UZAY BOŞLUĞUNDAKİ YAZILAR

GİRİŞ

Âdem ilk yaratıldığında büyük bir boşluğa düşmüş sanırım. Onun yalnızlığı da bize kalan bir hastalık. Ne kadar yalnız kaldı cennet katında kimse bilmez ancak Tanrı öyle acımış ki yanına Havva’yı yaratmış. Havva gelince de bütün dert tasa bitmemiş tabi. Bütün günahların keçisi şeytan işe ortak olup Tanrının oyuncaklarını parmağında oynatmak gibi büyük işlere girişmiş. Elmayı yedirmiş Âdem ile Havva’ya. Tanrı da –ki bu konuya daha sonra gireceğiz- bütün hiddeti ile dünya cehennemine yollamış bizimkileri. Buraya kadar olan her şey bütün kitapların önsözünden ibaret. Konunun ehemmiyeti bundan sonra başlıyor.

Adem’den Newton Bey’e kadar uzanan hatta onu da geçip Atilla ile bana kadar dayanan bir varoluş sancısının hikayesi bu. İnsan ömrünün ne kadar değerli olduğunun cevabını aramaya kalkıp kendi bedenlerinin içinde kaybolup giden ruhların hikayesi diye de bir özet geçebiliriz. Okurken şaşırıp kalacağınız düşüncelerimizi bu toplumun kaldırabilme ihtimalini göz önünde bulundurmadan elimden geldiğince karmaşık bir şekilde önünüze sereceğim.

Astronot olma hayalleri ile büyümüş bir çocukken astronot olamayınca uzayın o derin boşluğunda yazılar yazma hayali kurmaya başladım. Büyüdüğümü anladığımda yazmaya başladım aslında. Her şeye baştan başlama arzumu da yanıma alıp Atilla’nın ruhunu çantama doldurup bindim uzay mekiğine. Geri sayım başlayana kadar gidebileceğime inanmadığım bir yolculuğun ilk gürültüsünü çektim içime. Uzay kıyafetleri içinde rahat hareket etmek için gösterdiğim çırpınışlardan olsa gerek Atilla sıkılıp eline bir hikâye alıp okumaya bile başlamıştı. Okuduğu hikâye henüz ilkokul yıllarında yazdığım “Dünya” isimli bir hikayeydi. Dünya’ya meteor çarpacakken gidip içinde yaşayan bu beş kuruş etmez et yığınlarını kurtarmıştım. Hem de canımı vererek. Şimdi düşünüyorum da ne gereksiz bir feda yöntemi seçmişim… Şimdi uzaya tekrar gidiyordum. Bu sefer yanımda can dostum Atilla ve bir kalem, bir kâğıt. Silip tekrar yazdığım tek parça kâğıt. O hikâyeden tek farkı bu yolculuğun, Dünya’daki beş kuruş etmeyen et yığınlarını değil kendimi kurtarmaya çalışmam. Hem de bu et yığınlarının hepsini feda ederek yapıyorum bunu.

Bu satırları okuyan uzaylılar tedirgin olmasınlar. Çünkü ben feda ettiğim bu beş kuruş etmez et yığınları için yazdığım bu satırları kılım dahi kıpırdamadan büyük bir soğuk kanlılık ile savuruyorum. Hepsinin içinde bulunan kötülük arzusunu sifonu bozuk tuvalete attım çıktım evden çünkü. Kurtarılması gereken tek kişi Atilla ve onunda çirkin bedenini bıraktım, affedersiniz ama şey gibi çöl bedevisi gibi bedenini bıraktım. Uzaylılar gözlerinde canlandırmasın diye bedeni hakkında yapacağım çıkarımları camdan aşağı atıp bir sigara yaktım az önce. Ruhu mücevher kadar değerli dostuma da bir dal uzattım tabi ki. Lanet olası zipposunu da bana nispet yapar gibi çıkartıp hiçbir kadının yanında yapamadığı artist hareketlerini yapıp sigarasını yaktı. Benim hiç zippom olmadı. Kıskandığımı düşünmeyin ben onun bu şekilci hareketlerini eleştirmeye çalışırken onu böyle sevdiğime karar verip omurgamla espri yapıp beynimi bir kenara bırakıyorum. Mücevher gibi ruhu sarhoşluktan ve içkiden harap olurken acaba tahmini ne zaman ölürüz sorusunu alnımızın çatına yapıştırıp uzaylılara anılar bırakmak gibi büyük bir işe giriştiğimden habersiz çıkarttım onu çantadan. Oturttum yanı başıma. Dışardan bakan biri olsaydı eğer yüzlerimize, birimizi Kabil, birimizi de Habil yaparlardı. Oysa ikimiz de o iki hergeleden daha büyük amaçlar uğruna yaşadığına inan aptallardan başka bir şey değildik. Yaşıyor muyuz, bazen bundan bile emin olamıyorum. Ama neyse bu da başka bir konu…

BÖLÜM I. 

