Yirmi Birinci Yüzyılda Kemalizm Üzerine Bazı Düşünceler-3

Muharrem Anıl

“Milli” Bir Burjuva Mümkün Müdür?

Denememizin bir önceki bölümünde, Kemalist bir siyasi partiye ihtiyaç olduğu yönündeki daha önceki savunumuzu destekler biçimde, Milli Mücadele‟nin ve Büyük Türk Devrimi‟nin “Milli Birlik” retoriğinde olduğu şekilde milli bir bütünlük içerisinde değil, çeşitli çıkar grupları arasında bir mücadele şeklinde gerçekleştiği ve bugün de Kemalist siyasetin, motive ederek desteğinialabileceği çıkar gruplarının tespit edilmesi gerektiği yönünde görüşümüzü bildirerek, yeni ve büyüyen bir sınıf olarak prekaryanın bu açıdan incelemesinin iyi yapılmasını tavsiye etmiştik.

Bunu yaparken Milli Mücadele ve Büyük Türk Devrimi‟nin askerler-aydınlar-eşraf-avam ile işgalciler-hanedan-bürokrasi-komprador arasındagerçekleştiği ve bugün de mücadelenin benzer şekilde bir çıkar grupları çatışması şeklinde gerçekleşeceği temel savımızdan hareket ettik ve “Ulusumuzun ekseriyeti emekçidir. Bu noktada “ulusumuzun menfaati” demek, daha ziyade “Türk emekçisinin menfaati” demektir.”çıkarımında bulunduk.

Denememizin bu kısmında ise; Kemalist devletçilik ilkesi ile öne sürülen “milletin genel ve yüksek çıkarları ile sınırlandırılmış bir şekilde, bireysel çalışma ve ekonomik faaliyeti esas tutma”şeklinde özetleyebileceğimiz anlayışı ele alacak ve çok zaman bu anlayışın bir yarım okuması olarak, tarihin özel koşulları arasından cımbızla çekilen “bireysel çalışma ve ekonomik faaliyeti esas tutma”ifadesinin “milli burjuva” olarak adlandıracağımız, yerli sermayedarlar üretilmesi şeklindeki kavrayışı bugünün koşulları içerisinde eleştireceğiz.

Görüşlerimizi dile getirmeden evvel, kısaca ve belli başlı bazı göstergelere bakarak, dünyanın ve Türkiye‟nin bugünkü manzarasına bir göz atmamızda fayda vardır;

Dünyamızın bugünkü manzarasına baktığımızda ilk önce ve açıkça büyük bir eşitsizlik halinin egemen olduğunu ve bu büyük uçurumun her geçen yıl artarak derinleştiğini görürüz:

2016 yılında dünyanın en zengin 61 kişisinin serveti, dünya nüfusunun en yoksul yarısının toplam servetine eşitti. 2017 yılında bu zenginlerin sayısı 42‟ye düştü. Bugün ise, dünyanın en zengin 26 kişisinin toplam serveti, dünyanın en yoksul yarısında bulunan 3,8 milyar kişinin toplam servetine eşittir.

Sadece 2018 yılında dünyadaki 3.8 milyar insanın serveti yüzde 11 oranında azaldı.Buna karşın, 2008 yılında 1125 olan dünyadaki milyarder sayısı, 2018 yılına ulaştığında ikiye katlanarak 2208‟e ulaşmıştır.

Bugün dünya nüfusunun yaklaşık yarısı yani 3.4 milyar insan günde 5.5 dolardan daha azparayla yaşamak zorunda kalmaktadır.

Oysa, eğer zenginlerden ödedikleri verginin yüzde 0.5’i kadar daha fazlasını ödemeleri istense, dünyadaki 262 milyon çocuk daha okuyabilir ve sağlanacak sağlık hizmetleriyle 3.3 milyon insanın hayatı kurtulabilir…

Yine, Türkiye‟deki manzaraya bakıldığında da pek farklı bir tablo ile karşılaşılmamaktadır;

Yukarıdaki tablo Şubat 2019 yılına aittir ve görüleceği üzere ülkemizde işsizlik oranı 14,7%, genç işsizlik oranı ise 26,1%‟dir.

Türkiye‟de 2019 yılı itibariyle net asgari ücret 2020,90 TL‟dir. Türkiye‟de asgari ücretli çalışanların, toplam çalışanlara oranı 43%‟tür.

