BİR KİTAP İNCELEMESİ: SERVER TANİLLİ, NASIL BİR DEMOKRASİ İSTİYORUZ?

“Sen, bütün okuduklarının özetisin.”

Ne muazzam bir cümle…. Günlük koşuşturmacalarımız, okulumuz, derslerimiz, işimiz, uğraşılarımızın yanında; bunlardan kısarak, eğlencemizden, rahatımızdan fedakarlık ederek bir satır daha fazla okumaya, öğrenmeye, kendini entelektüel anlamda her gün biraz daha geliştirmeye çalışan, Türkiye’mizin aydınları, entelektüelleri, devrimcileri olma hayali ve hedefi ile Atatürk’ün manevi mirasını sahiplenerek, bu mirasın ağırlığını omuzlarında hisseden biz Türk gençleri için okunacak o kadar çok kitap var ki… Dolayısıyla, “bütün okuduklarımızın özeti olduğumuzun” bilinci ile; bu inceleme Server Tanilli gibi çok önemli bir Anayasa hukukçusunun, kendini araştırıp öğrenmeye ve öğrendiğini de öğretmeye vermiş bir akademisyenin “Nasıl Bir Demokrasi İstiyoruz?” adlı eserini okuma fırsatı bulamamış okurlarımız için bir “tanıtma ve tanıştırma” görevi üstlenmiştir. Bu inceleme, yazarın kitabının içindeki her başlığın ve düşüncesinin aktarılabildiği bir çalışma değildir. Özellikle önemli görülen bazı başlıklar ayrıntılı bir şekilde aktarılmaya çalışılırken bazı başlıklara üstünkörü değinilmiş, bazı fikirlerine ise hiç değinilememiştir. Yazarın düşüncelerinin okuyuculara aktarılması hedefinden sapmamak için Tanilli’den farklı düşünülen konularda çalışmayı hazırlayanın bireysel düşüncelerinin uzun uzadıya aktarılmamasına özen gösterilmiş, objektif olarak Tanilli’nin fikirleri anlatılmaya çalışılmıştır. Dolayısıyla, çok kısa bir süre içinde hem yazarını hem de eserini siz değerli okuyucularımıza tanıtmak amacı ile hazırlanmış bu çalışma, Tanilli’nin on ana başlıktan oluşan bu kitabında en önemli olduğu düşünülen ufuk açıcı tahlillerinin olsa olsa bir özeti sayılabilir. Yedi ana başlık altında bazı başlıkların birleştirilmesi ile ortaya çıkmış bu özetin gerçeğinin yerini tutmayacağını hatırlatma gereksinimi duyarak, 219 sayfalık bu çok değerli eserin okunmasını siz değerli okuyucularımıza tavsiye ediyor, Server Tanilli gibi hayatını araştırmaya ve okumaya vermiş bir aydının eserini amatörce incelemenin ve yazıya dökmenin verdiği zorluğu hatırlatarak, eksik kalınan ve eserin hakkının verilerek aktarılamadığı düşünülen her satırı için anlayışınızı rica ediyoruz.

İçerik:Tanilli’nin Düşünceleri” ana başlığı altında Demokrasinin Anlamı, Çağdaş Tarihimizin Mirası, 12 Eylül Nedir, 1982 Anayasası Denen Belge, Üniversiteyi Kurtarmalıyız, Ordunun Yeri, Kürt Sorununu Kavramak

TANİLLİ’NİN DÜŞÜNCELERİ

1987 yılında ilk basımı yapılmış kitabın yazarının dönem hakkındaki düşüncelerinin daha iyi anlaşılabilmesi için önsözün olduğu gibi aktarılması uygun görülmüştür.

“Türkiye, tarihinde pek az görüldüğü derin bir bunalım yaşıyor; iktisadi, sosyal ve siyasal bir bunalımdır bu. Özellikle 12 Eylül 1980’den beri toplumun en karanlık güçleri iktidardadır. Gericilik, hemen bütün köşe başlarını tutmuştur. Ülkemizde 200 yılı aşkın Aydınlanma hareketimizin, başta laikleşme olmak üzere tüm kazanımlarına reddiye çıkarılmış, toplumun ileriye dönük yürüyüşünün önüne ağır barikatlar kurulmuştur. Devletin uluslararası saygınlığı ise hemen yok gibidir.

Ve nasıl olabilir ki?

Yıkılanlar arasında demokrasi de var. 1961 Anayasasının -görece de olsa- kurduğu, özgürlükten yana güçlerin de yaşama geçirmek istedikleri demokrasinin tüm kural ve kurumları yerle bir edilmiştir. 1982 Anayasası ile topluma bir deli gömleği giydirilmiş, emeğin hakları çiğnenmiş, özgür düşünce horlanmış, birey hiçe sayılmış, üniversite yok edilmiş; gençlik, giderek kitleler siyasal yaşamın dışına atılarak toplumun diri güçleri karanlığın sultası altına sokulmak istenmiştir.

Sürgit mümkün mü bu?

Tarihin manivelasını -geçici de olsa- tersine çevirmek güçtür, Türkiye’de daha da güçtür. Şimdi ne denli dağınık görünürlerse görünsünler, ülkemizde aydınlığın sahipleri vardır. Aklın ve bilimin tek yol gösterici olduğuna inanan, laiklikten, kadın haklarından, emekten ve düşünce özgürlüğünden yana insanlar, yani gerçekten demokrat kişiler, halkın dostu kalemler ve politikacılar, yıkıntılar arasında demokrasinin yapısını yeniden kurmanın arayışı, giderek kavgası içindedirler. Karanlık güçlerin tüm engellemelerine ve oyunlarına karşın geleceğe uzanan yollar açılmak isteniyor.

Ve yollar açılacak.

Aydınlığa yürüyecektir Türkiye. Hiçbir karşıt güç de bunu durduramayacaktır.

Bu kitap, Türkiye’de demokrasinin yeniden kurulması kavgasında temel doğruların altını bir kez daha çizmek için yazıldı. Toplum olarak kendimize özgü sorunlarımız var; onları da belirtmeye çalıştık. ‘Gerçeğin şimşeği, düşüncelerin çarpışmasından doğar.” diyor şair.

Ona katkıda bulunabilecekse söylediklerimiz, ne mutlu bize!”

  1. Demokrasinin Anlamı

Tanilli, yukarıda verilen önsözü yazdıktan sonra “Demokrasinin Anlamı” ana başlığı altında demokrasi, Batı demokrasisi, çoğulculuk, düşünce suçu, düşünce özgürlüğü, propaganda, Marksist demokrasi anlayışı, faşizm, yeni sömürgecilik gibi kavramlara değinmiştir.

Tanilli, demokrasi kültürümüzün sığ ve yanlışlarla dolu olduğunu belirttikten sonra demokrasinin iki yorumu üzerinde durmuştur: Batı Demokrasisi ve Marksist Demokrasi.

Tanilli’ye göre; ülkemizde Batı Demokrasisinden anlaşılan parlamento, partiler ve seçimdir. Bunlar varsa demokrasi var demektir. Aslında bu, aldatmacanın ta kendisidir. Parlamento, partiler ve seçim demokrasi demek olmayıp, “çoğulcu” bir demokrasinin araçlarıdır sadece. Tanilli çoğulculuğu her düşüncenin ayrıcalıksız ve özgür olmakla beraber iktidara gelme hakkının olması olarak açıklar. Düşüncelere hiçbir sınır getirilemez, düşünceler yararlı ya da zararlı, ılımlı ya da aşırı, meşru ya da meşru olmayan şeklinde ayrılamaz. Bu ayrımları sağlıklı olarak belirleyebilecek bir ölçüt de yoktur.

Bizzat onun ifadeleri ile:

“Düşünce, düşüncedir ve içeriği ne olursa olsun, insan etkinliğinin en soylusu olarak saygıya değerdir.”

Burada önemli bir noktaya işaret eder Tanilli: ‘Düşünce suçu” diye bir kavramı kabul edilemez bulur. Bir düşüncenin, ideolojinin savunulup başkalarına benimsetilmeye çalışılmasının, yani propagandanın yasaklanmasına karşı çıkar. Ancak bunun, demokrasinin kendi varlığına yöneltilecek tehlikelere karşı korumasız olduğu anlamına da gelmediğini belirtir. Demokrasi; devletin iç ve dış güvenliğini bozacak düşüncelerin eyleme dökülmesi, ‘açık ve mevcut’ tehlikelerin ortaya çıkması aşamasında kendini korur ve savunmaya geçer. Bu konuda aydınlatıcı bir örnek de verir:

“Örneğin, anarşist eylemler kovuşturulur ama anarşizm -ki çok önemli bir düşünce akımıdır- üzerine yazılar ve eserler kovuşturulamaz, yasaklanamaz ve cezalandırılamaz.”

Tanilli’nin ikinci başlığı Marksist demokrasi anlayışı üzerinedir. Düşüncelerini daha iyi ifade edebilmek için öncelikle Marksizmin tarih ve toplum anlayışına değinir. Bu noktada Batı demokrasisini, burjuvazinin feodaliteye karşı kazandığı büyük zaferden sonra bir kazanım olarak görse de Sanayi Devriminin doğurduğu işçi sınıfı ile burjuvazinin karşı karşıya gelişinden sonra, Batı demokrasisinin de yalnızca burjuvazinin çıkarlarını korumak için bir araca dönüştüğünü açıklar, dolayısıyla burjuva demokrasisi de artık gerici bir unsurdur. Her ne kadar işçi sınıfı, kendini temsil etme ve sesini duyurma çabasını burjuva demokrasisi içinde bir nebze olsun sağlamış olsa da bu gerçek bir demokrasi değildir. Bu temsil de işçi sınıfı için yalnızca ‘kazanılmış mevziler’ olarak değerlendirilebilir. Marksist demokrasi anlayışında gerçek demokrasi, kapitalizmin gelişmesi içinde son sınıf çatışması olan burjuvazi-işçi sınıfı çatışmasında burjuvazinin işçi sınıfı tarafından yıkılması sonucunda kurulacak olan sosyalizmle doğacaktır. Kurulacak Marksist demokrasi anlayışı kendine özgü ilkeleri olan yeni bir demokrasi tipidir.  Bu ilkeler arasında ‘proletarya diktatörlüğü, yalnız proletarya için özgürlük, tek partililik ve demokratik merkezcilik’ mevcuttur. Demokratik merkezcilik, partinin aşağıdan yukarıya olan bütün yönetici pozisyonlarının seçilerek iş başına gelmesi ile birlikte ciddi bir parti disiplinidir. Bu aşamada önemli bir noktayı da es geçmez Tanilli: Marksist demokrasinin sorunsuz bir demokrasi olup olmadığını da tartışır. Teori ile pratik arasındaki farka değinir. Bu tartışmaya çok net ve kesin bir cevap vermez ancak Sovyetler Birliği’ndeki ilk demokrasi uygulamaları ile son zamanlarındaki uygulamalar arasındaki farktan yola çıkarak ciddi yol alındığı kanısına varır.