“ELVEDA DÜNYALI”

“Uzayın o derin boşluğu altında küçük evimi görebilmek için gözlerimi iyice kıstım. Ta ki tamamen kapanana kadar. Etrafta hiç kimsenin olmadığı büyük bir yalnızlık anında göz kapaklarımın karanlığına alıştığım anda çıktın karşıma. Seni dünyanın en ücra köşesinde kendi karanlığında yalnız bırakıp geldiğim bu büyük yoklukta dahi gözlerimde canlandırabiliyor olmam ne hüzünlü…”

Böyle başlamayacaktı yolculuğum. Neyse bu konu da başka bir sonbahara ait.

Âdem büyük bir hata yapmıştı. Tamam, Tanrı da onu cezalandırmak için bu Dünya’ya yollamıştı. Elma yasaktı. Diyabet hastalığının ilk buluşu bu olsa gerek elmanın şeker oranında bir değişiklik yaparak dünya dediğimiz bu çöplükte de yetişmesine ön ayak olmuştu Tanrı. Merhametli bir baba misali önce hayır diye kızıp sonra da o hayır dediği şeyle ödüllendirmişti bizi. Düşünsenize elma yediğiniz için cezalandırılarak gönderildiğiniz Dünya da bir sürü elma ağacı var. Acaba diyorum bu da Tanrı’nın bir cezalandırma yöntemi mi? (Bakınız; Giriş Bölümü, 1. Paragraf; 62-67 numara aralığındaki kelimeler.)  Kabul etmekte zorlandığım bir gerçek gibi duruyor bu karşımda. Hepimiz suçu Adem’de bularak zaten büyük bir yükten kurtarıyorduk kendimizi. Ama hadi hep beraber itiraf edelim suç sadece Adem’de değil. Elma’nın hiç mi suçu yok?

Yok tabi ki. Elma Tanrı izin verdiği için o ağacın dallarında sarkıyordu. Elma kendi iradesi ile Adem’in ağzına düşmemişti. Newton’un da kafasına kendi iradesi ile düşmedi zaten. Dikkat ederseniz kötülük ile sonuçlanmış bir cennetten kovulma merasimi ile yer çekimi kanunu arasında bir figürandan başka hiçbir şey değil Elma.

Nerden geldi Elma aklıma diye soracak olursanız. Bütün her şey gerçekleşmeden henüz bazı belirsizlikler ile kendi intiharımı düşündüğüm bir zamanda geldi aklıma bu mesele. Bir kutsal kitapta “ötenazi” caiz mi diye aramaya koyulup intiharımı meşru kılma gayretine düştüğüm anda, yaratılışımız hakkındaki gerçeği öğrendim. Elma yedik diye kovulduğumuz cennete ölmeden giremeyeceğimizi de fark ettim. O ana kadar zaten onun göğsünde uyumak bana cennetti. O sırada bir telefon görüşmesi ile terk edildiğimi henüz kabullenememiştim ki –ki bu konuya ilerde değineceğim- Elma’yı suçlayan yüzlerce kutsal metin okudum. Ortada bir cinayet vardı ve tek görgü tanığımız elma suçlu bulunuyordu. Hiçbir cinayet romanında okuyamayacağınız derecede amatörce yazılmış hikâye olduğu apaçıktı. Sırf bu yüzden kapağını kapatıp tozlu kitaplığınıza koymanız gerekirdi. Ben öyle yapmadım. Elmanın suçsuzluğunu kanıtlayacağıma şerefim üzerine ant içerek çıktım evden. Suçlu Adem’di!

Elma meselesini öğrendiğim günden beri Âdem ile aramızda ciddi bir husumet vardı. Bu ciddi mesele aslında Adem’in haberi olmadan devam eden ve tavşan ile dağ arasındaki hikâyeye benzer bir ölçüde içime işliyordu. Ve bu küskünlük hali diğer bütün insanlara sıçramış, kendim dahil herkese küsmüştüm.

Karşıma çıkan insanlara karşı takındığım tavır Atilla’nın “tavşan taşa sürtmüş, dağ siktim demiş” cümlesi ile de tepetaklak oluyordu. İçimde inanılmaz bir nefret, kin ve intikam duyguları ile yürüdüğüm sokağın ortasında durdum. Kaldırımda yere düşmüş elma ile göz göze geldik. Bu durumda benim yapmam gereken Adem’in intikamını elmadan almaktı. Almadım. Elma suçsuz bir mahkumdu. Ne şeytan ne elma. İş Adem’in iradesizliğiydi. Bunu Adem’in yüzüne söylemiş gibi bir zaferle yoluma devam ettim. Elma’yı ve şeytanı unuttum. Âdem ile kavgamız devam ediyor. Atilla’da taraf olmamaya gayret gösteriyor. Taraf olmayanın bertaraf olacağını da başka bir zaman ona hatırlatacağım.

İntihar meselesine gelecek olursak, götüm yemedi.

