Kitap: Balibar ve Wallerstein

Deniz Yüce

Irk Ulus Sınıf, Balibar ve Wallerstein‟ın denemelerinden oluşmuş ve dört bölüme ayrılmıştır. İlk bölümde, ırkçılığın azalmadığı tam aksine arttığı saptanmıştır. Evrensellik ile ırkçılığın iç içe geçtiği yargısına varılmıştır. Ulus devletlerin ve halk hareketlerinin uluslararasılaştırılmasının bir çeşit yeni ırkçılık olarak yorumlandığını görüyoruz. Balibar, ırkçılığın cinsiyetçilikle değil milliyetçilikle eklemlendiğini savunmuştur.

Bu bölümle ilgili olarak yani evrenselleşme ile ilgili, iki farklı yoruma ulaşılabileceği ifade edilmiştir. Birisi entelektüel anlamda, diğeri ise günümüz ideolojisi olan kapitalist dünya ekonomisi anlamında olmuştur. Ancak ırkçı ya da cinsiyetçi politikaları ortaya koymak noktasında da evrenselciliğe başvurulmuştur. Irkçılık ise etnikleşmek olarak yorumlanabilir. Bu noktada geçmişle bağ kurulması ve etnik grupların yeniden yaratılması noktasında ırkçılığa başvurulmuştur. Bunu şu örnekle de açıklayabiliriz. Milyonlar içerisinde birçok grup yok olmuş, birbiriyle karışmış ya da değişmiştir. Her zaman bir öteki muhakkak olmuştur. Beyaz adam açısında bu zencidir. Hep bir zenci vardır, ama zencinin olmadığı noktada bunun yerine beyaz zenciler muhakkak yaratmışlardır.Balibar, milliyetçiliği ırkçılığın sebeplerinden biri olarak göstermiştir. Irkçılık hem üstün ırk tezini savunanlar hem de aşağı ırka ait gösterilenler olarak ikiye ayrılmıştır. Ayrıca sömürgecilik noktasında da Fransız sömürgeciliği asimile edici olarak yorumlanırken İngiliz sömürgeciliği kültürlere saygı gösteren olarak yorumlanmıştır. Yani burada iyi beyaz, kötü beyaz söz konusudur. Halbuki her ikisi de aynı ölçüde evrensel ve ırkçı olmuştur. Buna paralel olarak, milliyetçilik de iyi ve kötü olarak iki şekilde değerlendirilmiştir. Devlet kurmaya çalışan, diğer milletlere tahammül eden, hukuka uygun davranan olumlu örnek; diğerlerini yok etmeye, sömürmeye çalışan, kuvvet kullanan ise olumsuz örnek olarak belirtilmiştir.

İkinci bölümde ulus ve halk kavramları tartışılmıştır. Wallerstein, ulus kavramını sınıf mücadelesine oturtmaya çalışmıştır. Balibar ise, sınıf mücadelelerini ulus kavramına eklemlemeye çalışmıştır.

Konuya tarihsel olarak yaklaşıldığında ırk, ulus ve etnik grup kavramlarının halk kavramından daha fazla kullanıldığı görülmüştür. Etnik grup söylemi azınlık söylemi yerine ikame edilmiştir. Bu kavramlar sürekli ve hala günceldir. Dolayısıyla siyasal iddialarda bulunmak için önemli birer araç olarak kullanılmışlardır. Genetik süreklilik olarak bakıldığında ırk, toplumsal-siyasal gruplar olarak bakıldığında ulus, kültürel olarak bakıldığında etnik grup olarak kullanılmasına rağmen neticede hepsi halklılık kavramı olarak görülmüş ve neden üç farklı kavrama gerek duyulduğu açıklanmaya çalışılmıştır.

Bunun sebebinin doğrudan kapitalist dünya sisteminde aranması gerektiği vurgulanırken şu şekilde açıklaması yapılmıştır: “Irk kavramı dünya ekonomisindeki eksensel işbölümüyle, yani merkez-çevre zıtlığıyla ilgilidir. Ulus kavramı bu tarihsel sistemin siyasal üstyapısıyla, yani devletlerarası sistemi biçimlendiren ve ondan türeyen egemen devletlerle ilgilidir. Etnik grup kategorisi, sermaye birikiminde ücretsiz emeğin büyükpayının korunmasını sağlayan hane yapılarının yaratılmasıyla ilgilidir. Bu üç terimden hiçbiri sınıfla doğrudan ilgili değildir. İşte bu yüzden sınıf ve halklılık, diklemesine tanımlanmıştır; bu da, daha sonra göreceğimiz gibi, bu tarihsel sistemin çelişkilerinden biridir.”

