve eğitim hakkına sahiptir ve eğitimde hiçbir kişiye, aileye veya ayrıcalık tanınamaz’’ ifadesi sadece yazılı olarak kalmış oldu. Ayrıca Türk Eğitim sistemini yeşil sermayenin büyük paralar kazandığı bir pazar haline getirildi.

mahallede ya da kırsal kesimde oturan çocuğun başarısının bir olmadığını ve çocuklar arasında uçurum olduğunu çok net görmekteyiz. Maalesef devlet eli ile bu uçurum büyümektedir. Örneğin Fatih Projesi ile her çocuğa bir tablet dağıtılması hedeflenip ama bu dağıtım sadece merkezi yerleri kapsamıştır. Yeşil sermayenin Türk Eğitim Sisteminden nemalanması ilk olarak 1965 yılında özel dershanelerin ve özel yüksekokulların açılması ile başladı. 1971 yılında Anayasa Mahkemesi bu okulların birçoğunun Anayasa’ya aykırı ve eğitim standartlarını sağlayamadığı için kapattı. Bu karar ile yeşil sermaye kazancına kısa ara vermiş olacaktı. 1982 Anayasası ile 200 olan dershane sayısı 5000’ne ulaşacaktı. Eğitimin tamamen ticarileşmesi 2012 yılında gerçekleşen 4+4+4 eğitim ile gerçekleşmiş oldu. 2019 yılında 130 devlet üniversitesi bulunurken, vakıf üniversitelerinin sayısı 73’tür. 2006 yılında 30 vakıf üniversitesi bulunurken 2019 yılına kadar %100 arttığını görmekteyiz.  Türkiye’de devlet üniversiteleriyle vakıf üniversitelerinin oranına baktığımızda üniversite okuyan gençlerin en az %30’u para karşılığında eğitim almaktadır. Bu oran eğitimin ticarileştiğini göstermektedir. İlk ve orta eğitime baktığımızda, 2019 yılında 11.694 özel okul (anaokulu / ilkokul/ lise) bulunmaktadır. Bu sayı yukarıdaki tabloda görüldüğü gibi 2012 yılındaki sistem değişikliği ile özel ilk ve orta okul sayılarında  %100 artış, özel lise sayısında ise %200’e yakın artış olmuştur. Özel okulların sayısı toplam okul sayısının %10’nu oluşturmaktadır. Özel okulların belli bir kısmı gerçekten iyi bir eğitim verirken diğerleri de standart bir eğitim vererek  hayatlarına devam etmektedirler. Devlet ise özel okulların açılmasını desteklemektedir; çünkü özel okullar açılmasaydı devlet o okullarda okuyan öğrenciler için derslik açması ve onlara öğretmen ataması gerekecekti. Devlet özel okulların açılmasını desteklerken, devlet okulları ile özel okullar arasındaki kalite farkını kapatacak adımlar atması gerekmektedir. Bu adımların maddi kaynağı ise devletin özel okullardan ve o okullarda okuyan çocukların velilerinden aldığı vergiler olmalıdır. Devlet, bu parayı devlet okullarına harcayarak o okulları özel okul seviyelerine taşımalıdır. Aksine Türkiye devlet kurumlarındaki eğitim seviyesini düşürmektedir. Bunun nedeni ise eğitmenlerin yetersiz maaşlarıdır. Özel eğitim kurumları devlet kadrosundaki iyi ve kaliteli eğitmenleri yüksek maaş vererek kendi

kurumlarına transfer etmektedirler. Devletin eğitim kurumları ise genç ve tecrübesi az olan eğitmenlere kalmaktadır.