Şubat 2019 itibariyle Türkiye‟de çalışan her 3 kişiden 1‟i kayıt dışıdır ve bir sosyal güvencesi yoktur.

Nisan2019 itibariyle dört kişilik bir aile için açlık sınırı 2107 TL, yoksulluk sınırı ise 6863 TL‟dir.

TÜİK verilerine göre vatandaşlarımızın dörtte biri yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır.

Buna karşın, Mart 2019 verilerine göre Türkiye‟de 29 dolar milyarderi bulunmakta…

Kapitalizmin Doğası –Milletin Genel ve Yüksek Çıkarları

“Özel çıkar, çoğu kez, genel çıkarla, çelişki halinde bulunur.” – Afet İnan, Medeni Bilgiler

mmanuel Wallerstein‟ın ifadesi ile “Sınırsız sermaye birikimi, kapitalist uygarlığın var olma nedeni ve temel etkinliğidir.”. Yani bir kapitalistin yegane amacı karını sürekli ve azami ölçüde arttırarak, sermaye biriktirmektir. Bütün ekonomik faaliyetinin altında bu çaba yatar. Kar elde etmek, karı arttırmak ve sermaye biriktirmek davranışı, kapitalizmin ve buna bağlı olarak kapitalistin, yani sermayedarın, yani burjuvanın doğasıdır desek abartmış olmayız.

Kapitalizm için bundan başka bir kural, sermaye ve kardan başka bir erek yoktur. Ve rekabet içerisindeki tüm kapitalistler bu kurala uymaya zorlanır veya “iflas” olarak nazikçe ifade edildiği şekilde sistem tarafından ortadan kaldırılırlar.

Bu rekabet içerisinde ortaya çıkan ve kısıtlı bir pazar içerisinde belirlendiği varsayılan, bir mal veya hizmetin fiyatı basitçe şu şekilde hesaplanır:

Fiyat = (Sabit Maliyetler + Değişken Maliyetler)+ Kar

Bir sermayedarın ekonomik faaliyetinin esas amacı burada, maliyetleri düşürerek karlılığı arttırmak ve bu şekilde bir sermaye birikimi elde edebilmektir.

Bir emekçi için yegane hayatta kalma aracı olan ücret ise bu denklemde Sabit Maliyetler başlığı altında yer almakta olup, işçilik giderleri olarak bir maliyet kalemidir

Bu noktada, karı arttırmanın yolunun maliyetleri azaltmak olduğu bir düzende, bir sermayedarın hedeflerinden birisi de bir maliyet kalemi olarak ücretlerin azaltılmasıdır. Karl Marx‟ın ifadesi ile “Ücret ve kar birbirleriyle ters orantılıdır. Emeğin payı, yani ücret düştüğü ölçüde, sermayenin payı, yani kar yükselir. Ücret düştükçe kar yükselir; ücret yükseldikçe kar düşer.”

Şu halde; emekçi için ücretin, sermayedar için ise sürekli olarak kar ve sermaye artırımının hayati olduğu bir düzende; ücretli emekçi ile sermayedar arasında üstü örtük bir çıkar çatışması bulunduğu aşikardır.

Bir önceki bölümde, güncel rakamlarla da ifade edildiği şekilde ulusumuzun büyük çoğunluğu ücretli emekçidir. Bu noktada, Kemalist devletçilik ilkesini yarım okumayı bırakıp, bireysel etkinliğin milletin genel ve yüksek çıkarları ile sınırlandırıldığını, vatandaşlarımızın çoğunluğunun emekçi olduğu ve ücretin emekçi için bir ölüm kalım meselesi olduğunu göz önünde bulundurursak, daha önceki savımızı tekrarlamış oluruz; “ulusumuzun menfaati” demek, daha ziyade “Türk emekçisinin menfaati” demektir.

Oysa, yukarıda açıkladığımız şekilde, kapitalist sistemin doğası gereği, ulusun çoğunluğunun menfaati ile sermayedar sınıfının menfaati çelişki halindedir.

Bu duruma, sermaye artışının bir piramidin basamakları şeklinde yukarıdan aşağıya doğru yayılacağını öne süren ünlü “damlama teorisi” ile itiraz edenler olabilir. Ancak, yüzlerce yıllık kapitalizm tecrübesinin 21. Yüzyılın ilk çeyreğinde ortaya çıkardığı, ilk bölümde bahsettiğimiz ve aşağıda da örneklendireceğimiz manzara dahi, bu teorinin yalnızca bir temenniden ileri gidemediğini gözler önüne sermektedir.