Tanilli’nin bir başka değindiği kavram faşizmdir. Faşizm, kapitalizmin bunalımıdır. Faşizm; burjuvazinin bilinçlenen ve bilinçlendikçe iktidara yürüyen işçi sınıfına karşı uyguladığı totaliter, kanlı bir rejimin adıdır. Dolayısıyla iktidardan düşmemek için çırpınan burjuvazinin son çaresi, ‘çaresizliğinin çaresi’dir.

Faşizmin hemen sonrasında çok önemli bir kavrama daha değinir Tanilli: Yeni sömürgecilik. Yeni sömürgecilik; emperyalizmin, ulusal bağımsızlığını kazanmış geri kalmış ülkelerle süren iktisadi ilişkisidir.

Onun şu cümleleri bugünün Türkiye’si için de ders verir niteliktedir:

“Ulusal bağımsızlık kazanıldıktan sonra geri kalmış bir ülke için gündemin baş maddesi iktisadi bağımsızlıktır. Çünkü iktisadi bağımsızlığın ve onun başta gelen koşulu olan sanayileşmenin gerçek ölçütü, yatırım malları sanayinin ve ağır sanayinin sadece gelişmesi değil, bağımsız gelişmesidir.”

Açıklamalarına devam eder Tanilli:

“Ne var ki emperyalizmin çıkarları ile bu bağımsızlık birbirine zıttır. Öyle olduğu için de emperyalizm, geri kalmış ülkelerin bağımsızlıklarını elde etmelerine tahammül edemez. İşin ilginç yanı, geri kalmış ülkelerde egemen sınıfın çıkarları da emperyalist çıkarların açıkça denetimi altındadır ve bu sınıflar da o çıkarlar doğrultusunda bir sanayileşmeden yanadır.  Bu nedenle yerli egemen sınıflar da ülkenin iktisadi bağımsızlığını elde etmesine karşı çıkarlar. Çünkü iktisadi bağımsızlığı sağlamak, sağlam ve güvenilir temellere dayandırmak için zorunlu ‘iç yapı değişiklikleri ve köklü dönüşümler’ onların da çıkarlarına ölümcül darbeler indirecektir.”

Emperyalizmin çıkarlarını tehlikede gördüğü her an demokrasiyi ayaklar altına alarak bu az gelişmiş ülkelere askeri darbeler yolu ile faşizm ihraç ettiğini vurguladıktan hemen sonra faşizmin nerede uygulanırsa uygulansın mutlaka akla karşı bir ideolojik maske ile karşımıza çıktığını da tarihsel bir uyarı olarak söylemeden geçmez.

  • Çağdaş Tarihimizin Mirası

Tanilli, bu bölümdeki incelemesine ilk olarak Avrupa’da gerçeklemiş aydınlanma dönemi ile Türkiye’de gerçekleşmiş aydınlanma hareketi arasındaki farklara değinerek başlar.

16. yüzyıldan itibaren doğum sancıları içinde olan kapitalizmin ve onun bayraktarlığını yapan burjuvazinin kendi siyasal ve iktisadi düzenini aristokrasinin feodal düzeninin yerine geçirme serüvenini anlatır. Bu noktada gelişmiş bir burjuva sınıfının sahip olduğu akılcı ve bilimsel dünya görüşünün dogmatik, skolastik görüşlerle olan çarpışmasına değinir. Fransız Devrimi ile taçlanan, Rönesans ve Reformun üzerine inşa edilen aydınlanma felsefesini Engels’in şu sözleri ile adeta özetler:

“Din, doğa anlayışı, toplum, devlet örgütü, her şey en amansız bir eleştirinin hedefi oldu. Her şey aklın mahkemesi önünde aklanmak zorunda kaldı ya da mahkûm oldu.”

Batı’da gerçekleşen aydınlanma dönemi ile Türkiye’deki Aydınlanma hareketi arasındaki farklılıkları şu şekilde belirtir: Öncelikle Türkiye’deki aydınlanma dönemi Batı’dakine göre birkaç yüzyıl geriden gelir, 19. yüzyılda başlar. Batı’daki iktisadi gelişimin sonucu olan kapitalizm bizde geç doğar, dolayısıyla burjuva sınıfımız da geç oluşmuştur. Bu her anlamdaki gecikme, batıdaki burjuvazi ile Türkiye’deki burjuvazinin niteliksel anlamda farklı olmasına da yol açar. Türkiye’deki burjuvazi ve kapitalizm ise gerek niteliksel farklılıklar gerek bütün bu gecikmelerinin sonucu olarak, Batı’daki gibi bağımsız gelişememiştir.

Tanilli, bu noktada Osmanlı İmparatorluğundaki yenileşme çabalarına da değinir. 3. Selim’in reformları, 1839 Tanzimat Fermanı, Kanuni Esasi, 1. Meşrutiyet, 2. Meşrutiyet, anayasallaşma gibi kavramları tarihsel bütünlük içinde kısa kısa ele alır. En sonunda da Cumhuriyeti ve onunla gelen yenilikleri aydınlanma dönemimizin doğal ve parlak aşamaları olarak niteler. Sonra şu kritik soruyu sorar:

“Yüzümüzü Batı’ya döndürmekten başka bir seçenek var mıydı?”

Çok yerinde, açık, net ve kesin bir cevap verir:

“Doğulu kalarak çağdaşlaşamazdık!”

Ulusal Bağımsızlık Savaşımızı, asker-sivil-aydın kadroların Anadolu eşrafı ile birlikte yürütüp gerçekleştirdiği bir orta sınıf hareketi olarak tanımladıktan sonra yeni kurulan ulus devlette nasıl bir kapitalizmin uygulanacağı sorununa gelir.

Ve sorar:

“Liberal mi yoksa devlet müdahaleciliğine açık bir kapitalizm mi?”

Kendi kaleminden aktaralım:

“Başlarda birinci görüş ağır basar. 1923 yılında Türkiye’nin iktisadi geleceğini kararlaştırmakla görevli olarak İzmir’de toplanan İzmir İktisat Kongresinde liberalizm lehine kararlar çıkar. Ne var ki özel girişim öncülüğünde kalkınma politikasının başarı sağlamadığı ve sağlayamayacağı çok geçmeden görülür. 1929 yılında kapitalizmin büyük bunalımlarından birinin patlak vermesi de devletçi bir politikaya gidilmesini zorunlu kılar. 1923-1931 yılları arasında girişilen milli müteşebbis yaratma çabası, sonuçta yabancı iş çevreleri ile uzlaşmaya yatkın, işbirlikçi bir sınıfın gelişmesine yol açar. 1930’larda başlayıp 1950’ye değin sürecek olan dönem, devletçilik yılları olacaktır artık.”

Bu noktada Tanilli, Türkiye’de devletçiliğin aslında kapitalizmin zıddı bir sistem olarak tasarlanmadığını, aksine bizzat kapitalizmi geliştirici bir yedek güç olarak kurgulandığını ifade eder. Bununla birlikte genç Cumhuriyetin ‘ulusal iktisat, ulusal sanayi’ hedefine de devletçilik politikası sayesinde dış yardım ve borçlanma olmaksızın bir ölçüde yaklaşabilmiş olduğunu belirtir. 1931-1945 yılları arasında uygulanmış olan devletçilik politikasını, Türkiye’nin son 150 yıllık yarı sömürgeleşme tarihinde emperyalizme karşı yürüttüğü en ciddi başkaldırı olarak nitelendirir.

Tanilli bu bölümde çok partili hayata geçiş denemelerine de değinir. Özellikle Demokrat Parti hakkındaki görüşleri, Demokrat Parti’yi sınıfsal konumu ile açıklamış olması nedeniyle önemlidir:

“Halk yığınlarının geniş ilgi ve desteğini görmesine karşın Demokrat Parti özünde ‘halka karşı’ bir hareketti çünkü çıkarları, geniş halk kitlelerinin çıkarları ile zıtlaşan sınıf ve zümrelerin sözcüsüydü… Kısaca Demokrat Parti, dışa bağımlı büyük sermayenin, daha sonra tekelci kesimin siyasal örgütü olarak tarih sahnesine çıkmıştır… Demokrat Parti, her şeyden önce Halk Partisi’nin devletçiliğine karşıdır. Çünkü bir zamanlar burjuvaziyi güçlendirmiş olan devletçilik, artık onu bir cendere gibi sıkmaya başlamıştır… Demokrat Parti, temsil ettiği sınıfın tarihsel yolunu tutmuş ve daha ileri bir kapitalistleşmenin sözcülüğünü yaptığı halde, toplumdaki en geri ve kapitalizm öncesi kesimlerle bağlaşıklıklarını sağlamlaştırmıştır. Tefeci, ağa, şeyh, dinci ideoloji onun doğal bağlaşıklıkları haline gelmiştir.”