Son yıllarda ise açılan özel okulların kendi aralarındaki rekabetten dolayı eğitim maliyetleri yükselmiştir. Özel okullarının patronları ise daha iyi hizmet vermek yerine, orta seviye eğitim vermeyi tercihi etmişlerdir. Bu durumda anne ve babalar neden çocuklarını bu okullara hala göndermeyi tercih etmektedirler. Cevabı ise çok açıktır; devlet okullarında öğretmenlerin çocuklara ilgisi sınıfların kalabalık olmasından dolayı yetersiz olması ve ikili eğitim sistemi ebeveynlerin özel okulu tercihinde etkili olmuştur. Bir diğer tercih sebebi ise çocuklar yerleştirme sınavında başarılı bir okula yerleşemediği durumda devlet bu çocukları ya mesleki ya da dini eğitimin ağırlıklı okula yönlendirmesidir. Aileler ise bu durumundan dolayı özel okulları tercih etmektedirler. Bu durumun maliyeti ise ailelere pahalı bir şekilde yansımaktadır. Özel ilkokulların ortalama yıllık maliyeti 40.000 TL iken; özel liselerin maliyeti ise 50.000 TL’dir. Ayrıca okullarda okumanın bedeli bununla bitmemektedir;  bu okullarda yıllık öğle yemeği fiyatı ise 5.000 TL civarındadır. Ulaşım ve kırtasiye masraflarını eklediğimizde bu fiyat daha da artmaktadır. Profesör maaşının 12.000 TL olduğunu düşünürsek; bir çocuğun özel okulda okuma maliyeti aylık bu rakamlara yaklaşması büyük bir gelir adaletsizliğinin ve sömürü sisteminin olduğunu çok rahat ifade edebiliriz. Özelikle 2012 yılından sonra yukarıda ki okul fiyatlarının altında az da olsa öğretim kurumları bulmak mümkün ancak onlarda da yeterli eğitim vermesi pek fazla beklenmemektedir.

Devlet okullarında okuyan çocuklar tabi ki iyi bir eğitim alabilirler ancak bu durum her devlet okulu için geçerli değildir. Devlet okulunda çocuk okutmanın maliyetine bakacak olursak; ilkokula yeni başlayan bir çocuğun maliyeti 1.800 TL, liseye başlayan gencin maliyeti 2.150 TL olarak Eğitim- İş sendikasının araştırması sonucunda belirlenmiştir. Bu masraflar bir kerelik olmamakla beraber okuyan çocuğun ana ihtiyaçları (yemek, ulaşım ve kırtasiye) minimum aylık 450 TL olarak tespit edilmiştir. Bu tutar asgari ücretle geçinen bir ailenin gelirinin yüzde %25 oluşturmaktadır. Ailenin asıl ihtiyaçlarını düşündüğümüzde bu oran oldukça yüksektir ve aileler bu eğitim masrafını kısma yolunu tercih etmişlerdir. Asgari ücretle geçinen bir kişinin şehir dışındaki üniversitede çocuğunu okutması nerdeyse imkansızdır. Çünkü şehir dışında okuyan üniversite öğrencisinin harçlık ve masrafı asgari ücret civarlarındadır.

Maalesef Türkiye’de eğitim, devlet mekanizmasının yetersiz kaldığı ve yeşil sermaye tarafından ezilen bir duruma gelmiştir. 2000’li yıllara kadar özel okulların yeşil sermayenin fırsat eşitsizliğini ortadan kaldırdığını ve bu özel okullarda durumu olmayan binlerce gençlerin okuduğunu savunmaktadırlar. Ama bu düşünceyi savunanlar bu çocukların o okuldaki çocuklarla aynı başarıyı yakalamasının ne kadar zor olduğunu unutmaktadırlar. O okulların çoğunun kapısını açan tek bir anahtar vardır, o da paradır. Maalesef bu okullara girmek için tek başına beyin yetmemektedir. Kabiliyeti ve yeteneği keşfedilmemiş olan onlarca çocuk iyi bir eğitimden yoksun kalmaya mahkum olacaktır. Bu seviye deki Türkiye’nin iyi bir gelecek oluşturması çok zordur. Kalifiyeli gençler ise belli bir zümrenin olması Türkiye’de gelir eşitsizliğini ve sömürü sistemini oluşturacaktır. Türkiye bu konuda reform paketleri oluşturarak bu adaletsizliği acil olarak ortadan kaldırmalıdır. Atılması gereken adımların bazıları şu şekilde olmalıdır.