Ayrıca uluslaşma konusunda da, devlet kurulduktan sonra uluslaşmanın gerçekleştiği vurgusu yapılmıştır. Halbuki bu konudaki yaygın kanı, uluslaşmanın bir sonucu olarak ulus-devletin ortaya çıkmış olmasıdır. Ve milliyetçi hareketlerin ortaya çıkmasını tetikleyen etken olarak da devletlerarası sistemin işlemeye başlamış olması görülmüştür. Bununla birlikte, ulus tanımının kökeninde etnik temelin bulunmadığı ifade edilmiş ve buradan uluslara ideal ya da kurgusal bir nitelik yüklenmiştir. Üçüncü bölümde önemli üç başlık göze çarpmaktadır. Bunlardan ilki, kapitalist dünya ekonomisinde sınıf çatışması; ikincisi, 11. Yüzyıldan 21. Yüzyıla kavram ve gerçeklik olarak burjuvazi ve son olarak da sınıf mücadelesinden sınıfsız mücadeleye mi? başlıklarıdır. Kitabın önsözünde Balibar, temel çözümlemeyi üç maddede toplamıştır. Bunlar, Marx‟ın kapitalizmde sınıf kutuplaşmasına ilişkin tezinin kuramın güçlü bir noktası olması, sınıfların ideal tipi olmadığı proleterleşme ya da burjuvalaşma süreci olduğuyla birlikte kapitalist ekonominin ulusal ve uluslarüstü siyasal mücadelelere bağlı olduğu ve son olarak burjuvanın sadece kar amacı güden bir yapıda olmadığı aynı zamanda karın garantilenmesi ve tekel durumuna ulaşmasının da gerekli olduğu tezi işlenmiştir. Son bölümde ise önemli oranda bağımsızlık sonrası Afrika‟daki toplumsal çatışma incelenmiştir. Afrika‟da çok kullanılan kavramlar olarak kabile ve etnik grup gösterilmiştir. Irk kavramı ise daha çok siyah-beyaz karşıtlığı noktasında kullanılmıştır. Bir diğer önemli konu ise, sınıf ırkçılığıdır. Örneğin göçmenlere karşı yapılan ırkçılık için bakıldığında sınıf konumuyla etnik köken en üst düzeyde eşleştirilmiş olmaktadır. Irkçılık, ayrımcılık ve hor görme söyleminde bulunduğu için üst-insanlık ve alt-insanlık şeklinde ayrıma tabii tutmuştur. Buradaki alt-üst tartışması, alt sınıfa toplumsal eşitsizliğin sebebinin yaratılıştan geldiğinin kabul ettirilmesi amacını taşımıştır.

Kitabın arka kapağında ise Balibar‟ın bir söylemine yer verilmiş. Üzerinde durulduğunda aslında ne kadar önemli ve anlamlı olduğu anlaşılıyor:

“Günümüz dünyasının çelişkisi şudur: İnsanların doğaları gereği kendilerini „evlerinde‟, biz bize hissedecekleri bir ulus-devlet tahayyül etmek, sonra bu devleti içinde oturulamaz kılmak… Durmadan düşmanın „içeride‟ olduğunu keşfederek, „dış‟ düşmanlar karşısında birleşmiş bir cemaat oluşturmaya çalışmak… Böyle bir toplum siyasal olarak tam anlamıyla yabancılaşmış bir toplumdur.”

Bugün Türkiye‟ye baktığımızda, bu kitaptan çıkaracağımız çok fazla ders olduğunu görmekteyiz. İşaret edilen tehlikelerin bazılarının birer yansımasını ülkemizde görmekteyiz. Zor ve sıkıntılı bir süreçten geçerken, iktidarı ellerinde tutanların tehlikeli sularda yüzdüğünün farkında olduğunu umuyoruz…

 

Bir cevap yazın