Yusuf Akçura ve Türk Milliyetçiliği Üzerine

Deniz Yüce

Ortaya çıkış koşullara göre milliyetçilik üç şekilde incelenmiştir. İlkçiler, modernistler ve etno-sembolcüler..İlkçiler açısından milliyetçilik, normal süreç içerisinde gelişmiştir. Modernistler, milliyetçiliğin doğuşunu endüstri devrimi ve Fransız devrimine dayandırmış ve modern dönemde ortaya çıktığını savunmuştur. Etno-sembolcüler ise; hem normal süreç içerisinde milliyetçiliğin geliştiğini hem de modernizmin bu süreçte etkili olduğu savunarak orta yolu bulmayaçalışmıştır.

Yusuf Akçura, modernistler içerisinde yer almıştır. Fransız İhtilali sonrası ulus egemenliği kavramının ortaya çıkmasıyla birlikte, her ulusun kendi egemenlik hakkı olduğunu savunmuştur. Milliyetçiliğin, kuzey Türkleri arasında ortaya çıkması dönemin koşullarıyla ilgilidir. Osmanlı Devleti‟nde ise, milliyetçilik batı –doğu eksenli olmuştur. Önce Müslüman olmayan unsur hareketlenmeye başlamış, ardından Müslüman Araplar hareketlenmiştir. Müslüman olmayan unsurlar için kilise bu konuda önemli bir etken olmuştur. Bu noktada kuzey Türklerinin karşılaştığı asimilasyon ve Ruslaştırma politikası benzer etkiyi yaratırken, Anadolu Türklerinde böyle bir durum söz konusu olmamıştır.

Türk Milliyetçiliği, ilk olarak kendini Osmanlıcılık olarak göstermiştir. Aynı zamanda Osmanlıcılık ve İslamcılık ile de ilişkili olmuştur. Ancak Türkçülük dahil hiçbiri, Osmanlı Devleti‟nin mevcut yapısının dağılmasının önüne geçememiştir. Osmanlı üst kimliğinde birleşmek, saltanat sahiplerinin bundan mahrum kalması demekti. Ayrıca Osmanlı, Müslüman –Müslüman olmayan şeklinde kurulmuştu. Müslümanlar devletin sahibi olarak eşitliğe razı değildi. Müslüman olmayanlar ise; egemenliklerinin ellerinden alındığını düşünmüşlerdi ve karısındakileri işgalci olarak tanımlamıştı. Rus ve İngiliz emperyalizmi de bu düşüncesinin uygulamasını imkansız kılmıştı. Rusya sıcak denizlere inmek istiyor, aynı zamanda Panslavizm politikası güdüyordu. İngiltere ise; sömürgelerine giden yolun peşindeydi.

İslamcılık politikası ise bizzat Abdülhamit tarafından uygulamaya geçirilmişti. En azından Müslüman unsurların bir arada tutulabileceği umulmuştu. Neticede kendisi de saltanat sahibi olması yanında aynı zamanda İslam halifesiydi. Bu noktadaki sıkıntı ise; tek tip Müslüman yaratma çabasıydı. Millet denince ümmet anlaşılıyordu. Bu ümmetin de dili Arapça, anayasası Kuran ve kendine özgü bir merkezi vardı. Millet kavramı Osmanlıcılar için Osmanlı coğrafyasında yaşayanları kapsıyordu. Türkçüler için de, Türkler ve Türkleşmiş unsurlar anlaşılıyordu. Bu kavram kargaşası da belli oranda sıkıntı yaratmıştı. Neticede İslam, o gün için geldiği noktayı önemli oranda içerisinde barındırdığı Arap milliyetçiliğine borçluydu. Bu noktada Türkçülük içeride hem Osmanlıcılık ve İslamcılıkla hem de dışarıda emperyalizme karşı bir direniş hareketi haline gelmiş, aynı zamanda da bu unsurlarla çatışma içerisine girmiştir. Biz buna kendini hatırlama hareketi de diyebiliriz..

Yusuf Akçura‟nın milliyetçilik kuramı Batı kapitalizmi ve Rus popülizminden etkilenmiştir. Siyasi sebepten ortaya çıkan Türk milliyetçiliğin en temel yönü olan iktisadi yapısı genellikle atlanan bir unsur olmuştur. İktisadi vurguyu Akçura da görmekteyiz. Ulus yaratma konusunda, burjuva sınıfına dayanmayı öngörmüştür. Marksist yöntemler kullanmış ve laikliği ön plana çıkarmıştır. Nasıl ki, Hıristiyanlık bir değişim geçirmiş ve vicdana çekilmişse, İslam‟ın da benzer bir değişim geçirmesi gerektiğine işaret etmiştir. Yüzyıllarca Türkler İslam‟a hizmet etmişti, değişen koşullarda ise artık İslam Türklerin hizmetine girmeliydi. Milliyetçilik tasavvurunda da din öğesini geri planda tutmuştur.