Bir Kaç Örnek

“Toprağı yok edin veya aynı anlama gelecek şekilde satın onu: sadece üç beş seferlik mahsulü değil, çocuklarınızın ve onların çocuklarının da alabileceği bütün mahsulü yok etmiş olursunuz.”Pierre-Joseph Proudhon

Yukarıda belirttiğimiz çelişki hali, kapitalizme yalnızca temel düzeyde bir bakış ile rahatlıkla kavranabilecek, basit bir teorik durumun ifadesidir. Ancak, 21. Yüzyılın küreselleşmiş kapitalist ortamında mevzu daha da giriftleşmekte, bu temel çelişki haline bir de tek taraflı bir özgürlük ve sorumsuzluk hali eklenmektedir.

Bu kısımda, görüntüyü biraz daha netleştirebilmek adına birkaç veri ve haber paylaşarak, tırnak içlerinde çağımızın büyük düşünürü Zygmunt Bauman‟dan yapacağımız bazı alıntılara yer vererek ilerleyeceğiz…

“Bankalarve para akışı üzerindeki düzenlemelerin kaldırılması zenginlerin istedikleri gibi hareket etmelerine, sömürmek için en uygun, en iyi ve en çok kar getiren alanları arayıp bulmalarına ve böylece servetlerine servet katmalarına olanak tanıyor.”  – Z. Bauman

Türkiye’deki uluslararası sermayeli şirketlerin sayısı 2002 yılında 5.600 iken, 2017 yılı sonunda 58.400‟e ulaşmıştır.Aynı zamanda, Türkiye‟deki toplam doğrudan yabancı yatırımgirişi 2002 yılına kadar 15 milyar ABD doları seviyesindeyken, bu rakam 2003-2017 döneminde 193 milyar ABD doları seviyelerine yükselmiştir. (Kaynak: http://www.invest.gov.tr/tr-TR/investmentguide/investorsguide/Pages/FDIinTurkey.aspx)

“Para yeni varlıklar, iş sahaları ve iş imkanları yaratmaktan ziyade, zaten varolanın transferi yoluyla şirket satın alımlarına, özel sermayeye, mülke, çeşitli spekülatif işlemlere ve servet birikmesini beraberinde getiren finansal ve endüstriyel faaliyetlere aktarılmıştır.”Z. Bauman

Son 15 yılda Türkiye‟ye giren doğrudan yabancı yatırımın yalnızca 24%‟ü imalata yönelmişken, büyük çoğunluğu finans, enerji, ticaret ve inşaata kanalize olmuştur. 33% ile finans ilk sıradadır. (Kaynak: http://www.invest.gov.tr/tr-TR/investmentguide/investorsguide/Pages/FDIinTurkey.aspx)

“Gücün özellikle mali formunun yeni bedensizliği sayesinde güç sahipleri, bedensel olarak bir yerde duruyor olsalar bile tamamen yurtsuzlaşmışlardır.”Z. Bauman

Türkiye‟deki 29 dolar milyarderinden altısı servetlerini tamamen Türkiye dışında kurup büyüttükleri şirketlerden edinen isimlerdir.(Kaynak: https://tr.euronews.com/2019/03/02/turk-milyarder-sayisi-40-tan-29-a-dustu-turk-milyarderler-kimler)

Türkiye‟nin en zengin 2. Kişisi olan Murat Ülker‟in sahibi olduğu Yıldız Holding, Ülker Bisküvi’de sermayenin yüzde 30’una denk gelen 102.6 milyon adet hisseyi 2 milyar lira karşılığında yine holdinge bağlı İngiltere merkezli Pladis Foods Limited’e satarak,Pladis’in Ülker’deki hissesi yüzde 51’e çıkartmıştır. Pladis, Yıldız Holding‟in yüzde 100 iştiraki konumunda bulunuyor.Yani, Yıldız Holding Pladis vasıtasıyla, Ülker Bisküvi hisselerinin sahibi olmaya devam etmektedir. (Kaynak: https://tr.sputniknews.com/ekonomi/201801021031650963-ulker-ingiltere-hisse-satisi-pladis/)