Demokrat Parti’nin 14 Mayıs 1950 seçimlerini kazanarak iktidara gelmesini ise şöyle yorumlar: Tanilli’ye göre Demokrat Parti’nin iktidara gelmesi ne bir devrim ne de bir karşı-devrimdir. Ona göre bu iktidar değişikliği dışa bağımlı, tarım ve ticarette yoğunlaşmış büyük sermaye kesiminin, küçük burjuvazinin bürokrat kanadının iktidar ortaklığına son vermesidir. Toplumdaki güçlü bir burjuva sınıfının eksikliği nedeniyle onun yerine iktidarı dolduran küçük-burjuva bürokrat kesim, bir ölçüde tarihsel görevini tamamlamış konumdadır. Uluslararası finans kapitalizminin ortağı tekelci burjuvazi ise artık güçlenmiş ve iktidara ağırlığını koymuştur. Demokrat Parti, iktisadi açıdan sözcüsü olduğu sınıfın değirmenine su taşımış, bununla beraber ülkeyi emperyalizmin kucağına yeniden düşürmüştür. Türkiye’nin dış politikada uydu bir devlet haline gelmesi onunla başladığı gibi, laiklikten verilen ödünlerle gericiliğin kurumsallaşması da bu iktidarla tamamlanmıştır. Bugünkü iktisadi, sosyal ve siyasal gericiliğin kaynağını Demokrat Parti iktidarında aramak yanlış olmayacaktır. Anayasal hukukta açtığı gedikler ve muhalefete karşı aldığı önlemlerle 27 Mayıs müdahalesinin koşullarını da bizzat kendisi hazırlamıştır.

Tanilli, Demokrat Parti hakkındaki bu yerinde tahlillerde bulunduktan sonra günümüzde ne yazık ki hâlâ tartışma konusu yapılabilen, adeta Cumhuriyet’imizin özü olan bir kavrama daha değinir: Laiklik.

İslam dininin yapısı ve laiklik ile ilgili olan tahlillerini kendi kaleminden aktaralım:

“İslam dini ötekilerden farklı olarak totaliter bir nitelik taşır. İslam yalnız insan-Tanrı ilişkisini değil, insanlar arası ilişkiler hakkında da kurallar koyar. Bu kurallar; iktisadi ilişkilerden devlet yönetimine varıncaya değin yayılır ve din kuralı olduğu için de kutsaldır. Bu bağlamda devletten bireye tanımasını beklediğimiz özgürlüğü İslam dini bireye tanımaz. Gerçekten şeriat, bireyin yaşamının her yönünü sımsıkı kurallara bağladığı gibi özellikle kadın-erkek ilişkilerinde de eşitsiz bir yapı kurmuştur. İslamlık aynı zamanda bir devlet dini ya da din devleti olarak doğduğu için bu gelişmelerin garipsenecek bir yanı da yoktur; hatta bu kurallar, Orta Çağ toplumunun gereksinimlerine yanıt vermiş de olabilir ancak çağdaş toplumun gerekliliklerine ters düştüğü de açıktır. Şeriat çağımızda gerilik, şeriatçılık da hiç kuşkusuz gericiliktir. Böyle olunca, Cumhuriyetin temelleri yükselirken, yani uluslaşma yolunda yeni bir adım atar, bağımsız ve demokratik bir toplum yapısına gidilirken bir ümmet ideolojisi olan İslam dininin eli pek doğaldır ki bireyin yakasından çekilecek, aklın ve bilimin öncülüğü kabul edilecek, kafalar ve vicdanlar özgürlüğe kavuşturulacaktı. Kemalizmin yaptığı çağın ve aydınlanma hareketimizin doğrultusunda olan şeylerdir; laiklik konusunda ona yöneltilecek -belki- tek itiraz, bir feodal ideolojinin üzerine yürürken toplumda onu desteklemiş ve hep destekleyecek alt-yapı değişikliklerine lâyıkıyla gitmemiş olmasıdır. Örneğin bir toprak reformunun bu konuda neler getirebileceğini nasıl olur da hatırlamayız? Nitekim, 1950’lerden başlayarak, hele hele bugün, laik reformlara karşı çıkışlar, vaktiyle tasfiyesi yapılmamış çevrelerden gelmiştir ve gelmektedir.”

Bu noktada devletin okullarda din eğitimi vermesini eleştirir ve bu eğitimin yalnızca aileleri ilgilendirdiğini, Diyanet İşleri Başkanlığının kaldırılması gerektiğini, üniversitelerdeki ilahiyat eğitimi dışında devlete bağlı bütün okullarda dini eğitime son verilmesini, her türlü dini kursun ve okulun devletin görev alanından çıkarılarak ilgilenen kimselere bırakılmasını, din görevlilerinin devlet memurluklarının son bulmasını, ayrıca tarihi eser sayılanları dışında, devletin görevi olan camilerin bakım ve onarım görevine de son verilmesini savunur.

Tanilli’nin görüşlerini aktarırken burada bir parantez açmak zorunluluğu doğmuştur. Bu incelemenin konusu, girişte belirtildiği gibi, Tanilli’nin herhangi bir görüşünü çürütmek üzere argüman üretmek değildir. Ancak yazar, haklı gerekçelerle Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kapatılmasını savunurken Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından ‘kamu hizmeti’ olarak sunulan bazı hizmetlerin artık verilmemesi durumunda bu hizmetlerin kimler tarafından karşılanacağı konusuna bir açıklık getirmemektedir. Aynı şekilde din görevlilerinin maaşının devlet tarafından ödenmemesi durumunda da bu görevlilerin maaşını kimlerin ödeyeceği, bu görevlilerin sırtlarını hangi kurum, kuruluş veya kişilere dayayacağı, bir anlamda kimlerin tekeline gireceği soru işaretidir. Laikliğin altını oymanın bayraktarlığını yapan cemaat ve tarikatlarla dolu acı geçmişimiz ve bugünümüz ne yazık ki gözler önündedir. Dolayısıyla Türkiye’mizin bugün de fersah fersah uzak olduğu ideal bir laik devlet düzeninde, ülkemizin acı gerçekleri de göz önünde bulundurularak, kaldırılması hedeflenen kurumların yaratacağı boşluğun cemaat ve tarikatların işgaline müsait bir alan yaratıp yaratmayacağı, devletin dini konularda doğrudan kamu hizmeti sunmasa da çekildiği bir alanda gerekli önlemleri nasıl alacağı ve denetimleri nasıl yapacağı yazar tarafından cevaplanmamış olup, bir başka tartışmanın konusu olmalıdır. 

  • 12 Eylül Nedir?

Tanilli, kitabının üçüncü kısmına “12 Eylül Nedir?” sorusu ile başlar ancak bunun cevabını hemen vermez. 12 Eylül’ün ne olduğunu iyi idrak edebilmek için 12 Eylül’e giden sürecin iyi bilinmesi gerektiğini düşünür. Bu bağlamda kronolojik olarak birçok konuya değinir. Demokrat Parti iktidarını yıkan 27 Mayıs müdahalesini, 1961 Anayasasının ilerici içeriğini, 1960’lardaki ve 1970’lerdeki burjuvazinin durumunu, 12 Mart sürecini, 1973 seçimlerini, Kıbrıs sorununu, Milliyetçi Cephe Hükümetlerini, yaşanan ekonomik bunalımı ve 24 Ocak Kararlarını bu bölümde incelemiştir. Bu bölümle ile ilgili bazı başka konuların Tanilli’nin altıncı ana başlığı olan “Emeğin Hakları Başta Gelir” adı altında da incelenmeye devam edildiği görüldüğünden bu iki ana başlığın birleştirilerek bu bölümde özetlenmesi uygun görülmüştür.

Tanilli, 27 Mayıs’ın iyi anlaşılmadan 12 Eylül’ün de anlaşılamayacağını düşünür. Dolayısıyla ’27 Mayıs’ın anlamı’ alt başlığında öncelikle bu konuyu irdeler.

“Bir demokraside askeri müdahaleden yana olunamaz kuşkusuz. Çünkü demokraside oyunun kuralları arasında temelde halkın oyu vardır. Toplumu yönetecek olanlar halkın oyundan gelir, kışlalardan değil. Siyasal iktidarın kapısı silahların gücüyle değil, oyların gücüyle açılır. Bir demokraside, özellikle bir siyasal parti, askeri müdahaleden yana olamaz. Bunu tartışmak bile saçmalıktır. Ne var ki tarihe böyle bakılmaz, bakılamaz. Tarihteki her olayı, İlhan Selçuk’un deyimiyle, ‘toplum biliminin yansız ve duygusuz terazisi’ ile tartmak zorundayız. ‘İyi’ ya da ‘kötü’ gibi kişiye göre değişen kelimeler bir yana bırakılarak askeri ya da sivil her olayın ne getirip ne götürdüğüne bakmak gerekiyor. Tersi medrese mantığıdır ki yanlış sonuçlara götürür…”

Yukarıdaki alıntıda verilen objektif bakış açısı ile Tanilli; Demokrat Parti’nin Meclis’teki çoğunluğuna güvenerek kurduğu baskı rejimine, iktidarın yurt gezisine çıkan İsmet İnönü’nün üstüne askeri birlikler yollamasına, askıya alınan basın özgürlüğüne, bir yargı mekanizmasına dönen Tahkikat Komisyonuna, cezaevindeki gazetecilere, gittikçe artan gençlik hareketlerine değinir ve 27 Mayıs 1960’a doğru akan süreci anlatır. Tanilli’ye göre 27 Mayıs şeklen bir darbe olmakla beraber, demokratik bir şekilde hazırlanmakla kalmayıp demokratik bir içeriğe de sahip olan ilerici bir Anayasayı ortaya çıkarmıştır.