  1. Eğitimdeki finansal katkılar bölgelere göre ayrılmamalıdır. Tüm okullar eşit ödenek almalıdırlar.
  2. Toplumdaki cinsiyet eşitsizliğinin ortadan kaldırılması için projeler yapılmalıdır.
  3. Kırsal kesimlerdeki okullara öğretmen çekebilmek için o yörede öğretmenlik yapanlara sosyal hak ve maaş iyileştirmesi yapılmalıdır.
  4. Ücretli öğretmenlik uygulamasından vazgeçilmelidir.
  5. Okul öncesi eğitim zorunlu hale getirilmelidir.
  6. Derslik sayıları arttırılıp, sınıf kapasiteleri minimum seviyelere çekilmelidir.
  7. İkili eğitim sisteminden vazgeçilmelidir.
  8. Her çocuğa en üst basamağa kadar öğretim sağlama fırsatı tanınmalıdır.
  9. Ticaret amacı güden ve yetersiz eğitim veren okul görünümdeki ticarethaneler kapatılmalıdır. Özel okullar, dershaneler ve vakıflar tarafından verilen eğitim sürekli denetlenmelidir.
  10. Üniversitedeki öğretmen adayları en iyi koşulda yetiştirilmelidir.
  11. Öğretmen maaşları iyileştirilmeli, öğretmenlerin ek gelire ihtiyaç duymaması sağlanmalıdır.
  12. Öğrencilere ve öğrenci okutan ailelere karşılıksız maddi destek sağlanmalıdır.
  13. Eğitimde aşındırılan laiklik ilkesi tekrardan inşa edilip, laik, demokratik eğitim sistemi kurulması gerekmektedir.
  14. Devlet özel okullarda okuyan burslu öğrenciler için ihtiyaçları için ciddi burs imkanı sunması gerekmektedir.
  15. Eğitimdeki irticai gruplar derhal temizlenmelidir.
  16. Din adamı yetiştiren kurumlar sadece yükseköğretimde olmalıdır.
  17. Devlet yurtlarının sayısı artırılmalı ve iyileştirilmelidir.
  18. Eğitimin yönetimi bağımsız, demokratik ve laik olmalıdır.
  19. YÖK hemen kaldırılmalıdır; üniversiteler bağımsız kurumlar haline getirilmelidir.

Bu maddeler uygulandığı takdirde; Türk Eğitim Sistemi bağnaz olmayan, özgür düşünceli, kendi hak ve özgürlüklerini bilen insanlar yetiştiren kurumlar haline gelecektir. Bu kurumlarda yetişen gençlerin çalıştığı her alanda demokratik bir anlayış yerleşmiş olacaktır. Eğer Türkiye yeşil sermayenin yani paranın hakim olduğu ayrıcalıklı eğitim sistemini değiştirmezse, Türkiye’yi yönetenler halk çocuklarının kapısından dair geçemeyeceği imtiyazlı, kaliteli yüksekokullardan çıkanlar olacaktır. Bu durum Türkiye’de alt tabaka ve üst tabaka olarak ikiye böler ve yeni bir sömürü sistemi ortaya çıkar. Türk Eğitim sistemi kurtarılıp derhal laik ve demokratik bir eğitim inşa edilmelidir.

Kaynakça:

Gutek, G. L. (2001). Eğitimin Felsefi ve İdeolojik Temelleri (Çer.:N. Kale), Ankara: Ütopya Yayınevi

Güneş, F. (2007). Yapılandırıcı Yaklaşımla Sınıf Yönetimi. Ankara: Nobel Yayın Dağıtım İşman, A. ve Eskicumalı, A. (2001). Eğitimde Planlama ve Değerlendirme (3. Baskı), Adapazarı: Değişim Yayınları

Karakütük, (2001). Demokratik Laik Eğitim (Çağdaş Toplum Olmanın Yolu). Ankara: Anı Yayıncılık Kaya, (2008). “Olumlu Öğrenme Ortamı Oluşturma”, (Editör: Zeki Kaya), Sınıf Yönetimi, Ankara: Pegem Akademi

Kılıç, E. (2002). “Baskın Öğrenme Stilinin Öğrenme Etkinlikleri Tercihi ve Akademik Başarıya Etkisi”. Eğitim Bilimleri ve Uygulama, Temmuz, Tanilli, S. (2016). ‘’Nasıl Bir Eğitim İstiyoruz’’ Ankara: Cumhuriyet Kitapları (2. Baskı)

Bir cevap yazın