Dünya da gerçekleşen bütün iyi ve kötü şeylerin sorumlusu olarak Adem’i görmeye başladım. Zaten bu Dünya’da iyi olan şeyler genelde hiç olmuyor. Olsa da sonrasında mutlak bir kötü ile karşılaşılıyor. Elma da böyle bir sonun başlangıcı olarak karşımıza çıktı. Bu sebeple yolda yürürken gördüğüm ve küçükken genelde tekme atıp önümde suyu çıkana kadar koşturduğum Elma’ya dokunmadım bile. Dünya’nın bütün eziyetlerini çekip gelmişti Elma. O Elma’da insanlığın son çırpınışları vardı çünkü. O elma bendim! Suçum ve günahım yokken beş kuruş etmez et yığınlarının arasında yaşamaya mahkum edilmiş bir mahlukattım. “pıt” dedi bir ses. Arkamı döndüğümde Atilla’nın birasından bir damla düşmüş uzay mekiğinde cama yapışmıştı. Newton yasalarını ortadan kaldırıp damlayı bir nefes arasında içine çekti. Elmayı değil Adem’i savunacağını bildiğim halde ona bunları anlattım. Neden intihar etmedin ki dedi. Sustuk.

Suskunluğumuz Dünya ile Ay arasında sıkışıp kaldığımız bir anda bozuldu. Tek tek geçmişimize yönelik birkaç başarısız geri dönüşler yaptık. Ya bu zaman makinesi bozuktu ve ikinci el teknolojik aletlerin genel huyuydu ya da biz başarısızdık. Atilla haklı olarak bizi suçladı. Kendisine katılmamı beklediği sırada bambaşka bir konuya sıçrayarak bu başarısızlığımızı örtbas ettim. Dünya’da Toygar’ı unutmuştuk. Zaten gel deseydik de gelemezdi sanırım onun sorumlulukları başından aşkın. Ama en kötü onun yazdığı yazılara ulaşmamız lazım diye bir fikir atınca Atilla atladık zaman makinesine. Rastgele bir tarih yazıp Dünya’ya gittik.

Şans bu ya! Şansımıza tüküreyim, Zeki Müren’in öldüğü ana denk geldik. Bütün ülke de kara bulutlar hüküm sürüyor. Anim allah ya Neşet Baba’ya denk gelseydik. Demeye kalmadı parmaklarım ile omuzlarım arasında kalan bu güne dek sadece elim doluyken kapı açmaya yarayan dirseğim kolu aşağı indirip makineden inmeden bizi aklımızın ucundan geçen zamana yollayıverdi. Bütün radyolarda ve televizyonlarda, ki olsaydı telgraflarda bile, Zülüf Dökülmüş Yüze türküsü çalıyordu. Hah dedim şimdi oldu. Bir bu eksikti. Dilhun geldi baş köşeye oturdu. Dilhun, ben ve Atilla. Tehlike çanları bu defa benim için çalmaya başladı. Atilla tam “neden sevmedin lan bu adamı?” diye sert bir giriş yapmıştı ki o geldi. Olur olmadık zamanlarımın baş kahramanı gibi yetişti Sonya.

Konudan çok uzaklaştık. Toparlanmazsak urganı geçirecek boynumuza 12 Eylülün acımasız generalleri.

Benim sakarlaşmış kolumun himayesini devredip parmaklarımla geçerli tarihi yazdım. Toygar ile son görüşmemize doğru ufaktan uzadık. Dilhun ve Sonya’ya ardımızdan sallasınlar diye birer mendil bıraktık. Toygar’a durumu ince ince anlattım. Baş girip üst çıkmaya gerek yok dedim. Üzülme seni bıraktık diye, sensiz daha boktan olacak bu yolculuk ama olmalı dedim. Yüzünde her zaman olan o sırıtması ile ne kadar çok canımı sıksa da içten bir “ben sizi biliyorum olum rahat olun” cümlesini duyunca keyiflendim. Daha önce yazdığı şiirleri ve yazıları rulo haline getirmiş ortasına da dağılmasın diye lastik bağlamış. Ne ima ettiğine dair bir çıkarım yapacakken Atilla, ayağına hokkalı bir kelimeyi bilinçli olarak düşürüp susturdum. Yazıları alıp toz olma vakti geldiğinde bir daha nerde karşılaşacağımı bilmediğim dostumun sırtını sıvazlayıp Atilla’yı da yanıma alıp geldiğimiz gibi geri gittik. Geri dönüş yolunda Dilhun ve Sonya mendillerini düşürmüşler kendi yollarına doğru emin adımlarla ilerliyordu. Yüzümüzü ekşitip güneşe sırtımızı dayadık. Bu sistemin dışındaki o büyük karanlığa doğru hareket etmeye devam ettik. Dilhun veya Sonya, hayatımıza ufak bir dokunuş sergileyen bütün zat-ı muhteremlere elveda ettik. Bu sonsuz yolculuğun içinde kendimizden başka kimsenin olmayışı modern yalnızlık anlayışının ötesine geçirmişti bizi. Yaralarımızı ya da sahte gülüşlerimizi de ardımızda bırakmanın büyük rahatlığı ile derin bir nefes aldık. İçimi acıtan tek şey sevgili dostumuz Toygar’ı Dünya’da bırakmak oldu. Ama yazdıkları ile çoktan ölümsüz olduğu düşüncesini bir vicdan rahatlatma mastürbasyonu olarak görünse dahi aklımın bir köşesinde tuttum

Bir cevap yazın