TÜRKİYE’NİN SURİYE POLİTİKASI İFLAS MI ETTİ?

Başar Dursun

Ortadoğu’da Arap Baharı’yla başlayan halk ayaklanmaları birer domino taşı etkisi yaratarak diktatörlerin devrilmesine yol açarken; Tunus ve Mısır gibi ülkelerde Müslüman Kardeşler’in güçlenmesi, söz konusu hareketin Türkiye temsilcisi olarak tanınan Adalet ve Kalkınma Partisi’ni (AKP) de reelpolitikten uzak ideolojik saplantılara dayalı bir dış politika uygulamaya itmiştir.

Özellikle de Suriye İç Savaşı’nın başlamasıyla birlikte Ahmet Davutoğlu’nun öncüllüğünde şekillenen Türk dış politikası, Esad rejiminin devrilmesi yönünde bir irade ortaya koymuş ve bahse konu ülkede rejime baş kaldıran ılımlı muhaliflerin koşulsuz bir şekilde desteklenmesi durumu ortaya çıkmıştır. Lakin Şam yönetimi, Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Avrupalı devletler, Körfez ülkeleri ve Türkiye’den gelen rejim değişikliği söylemine karşı, Rusya ve İran’la yakın müttefiklik tesis ederek bir güç dengesi oluşturmuş ve Esad rejimi varlığını sürdürmeyi başarmıştır.

Esad yönetiminin devrilmesinin sanıldığı kadar mümkün olmadığının anlaşılması ise ABD’yi enerji rezervleriyle dikkat çeken Suriye’nin kuzeyinde bir terör devleti projesine sarılmaya itmiştir. Bir başka deyişle Washington yönetimi, bölgede kuracağı kukla devlet aracılığıyla Lazkiye limanı üzerinden Akdeniz’e çıkışı sağlanacak petrol yataklarını kontrol altına almak istemiştir. ABD’nin bu strateji değişikliği ise Esad yönetiminin devrilmesi ihtiyacını ortadan kaldırmış ve Washington’un temel önceliği Suriye’nin üniter yapısının değiştirilmesi olmuştur.

Amerikan siyasetindeki farklılaşma Türkiye’nin güvenlik algılarında da terör örgütü PYD’nin öncelikli tehdit haline gelmesini sağlamış ve bu nedenle de Ankara, Astana Süreci üzerinden Moskova ve Tahran’la yakınlaşarak ABD’ye karşı güç dengesi oluşturmuştur. Ancak Türkiye, ABD’ye karşı Rusya ve İran’la yakınlaşarak bir güç dengesi tesis etmişse de Esad yönetimin devrilmesi konusundaki reelpolitikten kopuk siyaset anlayışından geri adım atmamıştır. Bu durum Suriye’nin demokratikleşmesi hususunda Türkiye’nin rol model ülkeymiş gibi değerlendirilmesine vesile olsa da Ankara-Şam iletişiminin kurulamaması, terör örgütü PYD’ye karşı yürütülen mücadelede Türkiye’nin bahsi geçen örgütü silahlandıran ABD’yle müzakerelerde bulunması gibi absürt bir duruma neden olmuştur.

Aslında ilk aşamada Ankara’nın Washington’u Moskova-Tahran ikilisiyle dengeleyen; lakin bu ikiliyle yakınlaştığında Washington’la temasa geçen Abdülhamit tarzı denge politikası Türkiye’ye bir ölçüde nefes aldırmıştır. Fakat bu siyasetin sürdürülebilir olmadığı da aşikardı. Nitekim Türkiye’nin terör örgütü PYD’yi koruyan ABD’yle güvenli bölge oluşturarak PYD’yi yok edeceğine inanması, PYD’ye yapılacak operasyon için ABD’yle ortak harekât merkezi kurması, hem olası ortak harekatın ne kadar sağlıklı olacağı sorularına yol açmış hem de Rusya ve İran’ın tepkisini çekmesinden dolayı İdlib özelinde zor bir durumla karşılaşmasına sebebiyet vermiştir.

Zira Amerikan askerlerinin bölgedeki varlığı Moskova, Tahran ve Şam’ı rahatsız etmektedir. Türkiye’nin ABD’yle ortak askeri bir operasyon yapması durumunda, Esad yönetiminin İdlib’e yönelik kapsamlı bir operasyon başlatması ve bir anlamda Türkiye’yi “cezalandırma” girişiminde bulunması muhtemeldir. Üstelik terör örgütüne karşı ABD’yle birlikte yapılacak bir güvenli bölge tesisinin ne kadar hedefine ulaşacağı da tartışmalıdır. Zaten Türkiye’nin güvenli bölge konusunda ABD’yle ortak kara devriyelerini sürdürememesi, söz konusu bölgenin derinliği hususundaki anlaşmazlığın devam etmesi ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ABD’nin terör örgütünü korumak için güvenli bölge oluşturmak istediğini ifade etmesi, ABD’yle birlikte kurulacak bir güvenli bölgenin hedefine ulaşmasının pek mümkün olmadığını ortaya koymaktadır. Bu nedenle de Türkiye, Astana Süreci kapsamında Eylül ayında Ankara’da gerçekleştirilen Liderler Zirvesi’ni fırsata çevirmelidir.

Bilindiği gibi Esad yönetimi, Ankara Zirvesi öncesinde genel af kararı almış ve terör örgütü PYD’ye bağlı olan SDG’yi ilk kez “terörist grup” olarak tanımlamıştır. Türkiye’yle yakınlaşmaya yönelik bir adım olan Esad yönetiminin bu hamleleri, Ankara tarafından doğru okunmalıdır. Çünkü ABD’yle birlikte bir güvenli bölge tesisinin başarılı olması ihtimali dahilinde değildir. Dolayısıyla Türkiye’nin terör örgütü PYD’ye karşı Fırat’ın doğusunda yapacağı operasyonları kendi başına yürütmesi; lakin diplomatik anlamda Moskova ve Tahran’ın zımni desteğini alması gerekmektedir. Bu desteğin ön koşulu ise Esad yönetimiyle temasların başlamasıdır. Suriye toprak bütünlüğünün Türkiye’nin bütünlüğünün de güvencesi olduğu düşünülürse, Ankara’nın Astana Süreci’ndeki Anayasa Komitesi’ni fırsata çevirerek ılımlı muhaliflerin temsil edildiği bir Suriye’yle ilişki kurması yanlış olmayacaktır. Daha da önemlisi Ankara-Şam temaslarının başlaması hem ABD’yi bölgedeki denklemin tamamen dışına itecek hem de Rusya ve İran’ın Suriye’deki nüfuzunu dengeleyecektir.

Gelinen noktada AKP’nin Ahmet Davutoğlu döneminden beri sürdürülen ideolojik dış politika anlayışını terk ederek reel politik çerçevesinde hareket etmesi gerekmektedir. Zira bu durum, Türkiye’nin terörle mücadelede elini güçlendirerek güvenliğine katkı sağlayacaktır. Aksi durumda ise Türkiye’nin hem Fırat’ın doğusunda ABD’ye karşı hem de Rusya ve İran’a karşı Astana Süreci’nde yalnız kalacağı görülmektedir. Özetle Ankara’nın denge anlayışıyla kurgulamaya çalıştığı; fakat ideolojik saplantılardan vazgeçmediği Suriye politikası iflas etmiştir. Ancak hala doğru adımlar atılarak önemli kazanımlar elde edilebilir. Zaman reelpolitiğin gereğini yapma zamanıdır.

Bir cevap yazın