KANSER

Aslında bu sayıdaki yazımın başlığı ‘’Evrende yalnız mıyız?’’ olacaktı. Bizim dünyamıza benzer gezegenlerin peşine düşüp insanoğlunun evrimi için uygun koşulları konuşacak, bizim bildiğimiz canlı formlarının dışında canlı formlarının olma olasılığından bahsedecek, sadece bizim galaksimizde bizim gezegenimize benzeyen 11 milyar olasılığı göz önüne alıp, evren de yalnız mıyız? diye soracaktık.

Ama yazımın son düzeltmelerini yaparken, internette gördüğüm bir ölüm haberi ile uzun zamandır içimde yara olan bir konuda yazmak istedim. 

Kanser,

Kelime anlamı olarak kanser, bir organ veya dokudaki hücrelerin düzensiz olarak bölünüp çoğalmasıyla beliren kötü urlara denir. Aslında her gün vücudumuzda 10.000’den fazla DNA`sı bozulmaya uğramış hücre doğar ama her hücre kendi içinde bir kontrol mekanizmasına sahiptir. Hücre, çoğalması sırasında bir şeylerin yanlış gittiğini fark ettiğinde kendini öldürür ve hatalı oluşumun önüne geçer; buna apoptosis denir. Hücrenin kendi immün sistemi devreye girmediği durumlarda ise vücudumuzun bağışıklık sistemi devreye girer ve mutasyona uğramış hücre oluşumu başlayan bu bölgeye müdahale eder böylece hasarlı hücre tümürlü dokuya dönüşmeden kendi içinde imha edilir.  Ama bazen vücudun bu otokontrol mekanizması bağışıklık sisteminin güçsüz olduğu durumlarda geç işler veya işlemez. Bu durumlarda DNA’sındaki bozulma ile kontrolsüz çoğalmaya devam eden hücreler ilk başta içinde bulunduğu dokuyu işgal ederler. Sadece o dokuyla sınırlı kalmayıp komşu dokulara da yayılırlar (invazyon). Bu aşamada oluşan bu zombi hücrelere müdahale edilmesi çok önemlidir. Kanser hastalıklarında ilk tanı ne kadar erken konur ve harekete geçilirse zombi hücrelerin yayılmasının önüne o kadar hızlı geçilmiş olur. Aksi halde geç tanılarda yapısal bozuklukla çoğalmaya devam eden hücreler kendi içinde bulunduğu doku ile kalmayıp lenf ve kan dolaşımı yoluyla vücudun ilgisiz bölgelerine de taşınabilirler (Metastas).

Hiç üzerime olmasa da kanser ile ilgili küçük bir tanım yaptıktan sonra yazımın asıl bölümüne geliyorum. Kanser ile ilgili ne duysam ya da okusam aklıma gelen üç insan vardı, Neslican’ın yaşam mücadelesi sonrasında aldığımız haber ile bu sayı artık dört oldu.

İlk önce hiç tanıyamadığım babaannem, sonra çok sevdiğim ve kanserin tüm sürecini onunla günü gününe yaşadığım dedem ve belki hayatımda bir kırılmaya sebep olan bir hastane odasında tanıştığım Burak, sonrasında hepimizin hayatlarına girip bize yaşama isteğinin ne kadar yüce olduğunu bir kez daha gösteren, ‘’savaşacağım, kaybetsem de savaşarak kaybedeceğim’’ diyen yüzünden gülümseme eksik olmayan Neslican.

%1 olasılığın ne kadar büyük bir umut olduğunu bir hastane odasında akli yeterliliği tam olmayan ama yüreği yaşayan herkesten daha güçlü birinden öğrendim. Geceleri hastanenin bekleme salonunun bir köşesinde uyuyan ama doktorlar gelirde fark etmem diye gözlerini kapatmaktan korkan ve bu savaş içinde her gün sabah ilk metro ile hiç bilmediği bir şehirde, cebinde olmayan metro parasına rağmen yola çıkan, kimi günler 15 kilometre yolu yürümeyi göze alan ve bunu yoğun bakımda yatan annesine lazım olan kanı bulmak yapan her gün Kızılay’ın yolunu tutan koca yürekli insana olan borcumu ödemek için yazıyorum bu satırları.

‘’Kaybedeceksem de, savaşarak kaybedeceğim’’; bu sözü ilk duyduğumda Burak’ın tüm günü Kızılay’da memurların odasının kapısını aşındırıp  annesi için lazım olan kanı istediği sürede alamayacağını öğrendiği bir gün sonunda,  yine aynı köşesinde sessizce otururken birden yanıma gelip daha önce hiç konuşmamıza rağmen ilk cümlesinde ‘’ %1 ihtimal çok büyük bir ihtimal değil mi’’ diye soruşunu aklıma getirdi. Bu satırları yazarken bile Burak’ın sözleri aklımda tekrarlanıyor ve içim ürperiyor. İstemsiz bir ağlama haykırma isteği beliriyor içimde.

‘’%1 çok büyük bir olasılık değil mi?’’ dedi. Başta anlayamasam ve hiçbir şey söyleyemesem de anlattıkça öğrendim ki yoğun bakımda yatan kanser hastası annesi için doktorlar %1 yaşama şansı var demişler. Ve bu koca yürekli çocuk %1’lik şans için her gün sabahın ilk metrosu ile karnı açmış tokmuş düşünmeden hiç tanımadığı bir şehirde tanımadığı insanlardan annesi için hayat aramaya gidiyor. Sadece %1’lik bir şans belki onun hayatında son bir çırpınış, savaşmadan kaybetmeme isteği, aslında sadece kaybetmeme isteği.

