FEODALİZM ÜZERİNE

Günümüzde içi boşaltılıp herkesin kendince doldurduğu ve ahkam kestiği terimlerden olan feodalizm üzerine nesnel gerçeklerden yola çıkarak şahsım da birkaç şey söyleme cüretini kendinde bulmuştur. Peki feodalizm dendiğinde ne anlamalı ve neyi düşünmeliyiz?

Öncelikle feodalizmin ne olduğunu anlayabilmek için ortaya çıkış sürecini incelememiz gerekmektedir. Roma İmparatorluğu yönetilemeyecek kadar büyüdüğü, içten ve dıştan fazlaca sorunla karşılaştığı yıllardan sonra nihayetinde dördüncü asrın sonunda ikiye ayrılmıştır. Bu ayrılma sonucunda Batı ve Doğu Roma İmparatorlukları ortaya çıkmıştır.

Batı Roma İmparatorluğunda Doğudakine kıyasla görece daha hâkim olan latifundium adı verilen, serf (Anlaşma gereği toprağa bağlı ve anlaşmanın miras yoluyla devam ettiği, kendisine işlemesi için verilen topraktan sadece giyecek- yiyecek masrafı kadar ürün alabilen ve gerisini senyörüne bırakan, toplumsal sınıfın en altında yer alan kişi) emeğine dayalı devasa araziler üstünde kurulu çiftlikler bulunmaktaydı. Doğu’ya kıyasla Batı’da daha fazla bulunmasının nedeni ise Roma’nın ilk dönemlerine kadar uzanır. Doğu’da çoğunlukla kendi kendini idare eden siteler ve Mısır gibi direkt imparatora bağlı eyaletler bulunmaktayken Batı birkaç polis dışında neredeyse tamamen barbar toprakların fethi sonucu elde edilmiştir.

Kaldı ki devletin çöküşüne neden olan temel sorunlardan biri de söz konusu bu çiftliklerdir. Ancak ilk örnekleri gerçek köle gücü ile işlemekteydi. Fetih sonucu elde edilen arazilerin düzgün paylaştırılamaması, paylaştırılabilen arazinin sahiplerinin de sonu gelmez savaşlarda ölmesiyle güçlü kişilerin bu toprakları ele geçirmesi ve bunun yanında bir türlü çıkarılamayan toprak reformu devletin giderek büyüyen tümörü olmuştu. Bu çiftliklerde çalışanlar, İmparatorluğun dağılmasını önlemek için son dönemde tüm Roma tebaasına vatandaşlık hakkının tanınmasıyla hukuki olarak belirli bir korumaya sahip olmayan ve barbar akınları ile siyasi çalkantı şehirleri gittikçe tekinsiz hale getirdiğinden merkezlerden kaçan şahıslardı. Çiftliklerin devasa ekonomik gücü aynı zamanda kendisine paralı asker tutma kuvveti de sağlamaktaydı. Aynı zamanda kırsala da yayılan terör, çiftliklerin duvarlarını yükseltmeye ve böylelikle kaleye dönüştürmeye doğru evirilmişti. Kaldı ki bu çiftliklerin sahibi Roma Senatörleri, soyluları, zenginleri yahut vatandaşlık verilmiş barbar liderlerdi. Ekonomik ve politik güçleri ile iktidar boşluğunda halka güvenlik ve yiyecek sağladığından çekici görünmekteydi. Tüm bu saydığımız nedenler hür bir vatandaşın neden bu çiftlikleri tercih ettiğini açıklamaya yönelik idi. Çünkü en başında çalışanların çoğunluğu özgür insanlardı. Roma toplumunda halihazırda var olan hamilik kurumu mevcut koşullarda değişime uğrayınca bu durum vasal- senyör ilişkisine dönüşmüş ve böylelikle feodalizmin temelleri atılmış oldu.

Buna göre kale-çiftlik sahipleri de kendi vasal- senyör ilişkilerini kurmaya başladı. Sonucunda hiyerarşi sırasına göre lortluk, şövalyelik, baronluk, vikontluk, kontluk, markilik, prenslik, düklük, arşidüklük, büyük prenslik, grandüklük, krallık ve en tepede imparatorluk olmak üzere idari sistem şekillendi. Kuruluş aşamasında mutlak idare hukuki anlamda Roma İmparatorluğu’nda göründüğünden “Roma İmparatorluğu” dönem hükümdarları tarafından yasal bir kaynak olarak görüldü. Aynı zamanda Roma İmparatorluğu insanlık tarihinin o zamana kadar gördüğü en sistemli devlet oluşu, yasaları, askeriyesi ve Akdeniz coğrafyasını tek devlet haline getirmiş olmasıyla medeniyetin zirve noktası olarak görülmekteydi. Bu nedenle eğer bir barbarsanız medenileşmeniz için, şehirlileşmeniz için öncelikle Romalı olmanız gerekli görülmekteydi. Sonucunda ise “Kutsal Roma Germen” İmparatorluğu, “Frank Roma” İmparatorluğu (Merovenj) gibi Roma tarafından çöküşüne kadar barbar olarak adlandırılan ancak sonrasında mirasını söz konusu barbarların sürdürdüğü devletler ortaya çıkmıştır.