Tanilli, 1960-1970 yılları arasındaki dönemin, tarihimize siyasal ve sosyal alanda başlıca iki özelliği ile geçeceğini belirtir. Bu dönemin ilk özelliğini; 1960’larda ağır saniyeden uzak olmakla beraber hızlanmış bir sanayi ve tekelleşerek güçlenmiş, güçlendikçe de tekelleşmiş bir sermaye oluşturur. 1970’lerde ise Türkiye burjuvazisi artık uluslararası finans kapitalizmi ile daha çok bütünleşmiş ve onun yurdumuzdaki kesin bir uzantısı konumuna gelmiştir. Güçlenen ve tekelleşen sanayi ile birlikte işçi sınıfı da niceliksel olarak artmış ve niteliksel olarak güçlenmiştir. Tanilli, 1960 sonrası dönemin ikinci belirgin özelliğini ise 1961 Anayasasının getirdiği demokratik ortamda sola açılan aydınlar ve yayılma fırsatı bulan sosyalizm düşüncesi olarak değerlendirir. Bu arada, iktidar olan büyük tekelci kesim ile Anadolu burjuvazisi ve tefeci-tacir kesim arasında çıkan çıkar çatışması, Demokratik Parti’nin kurulmasını doğurur. Bu tefeci kesimin kendi çıkarları adına Demirel’e karşı muhalefete geçmesi egemen sınıfların iktisadi çıkmazının bir sonucudur. Dolayısıyla Türkiye, 1971 yılına egemen sınıfların bunalımı ve çözümsüzlüğü içinde böyle bir ortamda girer. Bu dönem 12 Mart Muhtırası ile sonuçlanır.

Tanilli, 12 Mart 1971’de başlayıp 14 Ekim 1973’teki seçimlere değin süren 12 Mart Rejimini, karşı devrimcilerin büyük fırsatlar yakalayarak 1961 Anayasasının getirdiği ‘sola açık’, demokrat ve özgürlükçü sistemi altüst ettikleri bir dönem olarak niteler. Gerek egemen sınıfların kendi içindeki anlaşmazlıkları gerek bilinçlenen kitleler, 1973’teki seçimden CHP’yi zafer ile çıkarmışsa da CHP’nin meclis içinde çoğunluk sağlayamamasından ötürü hükümet, CHP-MSP koalisyonu olarak kurulmuştur. Bu hükümet, Kıbrıs Barış Hareketi’nden elde edilen başarı sonucu CHP’nin tek parti hükümetini oluşturabilme hayali ile dağıtıldığında işler planlanan şekilde yürümemiş ve bu sefer CHP’siz bir başka koalisyonlar dönemi başlamıştır. Birinci ve İkinci Milliyetçi Cephe Hükümetlerinin kurulduğu bu dönem, aynı zamanda düşmanlık üzerine kurulu bir milliyetçiliğin palazlandığı, sağcı ve gerici güçlerin yükseliş dönemi olmuştur. Komando adı verilen güçlerin yetiştiği bu dönemde birçok şiddet olayı yaşanmış ve 1977 seçimleri sonrasında siyasi atmosfer gerilmeye devam etmiştir. 1977 seçimleri sonrasında kurulan İkinci Milliyetçi Cephe Hükümeti döneminde “70 sente muhtacız.” ifadesi ile özdeşleşen ekonomik bunalım bir yandan, siyasal gerginlik diğer yandan toplumu sıkıştırırken, toplumdaki ayrışmayı ve farklı görüşlerin birbirine karşı olan artan tahammülsüzlüğünü artan şiddet olayları izlemiş, bunun sonucunda hükümet dağılmıştır. Yeni hükümeti kuran CHP ise Milliyetçi Cephe Hükümetlerinin bıraktığı enkazla karşı karşıya gelmiş, yaşanan ekonomik krize ve can güvenliği sorununa çözüm bulamamıştır. 1979 seçimlerine bu koşullarda gidilmiş, Adalet Partisi seçimlerin galibi olarak hükümeti kurmuştur. Milliyetçi Cephe Hükümetlerinin baş aktörlerinden olmasıyla her alanda yaşanan krizin sorumlularından olan AP hükümeti de bu sorunlara çözüm olabilmekten doğal olarak çok uzaktır ancak 24 Ocak Kararları’nın altına imzasını atarak tekelci sermayeyi daha da palazlandırmaktan geri kalmamıştır. 

Nedir 24 Ocak?

Tanilli’nin kaleminden okuyalım:

“24 Ocak; Türkiye’de egemen sınıfların yıllarca güttükleri politikalar sonucu, ekonomiyi soktukları çıkmaza bir çözüm getirmek için dışarıdan içeriye dayatılmış bir düzine ‘iktisadi önlemler paketi’dir. 24 Ocak Kararları; temek hedef olarak enflasyonu düşürmekten başlayıp ‘sürekli devalüasyon’lara kadar uzanan, yabancı sermayeyi çekici kılmak için ülkeyi ‘ucuz emek cenneti’ne dönüştürmeyi de içine alan, bir bakıma Türk ekonomisine istikrar getirme amacını taşıyan önlemlerdir. Ne var ki 24 Ocak’ın yalnız bir ‘iktisadi önlemler paketi’ olmadığını artık biliyoruz. İktisadi önlemler belirli bir dünya görüşünün içine oturtulmuş siyasetin bir parçasıdır ancak. Dışarıdan içeriye, emperyalist karar merkezlerinden yerli işbirlikçi sınıflara dayatılan bu siyasetin gündeminde Türkiye’de ‘otoriter bir rejime’ gitmek vardı. Bu türden önlemler, ancak böyle bir rejimin içinde uygulanabilirdi. Nitekim aynı 1980 yılında, 24 Ocak’ı 12 Eylül izlemiştir.”

Tanilli, yukarıdaki açıklamayı yaptıktan sonra ilerleyen sayfalarda çarpıcı bir tahlilde daha bulunur. 24 Ocak’ın aslında hem nedeni hem de sonucu olduğu bu gözü dönmüş siyasetin ve ekonomik modelin daha iyi anlaşılabilmesi için bu satırların parçalar halinde paylaşılması uygun görülmüştür:

“1980’lerin Türkiye’sinde 24 Ocak’la en katı biçimde yürürlüğe giren bir anlayış daha vardır ki korkunçtur: ‘İş bitiricilik’ diye anılan açıkgözlülük, toplumda en kutsal inanca dönüşmüştür. ‘Köşeyi dönmek’ için herkesin birbirini çiğnemesi ekonomide ‘liberalizmin erdemi’ olarak görülüyor… Çoğu kişinin saptadığı yargıya göre ‘devlet’ şirket gibi idare edilmektedir. ‘İş adamı’ gibi düşünmek hükümet adamları için övünülecek bir tutumdur; sosyal devletin anlamı silinmiştir. Satılmayacak ya da pazarlanmayacak hiçbir şey yoktur. İnsani değerlerin para ile ölçülmesi kalkınmanın motoru sayılıyor; insan haklarının, demokrasinin, özgürlüklerin, sosyal hizmetlerin, eğitimin parasal çerçeve içinde açıklanmasına çalışılıyor… Kapitalizmin en hayasız döneminin formülü yürürlükte:
‘Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler!’
… 24 Ocak’ın tükendiği yerde 12 Eylül de son bulacaktır. Antidemokratik ekonomik programın iflası, antidemokratik siyasal programın iflasıyla eş anlamlıdır.”

Tanilli, 24 Ocak ile 12 Eylül arasındaki bu çarpıcı bağlantıyı yukarıda belirtilen şekilde kurduktan sonra bu sefer 12 Eylül’ü irdelemeye başlar. Demokrasiden yana sivil güçlerin uzlaşmayı başaramadığı anarşik bir ortamda ordu yönetime el koymuştur.

“Resmi edebiyat, 12 Eylül müdahalesinin ‘kardeş kavgasına son vermek’, bunun için de terör ve ‘anarşiyi durdurmak’ için yapıldığını söyler. Hemen arkasından bir ‘devlet terörü’ne dönüşse de görünürdeki terör ve anarşi, bıçakla kesilircesine birden durur gerçekten…”

Tanilli, Amerikan emperyalizminin ve onun yerli işbirlikçi ortaklarının hesaplarının anlaşılmadan 12 Eylül müdahalesinin ve ondan sonra yaşananların tam kavranamayacağını belirtir. Amerika, Türkiye’de kurulacak bir ‘vesayet demokrasisi’ çerçevesinde Türkiye’nin bir ‘ucuz emek cenneti’ne dönüştürülmesini planlıyordur. Tanilli, iktidarın bir ‘merkez partisi’ne emanet edilerek 12 Mart’ta yarım kalan işin tamamlanmasının hedeflendiğini düşünmektedir.

Soruyor Tanilli:

“12 Eylül rejiminin adı aslında nedir?”

Bu soruya ‘faşizm’ cevabını verdikten sonra asıl önemli açıklamaları şu satırlarda yapar:

“Müdahalecilerin Atatürkçü şarkılar söylemeleri kimseyi aldatmamalı. Cumhuriyet Halk Partisi’ni, Halkevlerini kapatanların, Atatürk’ün vasiyetini bozmak pahasına Türk Dil ve Tarih Kurumlarını tasfiye edenlerin, daha da korkuncu, Aydınlanma hareketimizin en büyük fetihlerinden biri olan laiklik ilkesinin köküne kibrit suyu ekmek amacıyla, orta öğretime zorunlu din derslerini koyduktan sonra yurtdışındaki imamların maaşlarını bir şeriatçı örgütün ödemesine razı olup, durum ortaya çıktığında marifetmiş gibi ‘Bugün olsa gene yapardım.’ diyenlerin Atatürkçülük ile ilgisi nerededir?

Kim aldanır buna?

12 Eylül, çağdaş tarihimizin en korkunç gericilik hareketlerinden biridir.”

Bu bölümde Tanilli, 12 Eylül’ün işçilere dayattığı yasakları da uzunca incelemiştir. Toplu sözleşme ve grev haklarının askıya alınmasını, DİSK’e bağlı sendikaların etkinliklerinin durdurularak yöneticilerinin tutuklanmasını, idari ve mali yönden sıkı sıkıya denetim altına alınan ve siyaset yasağı getirilen sendikaların durumunu ayrıntılı bir şekilde anlatmıştır. Bu konu ile ilgili çıkarılan kanunların da adeta bir tür Ceza Kanunu olduğunu söylemekten geri kalmamıştır. 