Sosyo-ekonomik değişim ve milliyetçilik arasında bağ kurmuştur. Bu ise, milliyetçilik düşüncesinin anti-emperyalist yönünü ön plana çıkarmıştır. Sömüren –sömürülen noktasında, Müslüman olmayanlar sermayedar olduğu için sömüren konumunda olmuştu, sömürülen ise; Türk işçisiydi. Bu anlamda tıpkı İslam gibi, sosyalizm de Akçura için bir araç olarak seçilmişti.

Yusuf Akçura, Üç Tarz-ı Siyaset başlıklı analizinde bu üç fikri de tartışmıştır. Kurtuluşun Türkçülük fikrinde olduğu kanısına varıp onu sistemleştirmek için çabalamıştır. Özerlik ve federatif yapıdan bahsetmiş, Arapların ve Müslüman olmayanların taleplerinin dikkate alınması gerektiği vurgusu yapmış ve siyasi alanda Türkçülüğü bu şekilde meşrulaştırmaya çalışmıştır. İleride bu düşüncesine “demokratik Türkçülük” adını vermiştir. Bu düşünce eşitlikçidir, sadece Türkler için değil bütün unsurlar için benzer taleplerde bulunmuştur. Saldırgan değil, savunma amaçlıdır. Hakka dayanan kurtuluş adı da verilmiştir. Her millet devlet sahibi olursa, uluslararası barışa katkı sağlanır mantığıyla yaklaşmıştır. Bu sebepler düşüncesinin temeli devlettir. Milliyetçilik ise; devletin amacını gerçekleştirmek için kullandığı bir araçtır.

Akçura, İttihat ve Terakki‟den uzak kalarak kendine has bir çizgi geliştirmiş ve kısır siyasi çekişmelerden uzak kalmayı başarmıştır. Bu yüzden Ziya Gökalp ancak 10 yıl sonra Akçura‟nın durduğu noktaya ulaşabilmiştir.

II. Meşrutiyetle birlikte Türkçülük fikri taraftar toplamaya başlamıştır. Balkan mağlubiyeti ise, bu fikrin haklılığını ortaya koymuştur. Türk Yurdu ve Halka Doğru gibi dergiler çıkarılmaya, Türkçülük propagandası yapılmaya başlanmıştır. Gökalp ve Akçura çizgisi Türk Ocaklarında buluşmuştur. Akçura, Türk Ocaklarında verdiği konferanslarda demokratik Türkçülük düşüncesinin yaygınlaşmasına çabalamıştır. Bu hususta çok önemli bir noktayı belirtmek gerekiyor. Türklerin ortaya koyduğu “Misak-ı Milli” bir çeşit demokratik Türkçülük yansımasıdır.Özellikle ateşkes antlaşmasının esas alınması, kapitülasyonların reddedilmesi, Araplara kendi geleceklerini belirleme hakkının verilmesi, başka ülkelerde Türklere hangi haklar tanınıyorsa Türkiye‟deki azınlıklara da o hakların tanınacağının açıklanması ve Türklerin yaşadığı bölgelerin dışında kalan yerlerde hak talep edilmemesi önemli oranda demokratik Türkçülük fikrinin yansımalarıdır. Yayılmacı olmayan savunma amaçlı, eşitlikçi, hakka dayanan bu maddelerin belirlenmesi bu anlamda önemli bir adım olmuştur.

Türk milliyetçiliğinin öncüleri Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura, milliyetçilik ve modernleşmenin birbirine paralel geliştiğini vurgulamıştır. Akçura, toplumsal devrimin, aceleyle değil sabırla, hızlı değil ağır ağır, gürültülü değil sessiz olarak yapılması gerektiğine inanmıştır. Fransız devrimi ve İngiliz devrimini karşılaştırmış olması olasıdır. İngiliz devrimi sessiz derinden altyapısal yani ekonomik, Fransız devrimi ise hızlı, gürültülü ve üst yapısal yani siyasal olmuştur.

Yusuf Akçura‟nın yaptığı çalışmalar ve yazdığı yazılar kurulan yeni rejimin temel felsefesi ve politikasıyla önemli oranda uyumlu olmuştur. Laik, modern, ulusçu bir devlet tam da Akçura‟nın düşüncesindeki devlet tanımına uygun olmuştur. Dolayısıyla hem cumhuriyete giden süreçte hem kuruluş aşamasında hem de kurulduktan sonra Yusuf Akçura çok önemli bir yere sahip olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti‟nin kurulmasını, Türk milliyetçilerinin Türkçülük ideallerinin somut hali olarak yorumlamıştır. Bunu da açıklarken çağdaş devleti milli ve milli devletin en önemli unsurunu da millet olarak tanımlamıştır. Bu milletin de aynı dili konuşan ortak kültüre sahip eşit, özgür ve egemen olduğunu söylemiştir. Dolayısıyla belirttiği koşullar Türkiye Cumhuriyeti‟nde de bulunduğu için canla başla mücadele etmiş, Türkçülerin hayalini bile kuramadıkları bir düşü, bir Türk dehasının gerçekleştirdiğini ifade etmiştir.

Bir cevap yazın