Kaldı ki bu medenileşme iddiası ülkemizi de yakından ilgilendirmektedir. Şehirlileşen Selçukluların “Rum” sıfatını alması hukuki anlamda ardıllık iddiasını ortaya atmaktadır. Böylelikle göçebe Türklük, medenileşmiş (Arapça “madanī”, şehirli) olacak ve İslam Dünyası’na göçebe olarak liderlik edemeyeceği için böylelikle, Arap ve Farslara kıyasla daha ileri bir şehirlilik -uygarlık olarak düşünülmemelidir- şekli ile önder olabilecektir.

Asıl konuya dönecek olursak, Türk toplumunda feodalizm denilince akla ne geliyor? Günlük sohbetlerimizi düşündüğümüz takdirde birçok kişinin severek kullandığı feodalizm kelimesi aslında kullanıldığı bağlama bakılırsa, kabile yaşantısından organize yaşama geçememiş; birkaç aileden oluşan yapıları kastetmekte. Bu yapılarda çalışanlar himaye edilmekten ziyade büyük arazi sahiplerinin malı gibi addedilmekte. Yani bu durumda ülkemizin belirli bölgeleri için kullanılan feodal, feodal ve çağdışı olduğunu düşündüğümüz şeyden daha “modern” görünmekte.

Eğer bir adlandırma yapılması gereklilik ise benzerliği açısından söz konusu yapıya en yakın bağ Afrika kabileleri ile kurulabilir. Her ne kadar Afrika kabileleri teknoloji olarak daha geride bulunsa da eğer kendi halinde kalmaya devam etselerdi büyük ihtimalle ülkemizin belirli bir bölgesini kastederek “feodal” dediğimiz yapılara evirileceklerdi. Çünkü dikkatle incelendiğinde buradaki reisin kudreti tıpkı bu ağalarınkiyle eşdeğerdir. Reis kutsal sayılmaktadır, ağa da kendisini çoğunlukla peygamber soyundan olarak tanıtır. Her iki yapıda da ata ayrıca kutsanır. Benzer şekilde topraklar lidere aittir, halk mal olarak görülür. Alınabilir ve satılabilir. Bilgiye karşı genel bir önyargı her ikisinde de mevcuttur. Din ile harmanlanmış bir boşinana sahiptirler. Kadının toplumdaki yeri, alınıp satılabilen eşinden daha da aşağıdadır -kaldı ki kendisi de alınıp satılabilmektedir-. Öldürülmesi çok kolaydır, bir erkeğe nazaran katli sorgulanmaz. Töre denilen söylence şeklinde günümüze ulaşmış, mantıklı bir yönü bulunmayan; sadece kadın cinselliği üstüne kurulu yasaklar hatta antropolojik açıdan bakıldığında Afrika’daki gibi “tabu”lar sorgulamayı imkânsız hale getirmiştir. Şahıslar taşınır ve taşınmaz mal sahibi gibi görünse de sadece gerçek anlamda öyle görünmektedir. Reis veya ülkemizdeki şekliyle “ağa” istediği menkul yahut gayrimenkule el koyabilir. Mülkiyet hakkı tek bir şahısta toplanmıştır.

Feodalizme geri dönecek olur isek bu yapıda aralarında hukuki bir bağ bulunan iki taraf görmekteyiz. Roma kurumlarından olan commendatio ve Germen kökenli Gefolgschaft kaynaşarak yeni bir kurumu meydana getirmiştir. Bizim feodal olarak düşündüğümüz ama gerçekte öyle olmayan Türkiye’de bulunan yapıda ise henüz hukuki bir kurum oluşmamıştır. Gelenek ve görenek etrafında şekillenen bir oluşum söz konusudur. Henüz hukuki gelişimini tamamlamıştır. Yani şahit olduğumuz bu sistem, feodalizm kadar gelişmiş dahi değildir. Durumları daha iyi anlayabilmek adına benzer olduğunu düşündüğümüz şeyleri yan yana getirmek bazen büyük hatalara neden olmaktadır. Çünkü bu benzerlik ilişkisi zamanla kavramların birbirinin yerine kullanılabileceği fikrini doğurmaktadır. Benzerlik kurup gruplandırma iyi bir öğrenme şeklidir ancak küçük çocukların gelişime açık zihinleri için daha uygundur. Sosyal bilimlerle alakalı birinin kolayca bu olguları birbiri yerine kullanması yanlışın kök salmasına neden olmaktadır. Eğer olguyu karşılayacak bir terim yok ise uydurulmalı ve böylelikle anlaşılır hale getirilmelidir.

Bir cevap yazın