  • 1982 Anayasası Denen Belge

Server Tanilli kendisinin de bir Anayasa Hukukçusu olması dolayısıyla, kitabının dördüncü ana başlığı olan ‘1982 Anayasası Denen Belge’ ve beşinci ana başlığı olan ‘Yeni Bir Anayasa’da Uzlaşmak’ adı altında izleyen 35 sayfa boyunca, 1961 ve 1982 Anayasalarını kimlerin hangi yöntemleri kullanarak nasıl hazırladığını bir Anayasa hukukçusu bakış açısı ile ayrıntılı olarak incelemiştir. Bu bağlamda; 1982 Anayasasına aslında gerçekten gerek olup olmadığı tartışmasını yapmış, 1961 Anayasasının hazırlanmasına öncülük eden Milli Birlik Komitesi (MBK) ile 1982 Anayasasını -bir anlamda- doğrudan hazırlayan 1980 Darbesinin mimarı Milli Güvenlik Konseyi’ni (MGK) karşılaştırmış, MBK’nın Temsilciler Meclisi ile MGK’nın Danışma Meclisi’nin oluşum şeklini ve Anayasayı hazırlama sürecindeki yetki farklılıklarını irdelemiş, 1961 Anayasasının hazırlandığı ve oylandığı demokratik ortam ile 1982 Anayasasının hazırlandığı ve oylandığı despotik ortam farkını incelemiş, bütün bunları ayrıntılı olarak anlatmıştır. Bunun yanında fazlasıyla güçlendirilen yürütmeyi, Bakanlar Kurulunun Kanun Hükmünde Kararname çıkarma yetkisini, Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu’nun müdahaleci yapısını, 1982 Anayasasında ciddi anlamda sınırlandırılmış temel hak ve özgürlükleri ve yetmezmiş gibi bunları tehdit eden ‘genel sınırlama’ maddesini ele almış, en sonunda da o zaman için değiştirilmesi gereken Anayasa maddeleri hakkında kendi düşüncelerini ve önerilini açıklamış, yeni bir Anayasaya ihtiyaç duyacak olan Türkiye’nin dikkate alması gereken noktaları vurgulamıştır.

Kitabın yazıldığı 1987 senesinden bugüne kadar defalarca değiştirilen 1982 Anayasasının Tanilli tarafından haklı gerekçelerle o zaman için eleştirilmiş birçok maddesi artık yürürlükte değildir. Bununla beraber 16 Nisan 2017 Referandumu sonucu, 6771 Sayılı Anayasa Değişikliği Kanunu ile yürürlüğe giren ‘Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ ile dünya üzerinde demokrasiyle yönetilen hiçbir toplumda görülmemiş ve görülemeyecek bir rejim değişikliği yaşanmıştır. Gerek yukarıda bahsi geçen teknik tartışmalar gerek defalarca değiştirilen Anayasa’nın günümüzdeki durumu düşünülünce bu bölüm olabildiğince özetlenerek, sadeleştirilmiş bir şekilde, günümüze de ışık tutacak bazı çok önemli bulunan alıntıların yapılması ile yetinilerek aktarılmıştır.

Tanilli, 1982 Anayasasının adeta bir plebisiter Anayasa olması ile sonuçlanan hazırlanma ve oylanma şeklini çokça eleştirmiştir. Bu eleştirilerinde argüman olarak 1961 Anayasasının hazırlanma yöntemini ve içeriğini karşılaştırmalı olarak kullanmıştır. 1961 Anayasasının hazırlanma sürecinde oluşturulan 150’den fazla üyeli Temsilciler Meclisi’ne MBK yalnızca 18, Devlet Başkanı ise 10 üye seçmiş, öteki temsilcilerin seçimine ise hiçbir müdahalede bulunmamışlardır. Oysa 1982 Anayasası bu anlamda bile baştan falsoludur. Öncelikle 1961 Anayasasını hazırlayan, ulusun egemenliğini ve onun temsilini vurgulayan ‘Temsilciler Meclisi’ gitmiş; adı üzerinde, MGK’nın yalnızca ‘danışacağı’ bir kurul olan, MGK’ca doğrudan seçilecek 40 üye ve valilerce saptanan üç misli aday arasından yine MGK’ca atanacak 120 üyeden oluşturulacak bir ‘Danışma Meclisi’ gelmiştir. Bununla beraber MGK, hazırlanacak Anayasa hükümlerini kabul etme yetkisini mutlak olarak kendisine tanımıştır. Bu konuda ‘danışmanlardan’ oluşan meclisin hiçbir yetkisi yoktur. Oysa 1961 Anayasasının hazırlanma sürecinde MBK, Temsilciler Meclisinin kabul ettiği Anayasa tasarısında değişiklikler yaparsa, bu maddelerin yeniden Temsilciler Meclisine gitmesinde direnirse hem Temsilciler Meclisi’nden hem MBK’dan seçilecek karma komisyonun benimsediği çeşitli öneriler Kurucu Meclis birleşik toplantısında oylanacaktır. Dolayısıyla 1961 Anayasası’nın Temsilciler Meclisi, 1982 Anayasasının Danışma Meclisi gibi göstermelik bir kurucu meclis olmaktan çok uzaktır.

Tanilli incelemelerine devam eder: 1961 yılındaki halkoylamasından önce basın ve siyasal partiler, Anayasa hakkında lehte ve aleyhte konuşabilme olanağına sahipken; 1982’deki halk oylamasından önce Anayasanın lehinde konuşmak serbest bırakılmış, aleyhinde konuşmak suç sayılmıştır.

Tanilli’nin vurguladığı bir başka olumsuzluk da 1982 Anayasası için yapılacak referandumda halkın ‘hayır’ demesi üzerine başına ne geleceğini bilmiyor olmasıdır. Oysa 1961 Anayasasının referandumundan ‘hayır’ çıkması durumunda anayasa reddedilmiş olacağından, her 100.000 kişi için bir oy hesabıyla yeni bir Temsilciler Meclisi oluşturulacak ve reddedilen Anayasanın yerine yeni yapılacak Anayasanın, en geç 29.10.1961 tarihinde TBMM’nin göreve başlamasını mümkün kılacak bir süre içinde halkoyuna sunulmuş olacağı bir kanunla kabul edilmiştir. 1982 Anayasası için böyle bir şey öngörülmemiş, dolayısıyla ‘hayır’ çıkması durumunda halk ne olacağını bilemediğinden bir belirsizliğe mahkûm edilmiştir.

Sıkıyönetim Kanunda 2342 Sayılı Kanunla yapılan değişiklikler ile Başbakana karşı sorumlu olan Sıkıyönetim Komutanı, Genel Kurmay Başkanına karşı sorumlu hale getirilmiş; TRT’nin ve üniversitelerin özerkliğinin 1971-1973 arasında başlayan hırpalanması, 1982 Anayasası ile zirveye ulaşmıştır. Yargıçlar; seçimleri, atanmaları ve özlük işleri bakımından Adalet Bakanının ve Adalet Bakanlığı müsteşarının doğal üyeleri olduğu Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu’na bağlanmıştır. Sıkıyönetim ilanı kolaylaşmış, 2342 Sayılı Kanun ile sıkıyönetim kararları üzerindeki yargı denetimine son verilmiştir.

“1982 Anayasasının başta gelen özelliği, temel hak ve özgürlüklere bir ‘genel sınırlama’ maddesi getirerek bütün hak ve özgürlüklerin hem bu genel maddedeki sınırlama nedenleri ile hem de özel maddelerindeki özel sınırlama nedenleri ile sınırlanabilmesidir. Böylece özgürlüklerin çevresine ikinci bir ‘şal’ daha örülmüştür. Bütün hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılmasını önlemek amacıyla konan 14. madde de üçüncü ‘güvenlik kemeri’ görevini görmektedir. Son olarak, sınırlama nedeni diye gösterilen kavramların kaypaklığı yüzünden siyasal karar organlarının bu alandaki takdir hakkı genişlerken, eline berrak yetkiler verilmeyen Anayasa Mahkemesinin ve idare mahkemelerinin denetleme işlevini yerine getirebilmeleri de alabildiğine zorlaşmıştır.”

Tanilli toplantı, gösteri yürüyüşü, dernek kurma gibi haklara getirilen sınırlamaları ‘kişilerin bir araya gelmesinin istenmediği, atomlara ayrılmış ve birbirinden kopuk bir toplum’ özleminin tezahürü olarak ifade etmiştir. Dernek, sendika, kooperatif, vakıf, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları vb. tüzel kişilere getirilen siyaset yasağına değinmiş, siyasal partilerin de bunlarla olabilecek siyasal ilişki ve iş birliği yasağını incelemiş, devlet memurları ve öğrencilerinin siyasi parti üyesi olmasının yasaklanması arkasındaki gayeyi aramış ve şu sonuca varmıştır: Bu yasaklarda toplumu sadece ‘atomize’ etmek değil, siyasetten arındırarak aynı zamanda ‘depolitize’ etmek amacı vardır. 

“Bu depolitizasyon ve ideolojiye son verme isteği, merkeze yakın iki partili bir siyasal yaşam tasarısıyla tamamlanmakta, siyaset seçim olayına indirgenmekte, seçimler de bir siyasal katılma işlemi olmaktan çıkıp iktidara meşruluk temeli sağlama aracı haline gelmektedir… Çağımızdaki gelişmeleri ve çağdaş tarihimizde her biri demokratikleşme yönünden birer büyük adım olan geçmişteki anayasalarımızı göz önünde tutan kimi yazarlar, 1982 Anayasası metnine bir ‘karşı anayasa’ demişlerdir. Bize sorulursa, bu metin, olsa olsa bir ‘disiplin yönetmeliği’, bir ‘kışla talimnamesi’dir. Bir anayasada aranan ölçütler bakımından çağdışı bir belgedir.”

