Röportaj: ANKA ENSTİTÜSÜ BAŞKANI RAFET ASLANTAŞ

Mahir Doğu – Doğacan Başaran

AD: Öncelikle bize zaman ayırdığınız için teşekkür ediyor, Atatürkçü bir düşünce kuruluşu olarak ANKA Enstitüsü’ne faaliyetlerinde başarılar diliyoruz. Siz Anka Enstitüsü’nün başkanlığını yapıyorsunuz. Biz değerli çalışmalarınızdan dolayı sizi tanıyoruz. Lakin okurlarımızın da tanıması için kısaca kendinizi tanıtır mısınız?

RA: 28 Kasım 1968 tarihinde doğdum. İlk ve orta öğretimimi ailemin memuriyeti nedeniyle Mardin, Nevşehir ve İzmir’de, lise öğretimimi ise İzmir Atatürk Lisesi’nde tamamladım. 1990 yılında Kara Harp Okulu Yönetim ve Organizasyon Bölümü’nden topçu subayı olarak mezun oldum. 2014 yılında Kıdemli Albay rütbesinden emekli olduktan sonra, 2015 yılının Kasım ayından beri kurucularından olduğum ANKA Enstitüsü’nde başkanlık görevini yürütmekteyim.

AD: Türkiye, Suriye özelindeki gelişmelerde bir yandan Astana Süreci’nde İran ve Rusya’yla birlikte hareket ederken; diğer yandan da Fırat’ın doğusunda ABD’yle birlikte güvenli bölge tesis etmeyi planlıyor. Farklı aktörlerle eşgüdüm halinde hareket etmeyi öngören bu çok yönlü dış politika anlayışının sürdürülebilir olduğunu düşünüyor musunuz?

