TÜRKİYE’NİN MÜCADELE EDİLMESİ GEREKEN GERÇEĞİ: KADINA YÖNELİK ŞİDDET

Nur Taşkıran

Fransızcada kavramsallaşan şiddet (violence) birine güç ya da baskı yoluyla istediğini yaptırmak şeklinde temel bir anlamı ifade etmektedir. Bu en genel ifadeyle birlikte, her disiplinin kendi literatürüne uygun tanımlanışlar da mevcuttur. Fakat en nihayetinde anlatılmak istenen şey, olumsuz bir durum ifade etmektedir. Bu da şiddet kavramının çok yönlü bir olgu olduğu gerçeğini göstermektedir. Dolayısıyla da konuyu psikolojik, ahlaksal, siyasal veya hukuksal yönleriyle değişik açılardan ele alabilmek mümkündür.

Şiddet olgusunu ülkeler kapsamında sınıflandıran Doğu Ergil, Türkiye’nin de içinde bulunduğu gelişmekte olan ülkelerdeki durumu “Bu ülkelerde ortaya çıkan, fakat henüz yapıcı ve yaratıcı hedeflere yöneltilmemiş sosyal enerji, geçici şiddet türlerine bürünebilir.” şeklinde özetlemektedir:1 Bu sayede de kendine karşı şiddet, Gittikçe artan miktarda intiharlar, alkol ve uyuşturucu bağımlılığı, ev içi şiddet, kan davası gibi bazı şiddet türleri daha ön plana çıkmaktadır.

Türkiye’de son döneme damga vuran sosyolojik sorunlara bakıldığında, bu şiddet türlerinin hepsinin görüldüğü ve hatta ev içi şiddette en vahşi safha olan kadın cinayetlerinin gündemden düşmediği aşikâr bir şekilde görülmektedir. Kadına şiddet dendiğinde akla en çok gelen fiziksel şiddetin ülkedeki varlığı ciddi bir şekilde hissedilse de aslında kadına yönelik şiddetin; flört şiddeti, cinsel şiddet, sosyal şiddet, psikolojik şiddet, ekonomik şiddet ve sözel şiddet gibi birçok yansıması vardır. Esasında tüm bunlar kadın cinayetlerinin gerçekleşme evresinin önceki aşamalarıdır. Özellikle aile içinde erkeğin kadına karşı güç hegemonyası kurmaya çalışırken başvurduğu dayak, erkeklerin kadınlar üzerindeki tüm baskı araçlarının sonuncusudur. Zira bu aşamaya gelmiş bir erkek elbette cinayete de yatkındır. Kadına yönelik şiddetin aynı zamanda Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerdeki bir diğer yansıması da pek onaylanmasa da kültürel olarak en yaygın üstünlük aracı anlamı ve diğer sosyal ortam ve ilişkilerde uygulanan temel bir sosyalleşme aracı olarak kullanılmasıdır. Başka bir ifadeyle patriarkal kodlara sahip kültürlerde kadının “baskılanması” ve sonucunda “kontrol edilebilir bir forma sokulması” bir iktidar göstergesi ve eril siyasanın en önemli meşruiyet araçlarındandır. Böylece kalıcı bir kadına yönelik şiddet kültürü oluşmakta, şiddetin toplumdaki yapısallaşmasının önü açılmaktadır.2