Tanilli incelemelerine devam ederken, Cumhurbaşkanının sembolikliğini yitirerek yürütmenin ‘vesayet’ kanadını oluşturacak şekilde yetkilerle donatılmasının getireceği sakıncaları da anlatmıştır. Bu eleştiriler adeta günümüze ışık tutacak şekilde yapılmış olduğundan ve üzerine düşünülüp tartışmayı fazlasıyla hak ettiğinden birleştirilerek aktarılmıştır:

“Türk toplumunun siyasal yeğlemesi, özgürlükçü ve çoğulcu demokrasidir… Bu çerçeve içinde hedef alınan siyasal rejim biçimi ise Cumhurbaşkanının doğrudan doğruya halk tarafından seçilmesini içermeyen bir parlamenter sistemdir… Gerçekten de bizim Cumhuriyet geleneğimizde Devlet Başkanına Anayasa değişikliğinde söz hakkı verilmez; bu tutum, imparatorluk anayasalarında son sözü padişaha verme yöntemine karşı sağlıklı bir tepki olarak gelişmiştir.”

Özellikle şu satırlar çok önemlidir:

“12 Eylül’den önce bir takım gerici odaklar ‘güçlü yürütme’ adına bir başkanlık rejimi için kolları sıvamışlar, müdahaleden sonra yapılan sözde Anayasa da başkanlık rejimini tam anlamıyla kurmasa da, Cumhurbaşkanını olur olmaz öyle yetkilerle donatmıştır ki sonuçta Meclis arka plana atılmıştır. Gerçi, Anayasa diye ortaya salınan metinde yasama yetkisi yine TBMM’dedir. Ancak Cumhurbaşkanı elindeki yetkilerle, özellikle referandum silahıyla en önemli konularda meclisi her an aşabilir. Hiçbir abartmaya gitmeden söylemiş olalım ki Cumhuriyet paravanası altında bir tür ‘monarşi’ye dönülmüştür… Yeni bir anayasaya gidilirken siyasal iktidar, tarihsel gelişim çizgimize uygun bir biçimde kurulmalıdır. Temel karar yetkisi meclise verilmeli ve Cumhurbaşkanı simgesel hale getirilmelidir. Parlamenter rejimin mantığı bunu gerektirdiği gibi Cumhurbaşkanının saygınlığı adına da gereklidir bu. Olur olmaz ortaya çıkıp ağzına geleni söyleyen bir Cumhurbaşkanı imajı hiç de hoş değildir ve 12 Eylül sonrasının bir öğrettiği de budur.”

İlerleyen sayfalarda Tanilli, anayasanın değiştirilmesi gereken maddeleri hakkında önerilerini sıralamıştır. Günümüze ışık tutan önerileri olmakla beraber, birçok Anayasa Hukukçusu tarafından da tartışılmış ve hemfikir olunan problemlerin büyük bir bölümü, defalarca değiştirilen 1982 Anayasasında artık olmadığından çalışmayı daha fazla uzatmamak adına, Tanilli’nin bu önerilerine ayrıntılı olarak burada yer verilmemiştir. Ancak günümüz için de geçerliliğini koruyan önerilerinden bazıları en özet haliyle şu şekilde aktarılabilir: Devletin iktisadi ve sosyal ödevlerine, iktisadi gelişme ve mali kaynaklar bakımından sınır getiren 53. Maddede (bugünün 65. Maddesi) devletin bu konuda savsaklamasını önleyici önlemler alınması gerektiğini isabetle belirtmiştir. Bu, bugün için de geçerli bir öneridir. Yargı bağımsızlığının yargıç bağımsızlığı sağlanmadan sağlanamayacağını öngören, Cumhurbaşkanını sembolikleştiren, Parlamentoya işlerlik kazandıran, gensoru, meclis soruşturması, güven oylaması gibi kimi uygulamalarda yapılması gereken bazı değişikliklerin altını çizen, hükümetlerin ‘iktidar boşluğu’ yaratacak şekilde dağılmalarını zorlaştıran, hükümet bunalımlarını azaltarak istikrarı öngören önerileri de bu bağlamda çok önemlidir. Zira bu önerileri; 6771 Sayılı Anayasa Değişikliği Kanunu ve devlet teşkilatını yeniden yapılandıran Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri aracılığıyla demokratik bir rejimin yabancısı tüm kurumları ile birlikte gelen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ni ileride değiştirmek zorunda kalacak ve yerine rasyonelleştirilmiş bir parlamenter sistemi inşa etme görevini üstlenecek olan biz Kemalist Türk gençleri için de yolumuzu aydınlatır niteliktedir.

  • Üniversiteyi Kurtarmalıyız

Tanilli’nin kitabının en önemli bölümlerinden biri, ‘Üniversiteyi Kurtarmalıyız’ ana başlığı altında üniversitelerin durumunu, akademinin YÖK kapanına nasıl girdiğini ve bu kıskaçta nasıl can çekiştiğini anlatan; mali, idari ve bilimsel özgürlüğe sahip bir akademik dünyayı ülkemizde kurabilmemiz için yapılması gerekenlerin tarifini verdiği kuşkusuz ki bu bölümüdür.

Tanilli, bu bölüme Osmanlı’daki medrese kurumundan bahsederek başlar ancak Tanilli’nin anlatımına geçmeden önce bu noktada bir parantez açmak ihtiyacı görülmüştür. Yazar kitabında Osmanlı’daki medreseler için ‘üniversite’ tabirini kullanmıştır. Yazarın belki de anlatım kolaylığı için tercih ettiği ‘üniversite’ ifadesi, bugün ülkemizde bile bir elin parmaklarını geçmeyen, çağdaş dünyanın bilim yuvası olan ‘üniversite’lerden elbette ki çok uzaktır. Dolayısıyla yazarın, dönemin medreselerinden bahsederken kullandığı ‘üniversite’ ifadesinin bu anlamda yerindeliği bir başka tartışmanın konusu olmalıdır. 

“İmparatorluk çökerken, tüm kurumları ile beraber üniversiteleri de çöker. Cumhuriyetten önce ve Cumhuriyetin ilk yıllarında bir tek üniversite vardı: Darülfünun. 1863’te açılan ilk Darülfünun, bugünkü anlamda bir bilim yurdu değildi aslında; yalnızca ‘hikmet’ (fizik), ‘hayvanat’ (zooloji), ‘nebatat’ (botanik) ve tarih konularında genel derslerin verildiği bir çeşit okuldu bu. Ömrü de pek kısa oldu. Öğretim üyelerinden Hoca Tahsin Efendi’nin canlıların havasız yaşayamayacağını kanıtlamak için bir güvercini havası boşaltılmış bir fanus içinde bırakması ve bir başka öğretim üyesinin, Cemalettin Efgani’nin ‘Peygamberlik bir sanattır.’ demesi yüzünden kapatıldı.”

Tanilli, bu açıklamadan sonra Darülfünun’un ikinci kez 1900’de açıldığını, Meşrutiyet’ten sonra bu kuruma tıp ve hukuk okullarının da bağlandığını, Birinci Dünya Savaşı yıllarında Almanya’dan getirilen profesörlerle az çok şekle girdiğini, savaştan sonra ise ağır sarsıntılar geçirerek 1923’ten 1932’ye kadar geçen sürede Cumhuriyet ilkelerine ayak uyduramadığını, beklenen gelişme ve ilerlemeyi karşılayamadığını, dolayısıyla 1933 senesinde kapatılarak yerine Milli Eğitim Bakanlığına bağlı İstanbul Üniversitesi’nin kuruluş hikayesini anlatmıştır. Aynı zamanda 1946 senesinde çıkarılan bir kanunla üniversiteler yeni bir statüye kavuşmuş, üniversitelerin özerkliği bu kanunla kabul edilmiştir. Menderes iktidarında üniversitelerin özerk yapısı saldırıya uğramışsa da 1961 Anayasasında güvenceye alınarak ‘özerk kuruluşlar’ olarak adlandırılmışlardır. 12 Eylül 1980 darbesine kadar olan süreçte üniversitelerin özerk yapısı yine hedef olmuştur. Ancak üniversitelere asıl darbeyi 12 Eylül rejimi yapacaktır:

“12 Eylül’le kurulan askeri yönetim, aslında kaynakları çok daha başka yerlerde olan anarşi ve terör olaylarının baş sorumluları arasında özerk üniversiteyi görüyordu. Üniversiteyi -kendi deyimiyle- ‘anarşi yuvası’ olmaktan çıkarıp disiplin altına almak, yeni yönetimin başlıca hedeflerinden biri oldu. Bu amaçla 1981 Kasımında ‘Yükseköğretim Kanunu’ adıyla bir kanun çıkarıldı. Bu kanun, beş kişilik müdahaleci generallerin eseridir… Yükseköğretim Kanunu ile üniversiteler ‘merkeziyetçi’ ve ‘tek tip’ bir yapıya bürünmüştür. Kanunun amacı, ilk maddesinde de açıkça belirtildiği gibi, tüm yükseköğretim kurumlarını -tepeden tırnağa ve her açıdan- bir bütünlük içinde düzenlemektir. Bu bütünü örgütleme ve denetleme işlevi de olağanüstü yetkilerle donatılmış tek bir merkeze, Yükseköğretim Kurulu’na (YÖK) bırakılmıştır… Bu kanun ve ona eklenen başka kanun ve yığınla yönetmeliğin ortaya çıkardığı sistem koyu merkeziyetçi, alabildiğine otoriter, müdahaleci ve denetleyici bir yapıyı sergilemektedir… Bütün demokratik ülkelerde üniversitenin akademik organlarına bırakılan yetkiler bizde YÖK’e verilmiştir. Burada dikkatimizi özellikle çeken nokta, öğretim üyelerinin bağımsızlıklarını yitirmesidir. Çünkü YÖK, akademik unvanların kazanılmasından ders programlarına varıncaya kadar müdahale etmektedir… ‘Üniversitede reform yapıyoruz.’ diye ortaya çıkanlar, üniversiteye aslında bir kışla olarak bakmış ve onu bir ‘emir-kumanda’ zinciri içine sokmuşlardır. Emir-kumanda zinciri belli kuruluşlar için kaçınılmazdır; örneğin orduda ve poliste böyledir. Bu kuruluşlarda verilen hizmetin niteliği de bunu gerektirir. Ancak üniversite gerçekliği başkadır. Üniversiteler içinde bilimin üretildiği ve bu üretilen bilimin de öğretiminin yapıldığı kuruluşlardır… Bilim adamı, başta doğruluğuna inandığı bir dünya görüşü ve onun önerdiği yönteme göre yola çıkar, araştırmasını yapar, sonuçlandırır ve yayar; buna kimsenin müdahale hakkı yoktur. O sadece ve sadece akademik çevrelerin bilimsel eleştirileriyle karşı karşıyadır, o kadar! Çoğulcu düşünce ortamı üniversitenin ruhudur, varlık nedenidir. İşte, üniversitelerin idari özerkliği de başta bu akademik özgürlüğü, bu yöntem özgürlüğünü, bu çoğulcu ortamı güvence altına almak içindir. Türkiye’de bugün üniversitelerden istenen ise bu değildir. İstenen tek tip düşünce, tek tip bilim adamı, tek tip öğrencidir… Özetle söylemek gerekirse otoriter, monolitik ve katı hiyerarşik yapısıyla çağdaş üniversite anlayışına ters düşen bu düzenleme sonucu, bugün Türkiye’de akademik yaşam sönmüştür, bilimsel araştırma ve yaratıcılık kısırlaşmıştır. Mevcut öğretim üyeleri akademik yaşama büyük bir yabancılaşma içindedir. Dersler tepeden gelen emirlere göre düzenlenip verilmektedir, eğitimin bütünlüğü diye bir şey ise yoktur. Atomize olmuş, birbirinden kopuk öğretim üyeleri, belirli saatlerde gelip derslerini verip gitmektedirler. Eğitimin kalitesi de düşmüş, üniversiteler yüksek okul düzeyine indirilmiştir. Öğrenciler bir tür bitkisel yaşamdadır. Gençliğin büyük bir kesimi kışla disiplini ile yönetilen fakültelerde, yurtlarda, atılma, harç ödeme, sınav, derse devam vb. derdine düşmüş mahkûmlar haline getirilmiştir… Türkiye 1980 öncesine kadar Orta-Doğu’nun bir bilim merkezi, teknoloji geliştirme merkezi olma istidadında idi; bu sistem sürerse, Türkiye bütün bu liderlik umutlarını kaybedecektir.”

Daha çok yeni bir tarihte İngiltere merkezli Times Higher Education dergisinde yayımlanan, dünyanın en iyi 500 üniversitesi listesinde neden yalnızca iki üniversitemizin olduğu gerçeğinin nedenleri belki de 32 sene önce kaleme alınmış yukarıdaki satırlarda gizlidir…

  • Ordunun Yeri

Server Tanilli ‘Ordunun Yeri’ ana başlığı altında birçok konuya değinmiştir.

Tanilli’nin ilk göze çarpan önemli açıklaması ordunun geri kalmış ülkelerdeki konumu üzerinedir. Tanilli, geri kalmış bu ülkelerde zaman zaman karşılaşılan askeri yönetimlerin -her ülkede aynı niteliği taşımasa da- çoğunlukla ilerici görünümde olduğunu düşünür ve bunun başlıca nedenini kapitalist ülkelerden farklı olarak, geri kalmış ülkelerdeki orduların ‘halkçı’ olmasına yol açan sosyal sınıf ve tabakalardan gelmesinde arar. Yazarın söylediklerine ek olarak şu yorum da yapılabilir: Tanilli’nin söylediği gibi, ordunun gelişmemiş ülkelerde zaman zaman ilerici atılımlarda bulunduğu tarihi bir gerçekliktir. Bunun nedenini de; demokrasinin bir kültür olarak yerleşmediği ve özümsenmediği, ilerici bir orta sınıfın gelişmediği ve güçlü bir sermaye birikiminin olmadığı ülkelerde, ordunun bu sınıfsal eksikliği giderme refleksinde aramak yanlış olmayacaktır.

Tanilli, emperyalizmin orduyu yozlaştırma hedefinde bazı yollara başvurduğunu ifade eder:

“Emperyalizm başta silah sanayisini dışarıya bağımlı hale getirmek istiyor. İkinci olarak askeri ortaokul ve askeri liseler gibi, orduya subay yetiştiren kurumlarda halk kökeninin yok edildiğini görüyoruz. Üçüncü olarak ordu, üretici alanda herhangi bir faaliyetten alıkonularak salt ‘tüketici’ bir duruma sokuluyor. Son olarak da ordu, doğrudan doğruya kapitalizme ortak ediliyor.”

Bu noktada Tanilli, Osmanlı’daki ordu ile ekonominin temel üretim aracı olan toprak düzeninin uzlaştırılması sonucu ortaya çıkan ‘üretici-tımar rejimi’nin bozulmasıyla birlikte, Osmanlı ordusunun da çöktüğü gerçeğini vurgulamıştır.

Tanilli daha sonra Osmanlı’dan günümüze gelir ve Türkiye-NATO ilişkisinden de bahsetmeden geçmez. Bu konuya elbette eleştirel yönden yaklaşmaktadır. Öncelikle, sırtını Amerika’ya dayayan politikacıların Türkiye’nin kendine yetecek bir savaş sanayisini geliştirmesine engel olduğunu yazmıştır. Ancak Tanilli’ye göre bütün bu olumsuzlukların içindeki en kötüsü ‘NATO’cu koşullanma’ ve ordunun kapitalizme ortak edilmesidir. Bu noktada, 27 Mayıs’tan önce subayların yaşadığı ekonomik zorluklara bir refleks olarak darbeden sonra kurulan Ordu Yardımlaşma Kurumu’nu (OYAK) uzunca incelemiş ve eleştirmiştir. Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları için Emekli Sandığı’na ek bir sosyal güvenlik kuruluşu olarak doğan OYAK’ın, subay ve astsubaylardan yaptığı kesintilerle biriken ve dönemin holdingleri ile yarışacak hızda büyüyen sermayesinin büyük çaplı yatırımlara yönelmesi sonucu, ordunun ‘kapitalizme ortak edildiği’ uyarısında bulunmuştur.

Tanilli, ordu-kapitalizm ilişkisinden sonra ordu-siyaset ilişkisine de değinir. Ordunun siyasetten arındırılması bağlamında ülkemizin darbeler geçmişi göz önünde tutulacak olursa, Tanilli’nin şu yerinde tahlilinin ne kadar önemli olduğu da görülecektir:

“Silahlı kuvvetlerin Cumhuriyeti koruma ve kollama görevi, hiçbir zaman Cumhuriyet’i yönetme yetkisi anlamında yorumlanamaz.”

  • Kürt Sorununu Kavramak

Yazarın bu başlık altında dile getirdiği düşüncelerine değinmeden önce birkaç şey söylemek uygun görülmüştür:

Öncelikle, Kemalist ideolojiyi aklın ve bilimin rehberliğinde yolunun aydınlatıcısı edinmiş biri için Server Tanilli’nin bu başlık altındaki düşüncelerinde haklılık payı olan taraflar olduğu kadar eleştirilecek yönler de vardır. Bununla beraber, izleyen 25 sayfa içinde yazarın ayrıntıları ile anlattığı görüşlerinin tümünü bu çalışmaya aktarmak doğal olarak mümkün olmamıştır. Tanilli’nin düşüncelerinin özeti olabileceği düşünülen satırlara çalışmamızda yer verilmiştir. Yazarın özellikle de güncelliğini koruyan bu konu hakkındaki düşüncelerini eksiksiz okumak isteyenler için bu bölümün kitaptan okunması tavsiye edilir.

Yazarın ‘Kürt sorununu kavramak’ olarak adlandırdığı bu konu ülkemizde mevcut bulunan birçok ideoloji çerçevesinde çokça tartışılmış olup halen de tartışılmakta, herkes kendi inandığı ilkeler ve dünya görüşü doğrultusunda görüş bildirmektedir. Tanilli’nin de kitabının girişinde belirttiği gibi, “Gerçeğin şimşeği düşüncelerin çarpışmasından doğacaktır!” sözünün doğruluğuna inanarak, çalışmayı hazırlayanın yazara bu noktada olan bazı eleştirileri ve konu hakkındaki düşünceleri de, elbette yalnızca bireysel ve tartışmaya açık görüşler olmak üzere, bir Kemalist bakış açısı ile kısaca yapılacaktır.

Tanilli, ‘Kürt Sorununu Kavramak’ başlığı altında bu konuya şu cümle ile giriş yapmıştır.

“Demokrasimizin bir temel sorunu da ‘Kürt sorunu’dur.”

Tanilli, hemen izleyen satırlarda Kürtlerin o dönem için 8-10 milyon nüfusları ile, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da çoğunlukta yaşayan, ayrı bir dili, tarihi ve kültüre sahip ayrı bir ırk, Anadolu’nun eşsiz mozaiğinde apayrı bir renk, yiğit, mert bir halk olarak Kurtuluş Savaşımızda ve en karanlık günlerimizde yanı başımızda savaştıklarını, her zaman dirsek dirseğe olduğumuzu ifade etmiştir. Buna karşılık siyasal iktidarlar tarafından Kürtlere karşı iki yüzlü bir politika izlenmiş; Kürtler dışlanmış, onlara kuşku ile bakılmış; bu tutum ırkçı politikalara haklılık sağlayan, bölgeye yönelik iktisadi, askeri, kültürel, eğitim ve güvenliğe dair tüm politikalarda toplumsal bir değer yargısına yol açmıştır.

Bu bağlamda; Anayasanın ve kanunların her ne kadar genel nitelik taşısalar da söz konusu Kürtler ve Doğu oldu mu bunların ayrı bir biçimde yorumlandığı ve uygulandığı; temel yurttaşlık haklarının yalnızca toprak ağaları tarafından özgürce kullanılabildiği, köylülerin bundan yoksun olduğu; Doğu’da yaşanan basit bir zabıta olayında bile kişisel sorumluluk kavramından bihaber davranılarak toplu cezalandırılmaların yapıldığı; devletin zaman zaman sanıklara karşı uyguladığı şiddetin orantısız olması nedeni ile ölü olarak ele geçirmelerin yaşandığı; Kürtlerin Kürtçe isimler koyamadığını ve kendi dilleri ile yazıp konuşamadığını; siyasi iktidarların devlet gücünü toprak ağalarının hizmetine sunması yüzünden toprak reformunun bir türlü gerçekleştirilmeyerek köylülerin ezildiğini, bir ‘bölgeye özgü’ yönetim biçiminin yaratıldığını Tanilli dile getirmiştir.