RA: 2011 yılında başlayan Suriye İç Savaşı’nda Türkiye’ye biçilen ve o dönem yöneticilerinin de hevesli olduğu rol, Türkiye’nin menfaatlerine çok uygun değildi. Bu bizim başımızı çeşitli belalara da soktu. Bu politika nedeniyle büyük bir göç dalgasına maruz kaldık. Sınırlarımızda ciddi bir güvenlik boşluğu oluştu. Şam yönetimiyle sorunlar yaşadık. Zira Suriye’nin bölüneceği, Emevi Camii’nde namaz kılınacak; sanki Suriye’nin işgal edileceği bir projeye ortak olunmak istenmişti. Ancak bu projenin hazırlayıcılarının Türkiye’ye verdiği rol, hazırlayıcı aktörlerin sıkıntıları sebebiyle işlemez hale gelince, Türkiye ortada kaldı. Durumdan en çok etkilenen ülke durumuna düştü. Çünkü bu proje, Rusya’nın 2015 yılının Eylül ayında Suriye İç Savaşı’na müdahil olmasıyla birlikte rafa kaldırıldı. Rusya’nın Tartus’ta bir üssü vardı. Bu üssü Soğuk Savaş sonrasında ihmal etmişti. Ancak gelinen noktada Lazkiye’de Rusya, ikinci bir üs bile kurdu. Üstelik Tartus’taki üs, deniz kuvvetlerinin bulunduğu bir üstü. Bugün tesis edilen ikinci üste Rusya’nın kara ve deniz kuvvetleri de bulunuyor. Dolayısıyla Rusya, Suriye’deki askeri varlığını arttırdı. Buna bağlı olarak da Suriye’nin siyasi yönetimine de hâkim oldu. Yani Suriye, attığı her adımı Rus devlet aklından faydalanarak atar oldu. Bir başka deyişle küresel bir gücün bölgedeki krize müdahil olması, Suriye İç Savaşı’ndaki dengelerin değişmesine neden oldu. Çin’in de bu bölgede stabil bir düzen istemesi; özellikle de Pekin’in Kuşak-Yol Projesi kapsamında bölgenin istikrarını arzulaması farklı bir denge durumu oluşturdu. Neticede bölgede ABD ile Rusya’nın egemen hale geldiği bir ortam oluştu. ABD, Suriye’nin kuzeyinde terör örgütü PYD aracılığıyla bir bölgeyi işgal etti. Mazeret olarak da IŞİD kullanıldı. IŞİD, kullanışlı bir terör örgütüydü. Dönem içinde bölgede adeta IŞİD ile PYD arasında devir teslim törenleriyle beldelerin el değiştirdiğini gördük. Bu istihbarat servislerince kurgulanmış bir oyundu ve Türkiye, maalesef 2011 yılından itibaren bu politikanın içinde gereksiz bir şekilde yer aldı. Bununla birlikte ilerleyen yıllarda oluşan tehditlerinde etkisiyle ülkemiz, iki önemli harekât yapmak durumunda kaldı. Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı operasyonlarıyla Ankara, geleneksel milli politikalarına döndü. Ancak sorunuza gelecek olursak, Türkiye’nin kafası karışık gözüküyor. Zira Astana Süreci’nin bir parçası olarak Türkiye, Rus devlet aklıyla birlikte Suriye’de güvenli bölgeler oluşturan formata dahil olmuştur. Dört güvenli bölge oluşturulmuş ve her birinde iç ve dış emniyet görevleri farklı ülkelere verilmiştir. Örneğin sıcak bir gündem olan İdlib’de iç emniyet görevi Türkiye’ye, dış emniyet görevi Rusya’ya verilmiştir. Burada Türkiye, 12 gözlem noktası kurmuştur. Fakat Halep’in Esad yönetimi tarafından ele geçirilmesinden sonra radikal unsurların pek çoğu İdlib bölgesine kaymıştır. Buradaki kritik nokta şu ki; HTŞ başta olmak üzere, buradaki örgütler, 2011 politikalarında desteklenen ya da koalisyon tarafından destek bulan unsurlardı. Şimdi bunlar hedef haline geldi. Dolayısıyla geçmişten gelen süreç, işi zorlaştırıyor. Lakin buna rağmen Astana Süreci’yle Türkiye’nin yeni bir devlet politikasının ortaya çıkmaya başladığını da gördük. Fakat burada ABD, zaman zaman yaptığı hamlelerle Türkiye’nin kafasını karıştırmaya devam ediyor. Hatırlayacağınız üzere projenin başlangıcında, Suriye bölünecek ve Türkiye de buradan payını alacaktı. Buradaki dini bir grubun liderliğini üstlenecekti. İşte bu proje, Mısır’da yaşanan gelişmelerle birlikte çöktü. Türkiye’ye biçilen rolün de bir anlamı kalmadı. Bu da Türkiye-Rusya yakınlaşmasını tetikledi. Tarafsız gözle bakılırsa, Rusya’yı bir istihbaratçı yönetiyor. İyi bir dışişleri bakanları ve kabineleri, güçlü bir devlet gelenekleri var. Türkiye’yi de motive ediyorlar. Karşı tarafta ABD ise 2011 yılından beri devam eden politikalarının kendiyle ilgili çıkarları için Türkiye’yi devreye sokmak istiyor. Çünkü burada bir Kürt devleti kurulacaksa, buna bir koruyucu lazım. Bu işi Türkiye’ye yaptırmak istiyorlar. Bilindiği gibi binlerce tırlık silah desteğiyle işgal edilen bölgede bir yapılanma kuruldu. Fakat Suriye ve Rusya’nın askeri harekâtı kuzeye taşınırsa, bu yapı riske girer. Söz konusu yapı korunmak için Türkiye kullanılmak isteniyor. İşte burada bir kafa karışıklığı var. Bir güvenli bölge kurulmak isteniyor. Bu güvenli bölge, Türkiye’nin önerdiği güvenli bölge değil. Bu tam tersine bölgedeki PYD yöneticilerinden önerilen 5 km’lik sınırlarla çizilmiş bir bölge. Bu terör örgütüne ait bir terminoloji ve Türkiye’nin önüne konulmak isteniyor. Ancak böyle bir dünya yok. Bunun olması çok zor. Türkiye’nin güvenli bölgeden anladığı terörden arındırılmış, stabil yaşamın sürdürülebildiği ve ülkeye gelen göçmenlerin geri dönebileceği bir güvenli bölgedir. Biz burada Amerikancı, Rusçu, Çinci falan değiliz. Lakin bunu söylemek durumundayız. Suriye devletiyle iletişime geçmek durumundayız. Siz toprağında karışıklık yaşanan ülkeyle görüşmeden, oldu bittiyle bir şeyler yapmak isterseniz yarın sıra size de gelir. Bu nedenle de Türkiye, Suriye’nin ayakta kalması için çalışmalıdır. Bu ülkemizin çıkarlarına uygundur.