Elbette dünyanın her yerinde kadına-insana yönelik şiddet vardır. Ancak son dönemde Türkiye’de kadına yönelik şiddetin bu denli artmasının gerekçeleriyle ilgili yapılan çalışmalar şiddetin nedenlerini şu şekilde sıralamaktadır:3 Psikolojik nedenler, kaliteli bir sosyal ve ikili iletişimin kurulamaması, sevginin karşılıklı olarak ifade edilmemesi, medyanın etkisi, ekonomik zorluklar ve yoksulluk, bilinçsiz alkol kullanımı, töre/gelenek/görenek/ataerkil yapı, yaşanan göç dalgasıyla daha androsentrik kodlara sahip kültürlerin aşılanması, cinsiyet ayrımcılığı, kişilerin erken yaşta evlenmeye zorlanması, toplumda yanlış bilinen birçok inanç (Her dinde olduğu gibi İslam’ın da yozlaştırılarak yada meşruiyet aracı olarak kullanılarak kadının baskılanması), aile bireylerinin ekonomik olarak bağımsız olma isteği ve bu isteğin tüm taraflarca onaylanmaması, hukuki boşluklar, konuyla alakalı eğitim sisteminin bilince sahip olmayışı, kültür farklılıkları. Bu nedenler Türkiye’de son dönemde yaşanan olayların aslında önüne geçilebileceğini de bize anlatmaktadır. Nitekim her insanın toplumsal cinsiyet eşitliği algısını hem ailede hem de zorunlu eğitimde anlatmak ve bir çocuğu önyargısız büyütmek toplumun önyargılarını kökünden çözecek hususlardan biridir. Zaten Türkiye, kadın mücadelesinin bölge ülkeleri bağlamında düşünüldüğünde başat rol oynadığı bir konumundan ötürü kadına karşı şiddetle mücadeleyi kazanacak genlere sahiptir. Zira kadın mücadelesi gibi bilincin ve farkındalığın göstergesi olan her şey, bir ülkenin toplumsal modernleşmesinin dışavurumudur. Bu kapsamda yaşanan cinayetlerin ve kadına yönelik şiddetin eskiye nazaran daha çok gözlemlenmesini iki şekilde açıklamak mümkündür: Birincisi, cinayet ve şiddet olaylarının eskiye nazaran daha sık, daha yaygın-normal ve daha vahşi bir şekilde yaşanması, ikincisi ise, küreselleşme ve sosyal medyanın aslında geçmişle belki de aynı rakamlarda olan kadına yönelik tüm olumsuz eylemleri bir anda ülke gündemine getirebilme durumudur. Ne yazık ki bilgi hızla yayılıyor; lakin müdahale ve hukuki süreç aynı hızda işlemiyor.

Yaşanan cinayet ve şiddetin temel evrelerini tanımlayan uzmanlar, aslında günlük hayattaki erkeğin kadına yönelik küçücük bir baskın hareketinin bile böyle sonuçların habercisi olduğunu göstermektedir. Çünkü ifade edilen evreler arasında ilişki başlamadan ya da ilişki olmaksızın fiziksel-fiziksel olmayan takip ve taciz, flörtün hızlı bir ilişkiye dönüşmesi, sürekli kontrol etme isteği, kontrol mekanizmasının ortadan kalkması ya da kontrol dozunun artması, yöntemin değişimi (tehdit vs.) gibi aşamalar yaşanacak şiddetin habercisi olma niteliğindedir. Tüm bunlar gösteriyor ki her kadına yönelik şiddet olayında ya da cinayetlerde erkeğin diline pelesenk olan o söz işlevsizdir; yani “bir anlık bilinç kaybı değil”dir.

Türkiye’deki toplumun her kesimini kapsayan bu şiddet ve cinayet vakalarına yine toplumun her kesiminden erkeğin suçu üstlenmemeye dair tavırları karşılık gelmektedir. Ülkede aleni olarak yaşanan cinsiyet apartheidinin kadın mücadele grupları tarafından eleştirilmesi ya da protesto edilmesi bile eril tahakkümün şiddeti onayan bir anlam yüklemesine gerekçe olarak sunulmaktadır. Her sınıfsal harekette olduğu gibi bir ideolojinin benimsenmesiyle yapılan Türkiye’deki kadın mücadeleleri ataerkil siyasi erkin ağlama duvarı olan feminizmi eylemsizleştirmeye çalışmakta ve feminizmi adeta bir haklı gerekçe olarak ortaya atmaktadır. Bunu yaparken politik doğruculuğun arkasına sığınan bu kafa yapısı, Türkiye’deki bir diğer sosyal oluşum olan İslamcılar arasında dinde var olduğu iddia edilen kadının erkeğe nazaran ikircikli durumu üzerinden şiddete meşruiyet kazandırmaktadır. Zira bu politik doğruculuk kisvesinden güç alınıp her iki kesimde de (dindar-dindar olmayan) “adamlık” ve “erkeklik” övülmekte, kadına dair her şeyden bir utanç kaynağıymış gibi bahsedilmekte ve bunun sonucunda da kadın cinayetleri yaşanmakta sonrasında da katiller eften püften gerekçelerle ceza indirimi alabilmektedir.