Bütün bunlara tepki olarak da, Tanilli’nin deyimi ile, ‘Kürt ulusal demokratik hareketi’nin temsilcileri olan sol görüşlü aydınlar, bu demokrasi mücadelesine Türkiye İşçi Partisi aracılığıyla katılmışlardır.

“Türkiye İşçi Partisi, dördüncü büyük kongresinde aldığı kararla demokrasiden yana kuruluşlara ve demokrat aydınlara şöyle sesleniyordu: ‘TİP, Kürt halkının anayasal vatandaşlık haklarının, tüm demokratik özlem ve isteklerinin savunucusudur’”

Tanilli’nin bakış açısını anlatan şu cümleleri de önemlidir:

“Kürt ulusal demokratik hareketini dışlayan görece bir demokrasi de Türkiye tekelci burjuvazisinin ve onun patronu Amerikan emperyalizminin hoşgörüsüne bağımlı olarak denetimli ve sınırlı kalmaya mahkûmdur.”

Tanilli, ilerleyen sayfalarda Ecevit’in konuşmasında bu bağlamda yanlış bulduğu ifadeleri şu cümlelerle aktarmıştır:

“Örneğin Ecevit, bir konuşmasında, ‘kendilerine Kürt denilen’ ya da ‘kendilerini Kürt sayan’ yurttaşların Türk ulusunun bireyleri olduğunu ileri sürerek şoven milliyetçilerle söz birliği etmiştir… Peki, o zaman niye bu farklı kökenden insanların oluşturduğu ulus Türk ulusu oluyor? Neden örneğin, bir Anadolu ulusu olmuyor da, çoğunluğun milliyeti ötekine dayatılıyor? … Ülkenin bölünmezliğinden, birliğinden söz edilecektir. Tamam; hiçbir diyeceğimiz yoktur. Ancak dünyada olup bitenlere biraz bakmasını bilen birisi, ülkenin birliğinin özümleme ile değil, farklı ulusların ve halkların varlığının kabulü sayesinde sağlandığını kolayca görebilir. Ulusal soruna en doğru çözümü getiren sosyalist ülkeler bir yana, pek çok kapitalist ülkede de farklı halklar kendi ulusal kimliklerini koruyarak yan yana yaşayabilmektedirler. Alalım İskandinav dünyasını: Bir İskandinav sosyal demokratın, Ecevit’in ‘Kürtlerin de Türk ulusunun birer ferdi olduğu’ yolundaki görüşüne akıl erdirmesi hiç de kolay değildir. Örneğin Finlandiya’da İsveç azınlığın hakkını savunan bir İsveç Partisi vardır: Bu parti seçimlere katılır, Finlandiya Parlamentosunda da temsil edilir. Bütün bunlar İskandinavlar için çok doğaldır. Bir başka örnek Büyük Britanya’dır. Örneğin bir İskoç, kendisine İngiliz denmesini pek yadırgar; İskoçlar, Galliler, Kuzey İrlandalılar İngiliz ulusunun değil, İngilizlerle birlikte Britanya ulusunun bireyleridirler. Böyle olduğu için de İskoçya’nın bağımsızlığını hedef tutan ve parlamentoda da üyesi olan bir ‘İskoçya Partisi’nin varlığı kimseye garip gelmez… Sözlerimize, şu gerçeklerin altını çizerek son verelim: Kürt halkını sevmeyen ve onun ulusal demokratik haklarına saygılı olmayan Türk, yurtsever değildir. Türk işçi ve emekçi halkını sevmeyen, onun sendikal ve siyasal örgütlerine dost olmayan Kürt, yurtsever değildir!”

Daha önceki satırlarda belirtildiği gibi bu çalışma, karşı argüman üreterek Tanilli’nin düşüncelerini çürütme amacında değildir. Dolayısıyla, çalışmayı daha fazla uzatmamak adına, yazarın düşüncelerinin özeti sayılabilecek yukarıdaki ifadeler aktarıldıktan sonra, çalışmayı hazırlayanın görüşleri çerçevesinde birkaç şey söylenmesi gerektiği düşülmüştür:

Öncelikle, bizlerden onlarca yaş büyük olan, çoğu ölmüş politikacıların Kürt kökenli Türk vatandaşlarımıza uygulamış olduğu yanlış, ötekileştirici, baskıcı politikalar inkâr edilemez. Siyasetçiler zaman zaman yanlış yöntemleri seçmişlerdir, bu da toplumda bir türlü aşılamayan ve süregelen gerginliklere, pahalıya mâl olan tahammülsüzlüklere yol açmıştır. “Nesin? Nerelisin?” sorularına verilebilecek “Kürt’üm, Türk’üm, Çerkez’im, Türkiyeliyim, Türkiye’denim…” cevapları bireylerin kendilerini nasıl tanımlamak istedikleri ile ilgilidir. Elbette Kürt, Kürt’tür. Türk de Türk’tür. Dolayısıyla insanlar hangi kökenden gelirlerse gelsinler kendilerini istedikleri gibi tanımlama hakkına sahiplerdir.  Bununla beraber Türkiye, daha yeni sayılabilecek bir süre önce, ‘ümmet’ olma kıskacından kurtulmanın savaşını vermiş bir ulus devlettir. Ortadoğu gibi karmakarışık ve her anlamda geri kalmışlığın en had safhada yaşandığı ilkel bir coğrafyada bizi bir arada tutan da bu ulus-devlet yapısıdır. Avrupa, sınırları içinde barındırdığı ülkelerin sınırları ile ölçülemeyen, her açıdan birleştirici bir “Avrupa Kültürü”nü yüzlerce sene içinde oluşturmuştur. Böylesine birleştirici ve geliştirici bir kültürün Ortadoğu’da bulunduğunu iddia etmek ise absürt olacaktır. Dolayısıyla örnek olarak verilen “Anadolu ulusu” kavramı, Avrupa’nın çeşitli gelişmiş ülkelerinde görüldüğünün aksine, Ortadoğu’da bulunan bir ülkeyi, içinde barındırdığı çok çeşitli kökenlerle ve ilkel bir demokrasi anlayışı ile birlikte tutabilecek bir kavram olmaktan çok uzaktır.

Kimi politikacıların yanlış ve art niyetli tanımlamalarına rağmen, Türk devletinin yüzlerce senedir kardeşçe birlikte yaşadığı herhangi bir ırkla “X,Y,Z sorunu” adı altında hiçbir sorunu yoktur, olamaz, olmayacaktır. Türk devletinin tek sorunu, devlet olarak kendini koruma refleksi içinde, bölücü terör örgütlerine sırtını dayamış, Amerikan emperyalizminin kuklası olarak samimiyetten yoksun grup, parti ve örgülerledir. Yazarın belirttiğinin aslında tam aksine, Amerikan emperyalizminin bu coğrafyayı bölücü, etnik kökenlere ayırıcı politikası ve hangi bölücü grupları desteklediği gerçeği, en yakın örneği ile yanı başımızda, bugün Suriye’de yaşanmaktadır.

Kürt kökenli her vatandaşımızın Türkçe bilmediği, kendi dillerinde de yazıp konuşamadıkları için mağduriyet yaşadığı meselesinde asıl sorumluluk devlettedir. Bir ülkenin içinde tüm resmi işler o ülkenin resmi dili ile yapılır. Eğer bu ülkenin bir vatandaşı, içinde doğduğu ülkenin ana dilini öğrenmemiş veya hizmet kusuru nedeni ile öğrenememiş ise ilk iş, devletin sorumluluğunu kabul ederek bu hizmet kusurunu gidermek olmalıdır.

Tanilli’nin de dediği gibi, işbirlikçi politikacılar yüzünden toprak reformu bir türlü yapılamamış, bu da bölgedeki vatandaşlarımızın ezilmesine, ağalık düzeninin yıkılamamasına, her türlü hizmet kusuru da vatandaşlarımızın tepkisine ve kızgınlığına yol açmıştır. Yazarca, “Kürt ulusal demokratik hareketi” olarak tartışmaya açık bir şekilde isimlendirilen bu tepkinin, her anlamda gelişmiş ve eğitimli bir burjuvazinin ürünü olan ‘ulus’ bilinci ile gerçekten ne kadar yoğrulduğu bir başka tartışmanın konusu olmalıdır.  

Bazı eleştiriler dile getirilmekle beraber konuyu daha fazla uzatmamak adına bireysel düşünceler en genel hatları ile burada noktalanacaktır.

Son olarak;

Gerek uygulanan yanlış ve baskıcı politikalar, gerek hizmet eksikliği Kürt kökenli vatandaşlarımızı samimi olmayan ve çözüm olmaktan çok uzak bazı parti ve örgütlere itmiştir.

Bu ülkenin aydınlık yüzleri olma hayali ile ilerlediğimiz bu yolda yurdumuz için verebileceğimiz en büyük hizmet;  devlet olmanın verdiği sorumluluğu kabul ederek, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” sözündeki birleştiriciliği hiç unutmadan, birbirine kızgınlık ve tahammülsüzlük duyan halkımızın çeşitli kesimlerini samimi politikalarla, ulus-devlet bilinci ile, kurucu değerlerimizden ve kırmızı çizgilerimizden taviz vermeyerek sabırla ikna etmek, Kürt kökenli vatandaşlarımızı da bu samimi olmayan grupların kıskacından ve suiistimalinden kurtarmak, Türk halkını barıştırmak ve uzlaştırmak olacaktır…

Ne mutlu bu yolda ömründen verip emek vereceklere…

Bir cevap yazın