Akli durumundan dolayı sürekli itilmiş, 2. planda kalmış ve buna inat savaşmaya devam etmiş. Liseyi bitiremezsin demişler, sınıf tekrarı yapmış yılmamış üniversite sınavına girmiş, puanının yettiği ama hiç bilmediği bir bölümde üniversiteye girmiş. Üniversiteye girdiğinde annesinin kendisi ile gurur duyduğunu söylediği andaki yüz ifadesi, bunu anlatmaya ne kelimeler yeter ne saatler. Herkese inatla yaşamaya devam etmiş yani Burak. Ta ki Kızılay’daki memur aradığı kanın istediği sürede bulunamayacağını söylediği ana kadar. Gözlerinde bitmişlik annesi olmadan ne yapacağını düşünmek dahi istemeyişi ama bunu düşünmeye mecbur oluşu, titreyen cümleleriyle bir daha ‘’%1, annemin yaşaması için çok büyük bir olasılık değil mi Mustafa?’’ diye soruşu. O memurun kelimelerine, doktorların yüzündeki umutsuz ifadeye rağmen yaşama ve yaşatma arzusu. Bense küçük dertleri ile hayatın kendine ne kadar zor olduğundan yakınan, her şeye rağmen kocaman yüreği ile savaşan Burak’ın yanında sadece bir nokta.

Tüm gece yine bir gözü açık, hiç uyumadan koridordaki doktorun ayak sesleri ile yerinden fırladı Burak. Doktorlar yoğun bakımdaki kanserden bitmiş, bağışıklık sistemi çökmüş annesini bir camın arkasından görmesine izin vermişler. Annesinin anlık bir parmağını oynatması ona öyle bir güç ve kararlılık vermiş ki,  doktorların %99’luk kötü hissine karşı %1’in büyüklüğüne inanmış. Öyle inanmıştı ki bıraksam gecenin üçünde koşarak Kızılay’ın önüne gidecek gibiydi, sabah olsun beraber gideriz dememe rağmen gitmişti de. Önümde kitabın ayracının yanına bıraktığı bir not ‘’Mustafa ben Kızılay’a gidiyorum, anneme bir şey olursa numaram ……. Ve annesinin ismi’’ Ve ben uyanıp bu notu gördüğümde daha metro çalışmaya başlamamıştı bile.

Bütün gün elimde annesinin adının ve Burak’ın numarasının yazılı olduğu bir notla bekleme odasında umarım doktor gelmez diye dua ederken, öğle olmaya yakın doktor odaya girdi bir kadın ismi söyledi yakını burada mı diye sordu. O ana kadar 100 defa okuduğum isim aklımda yoktu, kağıda bakmaya gücüm de. Doktor bir daha sordu, elim titreye titreye kağıda baktım doktorun söylediği isimle kağıttaki isim aynıydı. Artık tek umudum doktorun iyi bir şey söylemesi ya da sadece rutin bir olay olmasını istedim ama doktor benim ayağa kalktığımı görünce ismi tekrarladı ve ‘’hasta ex oldu’’…

O an dedemin yaşadıkları, hiç tanıyamadığım babaannem, tüm kanser hastaları ve Burak gibi geride kalanların düşüncesi aklımdayken, annesinin tek bir parmak hareketi ile %1’lik şansın büyüklüğüne inanıp kilometrelerce uzakta annesi için umut olmaya gitmiş Burak’a bu haberi nasıl vereceğimin düşüncesi. Saatlerce elimdeki nottaki numaraya bakıp nasıl ararım diye düşünürken kapıdan giren Burak’ı  görmem ve onun gözlerinden akan gözyaşları, geleceğe dair endişesini anlatırkenki cümleleri, geçmişe dönüp ‘’insanlar neden kan vermiyorlar, bu onlar için kötü bir şey değil ki, onlar kan verse belki annem kurtulurdu’’ deyişi. Her anne dediğinde ki özlem.

O gün istedim ki dünyada hiçbir hastalık kalmasın. Kimse ölmesin, kimse arkada kalmasın, kimsenin gözünden yaşlar dökülmesin. Ama saniyeler sonra yine koridorda koşan doktor ve yeniden dünyanın gerçeklerini fark ediş.

O anları bir kez daha yaşadık hepimiz gülen, hayatı için sonuna kadar savaş veren pes etmeyen biriyle beraber. Neslican bir kez daha yaşamanın ve yaşatmanın ne kadar kıymetli bir şey olduğunu hatırlattı bize.

Yazımı bitirirken. Tek hücreli canlıdan bugünkü insan vücuduna kadar olan süreçte sürekli var olmuş bu hastalık 21.yüzyılın hastalığı haline gelmiş durumda. Bundan 100 yıl önce bu DNA bozulmasını tetikleyen etkenlerin sayısı kısıtlı iken bugün cebimizde taşıdığımız telefonlardan tutun da yaşadığımız şehirdeki strese kadar  her şey bu hastalığı tetikler durumda. Kanserojen maddeler her yerde.

O yüzden dostlar yaşamaya ve yaşatmaya çalışın. Kimseyi farklılıkları yüzünden hor görmeyin.

 Mutluluktur yaşatan ve paylaştıkça çoğalan…

Bir cevap yazın