Son dönemde artan nafaka isyanları, kadın-erkek eşit değil haykırışları, evlilik yaşı konusunda oluşan ve pedofiliye uzanan tartışmalar, kadınların ve çocukların aile içinde uğradığı şiddet, istismarı merkezileştirmeyen bakış açıları, feminist ihtilal mübalağaları ve korkutmaları, devlet destekli kadın derneklerinin bile şeytanlaştırmalar (bkz. KADEM Hadisesi), aileyi korumak adı altında yapılan göz ardılar…

Durum ve örnekler şunu gösteriyor ki Türkiye’deki kadınların her insanın doğal hakkı olan yaşam hakkı için verdiği mücadele her geçen gün daha çok zorlaşıyor. Tüm bu zorluklar arasında kadınlar için umut vadeden bir eli parmaklarını geçmeyecek hukuki ve siyasi statülere de engel olunuyor. Kadın cinayetlerinin nasıl çözümleneceğine dair çözüm arayışlarının olduğunu varsaydığımız bu dönemde tartışma programları da reyting uğruna yaşanan cinayetleri normalleştiren söylemler takınan kişileri konunun akil insanı gibi gösteriyor. Şiddetin önlenmesi ile ilgili kadının her türlü ayrımcılığa karşı korunmasını esas alan hukuki statüler bir bir eleştiriliyor. 2012 yılında Türkiye’nin ev sahipliği yaptığı kadına yönelik şiddeti önlemek amacıyla kabul edilen ve evrensel bir boyut taşıyan İstanbul Sözleşmesi’ne (6284 numaralı kanun olarak da bilinmekte) bu günlerde negatif anlamlar yükleyerek işlerliğine ket vuruluyor. Ve bunu yaparken de sözleşmenin tüm şartlarını okumaksızın ezbere reddiyeler yapılıyor. Nedir bu herkesin dilindeki İstanbul sözleşmesi diye araştırıldığında aslında farklı bir manzara çıkıyor ortaya.

İstanbul Sözleşmesi’nin Türk aile yapısına zarar verdiği, boşanma oranlarını arttırdığı, evlilik oranlarını azalttığı, eşcinselliği teşvik ettiği iddia edilmektedir. Ancak sözleşmenin İngilizce tanımında kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddetin önlenmesine dair uluslararası bir yasa ifadesinden bu şekilde bir anlam çıkarılmasının altında iyi niyet aranması da pek mümkün olmuyor.4 Sözleşme, çok geniş bir kapsama sahip olmakla birlikte şiddete uğrayan kimsenin kimliğine, statüsüne, hukuki durumuna, cinsel yönelimine, evli ya da bekar olmasına, evlilik içi ya da evlilik dışı ilişki yaşamasına, namus, töre, gelenek, toplumsal cinsiyet gibi sebeplerle şiddetin gerçekleşmesine bakmadan bu durumu önleme amacını vurguluyor. Sözleşmenin içeriğinde geleneksel Türk aile kavramını zedeleyici hiçbir ifade olmasa da Türkçeye İngilizceden Türkçeye çevrilmesinde bazı yerel kodların tercümeyi etkilediği görülüyor. Örneğin sözleşmedeki domestic violence kavramı, Türkçeye ev içi şiddet yerine aile içi şiddet olarak tercüme edilmiştir; fakat bu sadece sözleşmenin Türkçesiyle algı oluşturmaktır. Çünkü böyle anlaşmalarda İngilizce metin esas alınmaktadır. Türkiye, bu anlaşmada herhangi bir çekince koymamış olup; sadece fiziksel şiddet değil, kadına karşı ön yargılarda suç kapsamındadır. Türkiye’deki İstanbul Sözleşmesi gibi var olan CEDAW ile TCK 96. madde gibi hukuki statüler de eleştiri oklarına marul kalmıştır.