AD: İki noktaya dikkat çekmek gerekirse Türkiye, bir yandan PYD’ye karşı mücadele edeceğini söylüyor. Lakin PYD’nin hamisi olan ABD’yle birlikte operasyon yapmayı planlıyor. Sizce bu gerçekçi bir politika mı? Öte yandan Türkiye’nin PYD’ye yönelik kararlılığına paralel olarak Esad yönetimi ilk kez SDG’yi terörist grup olarak tanımladı. Sizce bu Türkiye’ye uzatılan bir zeytin dalı mıdır?

RA: Aslında Esad, bunu ilk kez yapmıyor. Bu değerlendirilmesi gereken bir fırsattır. Ortak düşman algısı oluşuyor. Aklın yolu bir. Bir ülkenin topraklarında bir sıkıntı var. Sen o ülkeyi muhatap almadan çözüm bulmaya çalışıyorsun. Bunu ancak işgal kuvvetleri yapar. Şimdi hukuken ABD’nin oradaki varlığı meşru değil. Rusya ise Suriye devletinin çağrısıyla geldi. Rus askeri varlığının hukuki bir temeli var. Türkiye’nin de her an çeşitli nedenlerle hukuksuzlukla suçlanma ihtimali var. Ancak Türkiye, Rusya-Suriye ikilisi tarafından kazanılmak isteniyor. ABD boyutuna baktığımızda ise yönetsel anlamda CIA, Beyaz Saray ve Pentagon arasında çok ciddi ayrışmaların olduğu görülüyor. Lakin bu kurumların ortak noktada buluştuğu tek konu var. O da terör örgütü PYD’ye yardımın sürdürülmesi olarak görülüyor. Çünkü bu Irak’tan beri devam eden bir proje, burada Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) kapsamında bir devlet oluşturulmak isteniyor.  Fakat bu reel değil. Zira felsefesi oturmamış, devlet yönetme geleneği olmayan bir topluluktan devlet yönetmesi bekleniyor. Bu, İsrail’in çıkarları için yürütülen ve Yahudi lobisinin de ABD yönetimine baskı kurarak destek bulmaya çalıştığı bir projedir. Size ilginç gelecek belki ama ABD’nin devlet aklı olarak bir devlet kurdurma macerasına atılmak istemeyeceklerini düşünüyorum. Çünkü zaten Irak’ta istediğini aldılar. Suriye’de pazarlık gücü elde ettiler. Kalıcı olmak için bölge halkının da hükümetlerinin de gönlünü kazanmalılar. Bakın İran konusunda bile ABD temkinli davranıyor. Ancak PYD’ye verilen destek, bölgede bir devlet kurdurmak için olmasa bile farklı amaçlarla kullanılabilir. Sanki bu destek, bölgede kaosu sürdürmek için kullanılmak isteniyor.

AD: Suriye Krizi’yle birlikte AKP’nin Ortadoğu politikasında da bir değişim yaşandığı görülüyor. Çünkü Kıbrıs, tarihi anlamda Ortadoğu’yu gözetleyebilen stratejik bir konumda bulunuyor. Bu anlamda Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde (KKTC) yaşananlara baktığımızda, yakın geçmişte bir hükümet değişikliği yaşandığını görüyoruz. Hatta Denktaş çizgisine dönüş olarak bile tanımlayabileceğimiz gelişmeler yaşanıyor. Bu sürecin Doğu Akdeniz’deki gelişmelere yansıması nasıl olur?