Ülkedeki bu olumsuz hava insanın doğuştan otomatik olarak kendi kararı olmaksızın sahip olduğu kodların, geleneklerin, dinin ve kültürün tüm hayatını etkilemesiyle ilişkisi büyüktür. Bu nedenle de Türkiye’deki bir kadının asgari olarak hayatta kalabilmesi bile şans ve tamamen doğuştandır. Burada dikkat çekilmesi gereken bir diğer husus ise yaşanan bu olaylara verilen tepkilerdir. Tam da burada insanın aklına tüm Türkiye’nin aynı hastalığa sahip olduğu düşüncesi geliyor: By stander etkisi /seyirci kalma sendromu.

By stander etkisi, kişi sayısının fazla olduğu bir ortamda yardım edilmesi gerekli durumlardaki müdahale oranının az olmasını ifade etmektedir. Kişi sayısının az ya da tek olduğu durumlarda insanlar müdahaleye görev bilinciyle yaklaşmaktadır. Örneğin sokak ortasında şiddete uğrayan bir kadın erkeğin çekinme bariyerini kıran ilk kişi itici güçtür. Sonrası çorap söküğü gibi gelen bir psikolojik düzen mevcuttur. Aslında kadına şiddet olaylarında da ahlaki inanç öne çıkmaktadır. Bir kadına; yani bir insana şiddet gösterilmesinin yanlış olduğu ahlaki inancına sahip olmak gerekmektedir. Peki bu inancın Türkiye’deki karşılığı nedir?  İşte burada geleneksel söylemler her ne kadar “kadın baş tacıdır.” ve “Kadına el kaldırılmaz” şeklinde olsa da öğretilmiş erkek üstünlüğünün verdiği ego toplumda var olması gereken eşitliğin önüne geçmektedir. Fiziksel gücünü en büyük kudret aracı olarak kullanan erkek, şiddetin her tiplemesine başvurabilecek özgürlüğü kendisinde görebilmektedir.

Burada vurgulanması gereken son husus ise her şiddet ve cinayet olayı vuku bulduğunda birtakım çevrelerin ısrarla kısas uğruna ya da sözde adalet nidalarıyla idamı gündeme getirmeleridir. Bu konuyla alakalı İoanna Kuçuradi’nin şu sözü meseleyi en iyi özetlemektedir: “Eğer kadın cinayetlerine karşı isek “hukukla” insan öldürmeye de karşı olmalıyız.”

Türkiye’de toplumsal cinsiyet, kadın-erkek eşitliği, şiddet ve cinayet üzerine düşünmek, fikir yürütmek ve konuşmak oldukça zordur. Görünmeyen eril tabular tüm cinayetleri feminizm ve politik doğruculuk arasına sıkıştırmıştır. Tüm bu ifade edilenlerin ve kadına yönelik şiddet ile yaşanan cinayetlerin önüne geçilmesi için ne yapmak gerekir? Çözüm kadın mücadelesinin ve hür ve eşit bir toplumun ilk kuralıdır. Yani eril olmayan politik düzenin kurulmasıdır. Toplumsal cinsiyet eşitliğinin zorunlu eğitimde yer alması ve şiddeti önlemek için gerekli bilincin oluşturulması da bu politik düzenin bir parçasıdır. Yapılan şiddetin haklı yanlarının olmayışının kabullenilmesi için gerekçelerin sıfırlanması ile erkek ve kız çocuklarının toplumsal cinsiyet algı ve görevlerini tersine çeviren bir yetişme sürecine dahil edilmesi de oldukça önemlidir. Tüm bu bahsedilenlerin var olduğu bütüncül bir kamu politikası, zaten beraberinde farkındalık ve eşitliği getirecektir.

[1]Doğu Ergil, Şiddetin Kültürel Kökenleri”, Bilim ve Teknik, Sayı 399, Şubat 2011, s. 40.

2 Konrad Lorenz, “Saldırganlığın Spontanlığı”, Cogito, 1996, s. 165-166.

3http://www.huksam.hacettepe.edu.tr/Turkce/SayfaDosya/kadina_yon_siddet.pdf

4http://www.turkkadinlarbirligi.org/tr/kurumsal/5/%C4%B0stanbul+S%C3%B6zle%C5%9Fmesi

Bir cevap yazın