RA: 2007 ya da 2008 yılında Doğu Akdeniz’deki ilk sondaj verileri açıklandı. O yıl Türkiye’de de bir şey oldu. Kumpas Davalar başladı. Bakın bu önemli bir tespit: Gelişmeler eş zamanlıdır. Çünkü Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de etkisizleştirmek için Türk Deniz Kuvvetleri başta olmak üzere Silahlı Kuvvetlerin etkisizleştirilmesi ve Türkiye’nin güçsüzleştirilmesi gerekiyordu. Plan buydu. Biz bu kumpas davalar sebebiyle birkaç yıl bölgede varlık gösteremedik. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve Yunanistan, bölgede oldubittiler peşinde koşarak çevre ülkelerle münhasır ekonomik bölge anlaşmaları yaptı. Buna rağmen aslında bizim elimizde bazı fırsatlar var. Mesela GKRY’yle anlaşan Mısır’a “hayır, sen benimle anlaşırsan senin çıkarına daha iyi. Şu anda 22.000 km2 zarardasın” deme şansımız var. Benzer bir şekilde Lübnan’a da öneriler sunulabilir. İsrail’le de oturup konuşulabilir. Kısacası Türk Ordusu’na kurulan kumpas ve KKTC’de rahmetli Denktaş’tan sonra oluşan zafiyet etkisizliğimize yol açtı. Evet KKTC’de hükümet değişikliği oldu. Olması da gerekiyordu. Türkiye ve KKTC kendi çıkarlarını koruyabilir. Orada ya stabil bir düzen kurulacak ya da bir çatışma yaşanıp stabil düzene dönülecek. Bu ortamda Türkiye karşıtı aktörler tarafından Ankara’nın Doğu Akdeniz’e odaklanmamak için Suriye’de biraz daha oyalanması istenebilir. Ama bu ülkemizin çıkarlarına aykırıdır. Bizim bunları aşarak ivedi olarak Doğu Akdeniz’deki çıkarlarımıza odaklanmamız lazım. Doğu Akdeniz’i Ege’yle birlikte ele alınması gerekir. Çünkü Doğu Akdeniz’deki gerilimi Ege’de Yunanistan’la olan sorunlardan bağımsız düşünmemiz, sorunu çözmez. Bunu bir milli güvenlik meselesi ve devlet politikası olarak ele alıp hükümetlerden bağımsız bir mesele olarak bölgeye yönelik mili bir siyaset geliştirmeliyiz. Üstelik Kıbrıs’ın elde bulundurulması gereken bir toprak olduğu hususunda Atatürk’ün de vasiyeti vardır. Bizim orada suçlandığımız gibi bir işgal kuvveti olmadığımız, bölgenin ekonomik kalkınmasında başat rol oynadığımız gerçeğini anlatmamız gerekiyor. Bunu yaparsak hakkımızı alırız.

AD: Doğu Akdeniz’deki jeopolitik gelişmelere daha geniş bir perspektiften baktığımızda, bölgede Türkiye karşıtı bir ittifakın bulunduğunu görüyoruz. Hatta ABD ve terör örgütü PYD’nin Suriye’nin kuzeyindeki varlığını düşündüğümüzde, Türkiye’nin güneyden kapsamlı bir kuşatmayla karşı karşıya olduğunu anlıyoruz. Buna karşılık Akdeniz’deki mühim aktörlerden olan Mısır, Suriye ve İsrail’de Türkiye’nin büyükelçisi bile bulunmuyor. Böylesi bir ortamda Türkiye’nin kuşatmayı aşması mümkün mü?

RA: Biz bunları devlet aklıyla aşarız. Şimdi biz Mısır’la niye görüşmüyoruz ben anlamıyorum. Yani size ne Mısır’ın iç sorunlarından? Siz din odaklı bir yaklaşımın savunuculuğunu mu yapacaksınız; yoksa Türkiye’nin çıkarlarını mı önceleyeceksiniz? Mısır’la ilişkilerimizi iyi tutmak zorundayız. Mısır köklü bir devlet yapısını sahip. Tekrar olacak ama Doğu Akdeniz’de Mısır da Türkiye’yle iletişim kurarsa daha kârlı duruma geçebilir. İsrail’le de kontrollü bir şekilde görüşmeliyiz. Lübnan’la da görüşmeliyiz. Suriye’yle de temasa geçmeliyiz. Çünkü bize yönelik en önemli tehdit Yunanistan’dır. Ege’de silahlandırılmaması gereken adalar silahlandırılmıştır. Biz buna karşı tedbir geliştirmeliyiz. Akıllı devlet politikaları gerekiyor.

AD: Türkiye’ye yönelik kuşatma bağlamında Türkiye’nin böylesi bir ortamda S-400 hava savunma sistemlerini almasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Ayrıca S-400 alımına mukabil olarak Türkiye, F-35 programından çıkarıldı. Sizce bu sürecin geleceği nasıl olur? Türkiye, CAATSA yaptırımlarıyla karşı karşıya kalabilir mi?

RA: CAATSA kanunundan başlamak gerekirse, çok manidardır. ABD Başkanı’na güvensizlik nedeniyle çıkarılmıştır. 2013 yılında çıkarılan bu kanunun üç hedefi vardır: Rusya, İran ve Kuzey Kore. Burada Rusya’yla ilişkiler boyutuyla Türkiye’nin etkilenip etkilenmeyeceği tartışılmaktadır. Şunu söyleyelim. En basit anlamda bir evin çatısı neyse, ülkenin hava savunma sistemi de odur. Bizim çatımız açıktı. Yani bir hava savunma sistemi olmadan, askeri bölgeleri, stratejik tesisleri, şehirleri korumak mümkün değildir. Biz yıllarca çatımızın olmamasından dolayı hava kuvvetlerini hava kuvvetleriyle frenlemeye çalıştık. Bu çok pahalı bir yöntemdir. Yani uçağı uçakla önleme. Buna ne yakıt ne zaman ne de pilot yeter. Bizim uzun menzilli, yüksek irtifalı bir savunma sistemine ihtiyacımız vardı. Hatırlarsanız biz ilk aşamada Çin üretimine yönelmiştik. Teknoloji transferi de gündemdeydi. Lakin bir G-20 Zirvesi’nde, Rus uçağının düşürüldüğü dönemde, bizim Çin’le bu konuda olan temaslarımız kesildi. Ve aradan geçen süreç içinde uygun koşullarla batı menşeli başka sistemlerin bize verilmemesi hasebiyle S-400’ler gündeme geldi. Şimdi meseleye teknik bakmak gerekir. Çatı açık dedik ya; bunun kapatılması gerekiyor. S-400’ler dünyadaki en iyi hava savunma sistemlerinden biri.  400 km’lik bir alanı koruyabildiği gibi, aynı anda 80 hedefe kitlenebilen birden fazla füze fırlatabilen bir sistemdir. Bu bize durum üstünlüğü sağlar.  Bir örnek vermek gerekirse, Yunanistan’ın bize karşı durum üstünlüğü sağladığı SCALP füzeleri vardı. 250 km menzilliydi. Biz buna tedbir geliştirmeliyiz ki bakın Yunanistan Savunma Bakanı, S-400 alımı gündemdeyken bunun önlenmesini istedi. Demek ki doğru bir iş yapılıyor. Üstelik bir üst modelinin S-500’lerin ortak üretimi de konuşuluyor. Bu sistem, bize ciddi bir üstünlük sağlayacak ve güvenlik ihtiyacımızı karşılayacaktır. Bu siyasi değil, teknik ihtiyacın karşılanmasına yönelik bir konudur. Bakın Cumhuriyet Halk Partisi’nden Sn. Faik Öztrak güzel bir açıklama yaparak “Askerler istiyorsa alınır.” demişti. Bu konu böyle bir şeydir. Teknik ihtiyaç bu. Gelelim F-35’e, ABD, pilotlarımızı göndererek bizi projeden çıkardığını söyledi. Lakin F-35, amacına çok ulaşmış bir proje gibi gözükmüyor.  İçinde her özellik olsun denilen bu uçaklar, şişmiştir. Her şey gövde içine yerleştirildiği için şişmanlaşan uçak hantallaştı. Av önleme uçağı, av olacak hale geldi. Üstelik çok pahalıdır. Bu pahalılığı önlemek için ABD çeşitli anlaşmalar yapıyor. Ama düşen rakamlar da çok yüksek. Biz bu projede kaldığımız sürece, belli parçaların üretimini üstleniyoruz. Bizim projede kalmamız aslında, bize zaman ve para kaybettirecek ve ileride üretilecek milli uçağı geciktirecektir. Emekli pilotlar da değerlendirmelerinde bunu belirtiyor. Bu teknik bir konu. Bizim ihtiyacımız olan hızlı ve çevik uçaklardır. Bu nedenle de başka pazarlara yönelebiliriz. İşte Su-35 veya Su-57 gibi uçaklar da bu yüzden gündeme geliyor. Benim öngörüm F-35’ten çıkarıyoruz diyenler, çıkmamamız için çaba harcayacaktır. Çünkü Türkiye’nin milli uçak üretmesi veya başka ülkelerle projeler geliştirmesi ABD’nin isteyeceği bir durum değildir. Dolayısıyla belki de F-35’in olmaması şu anda daha hayırlıdır. Zira F-16’ların revizesinde sorun çıkarmaları durumunda biz başka ülkelere de rahatlıkla yönelebiliriz.

Bir cevap yazın