“Yatırım yapanlar, çalışanlarına, ama aynı zamanda gençlere, muhtaçlara, henüz doğmamış nesillere ve hepsinin kendi yaşam koşullarını yeniden üretmesine karşı görevlerinden, kısacası günlük hayata ve topluluğun varlığını sürdürmesine katkıda bulunma görevlerinden kurtulmuşlardır.”Z. Bauman

Amerikan Vergilendirme ve Ekonomi Politikası Enstitüsü (ITEP) tarafından açıklanan rapora göre dünyanın en zengini Jeff Bezos tarafından kurulan ve yönetilen,dünyanın en büyük elektronik ticaret şirketi Amazon, ikiyıl üstüste federal gelir vergisi ödemedi. Geçen yıl 11 milyar dolar kar etmesine rağmen hiç kurumlar vergisi ödemeyen Amazon, 2017 yılında da 5.6 milyar kar açıklamış ancak hiç federal gelir vergisi ödememiştir. (Kaynak: https://www.haberturk.com/11-milyar-dolar-kr-eden-amazon-hic-kurumlar-vergisi-odememis-2376724-ekonomi)

2016 ile 2017 yılları arasında, Türkiye‟nin varlıklı diliminin yüzde 12‟sine denk gelen, en az 12 bin dolar milyoneri, servetlerini yurt dışına aktardı. (Kaynak: https://www.yeniasya.com.tr/gundem/zenginler-de-gocuyor_482836).

Bütün bunların ışığında aşağıdaki çıkarımları yapmamız mümkündür:

  • Sermayedarlar, kapitalizmin rekabetçi düzeni içerisinde varlıklarını devam ettirebilmek için sürekli sermaye artırımı ve azami karı aramak ve kovalamak zorundadırlar.
  • Bunun için, sermayelerini yalnızca ulusal pazarlarda değil, daha fazla kar vadeden başka pazarlarda yatırımlar gerçekleştirerek de değerlendirmektedirler. Doğrudan yabancı yatırımların yönü ABD ve Avrupa‟dan büyük ölçüde düşük maliyetli ve yüksek karlı yatırımlara imkan tanıyan Doğu ve Güney Asya‟ya akmaktadır.
  • Bu sermaye hareketi, uzun vadeli kamu yararı sağlayabilecek ancak zahmetli ve düşük karlı imalat sektörü yerine, sermayedara kısa vadede yüksek kar sağlayabilecek olan finans, ticaret ve mülk edinme gibi alanlarda gerçekleşmektedir.
  • Küreselleşme ve gelişen teknoloji, bu noktada sermayedarlara büyük bir hareket kabiliyeti ve avantaj sağlamıştır. Sermayedarlar, ulusal sınırların ötesinde iktisadi tasarruflar gerçekleştirebilmekte ve karlarına uyduğu şekilde ulusal sınırlar arasında sermaye aktarımı gerçekleştirebilmektedir.
  • Bu hareket kabiliyetinden gelen özgürlükile sermayedarlar, uluslarına karşı büyük ölçüde sorumsuzlaşmıştır. Yukarıdaki iki örnekte görüldüğü gibi; ABD‟nin en büyük şirketlerinden birisi ulusuna karşı sorumluğu olan gelir vergisini ödememekte, son ortaya çıkan kriz ortamı nedeniyle binlerce sermaye sahibi halk kitlelerini kendi başlarına bırakarak Türkiye‟den ayrılmaktadır.

Hükümetler bu noktada basit birer aracı haline dönüştürülmüş; ortaya çıkan kar bireyselleşirken, maliyetler toplumsallaştırılır hale gelmiştir. Aşağıdaki tabloda, Türkiye‟de asgari ücretin ortaya çıkardığı maliyete işverenin katılımının 2007 yılından bu yana oransal değişimi görülmektedir. Tablo açıkça şunu anlatmaktadır; Türkiye‟de çalışanların neredeyse yarısını oluşturan asgari ücretlilerin ücretlerinin önemli bir kısmı devlet tarafından işverenlere verilen destek, teşvik ve sübvansiyonlar ile yine halkın kendisi tarafından karşılanmaktadır.

“Milli” Burjuva Üzerine

“Sezgileriyle ve sağduyusuyla hareket eden halk, servet edinme hikayelerinde hırsızlığın payından pekala kuşku duyabilir; ancak bunu parmakla göstermek hala yürek isteyen bir iştir.” – Zygmunt Bauman

Yukarıda belirttiklerimiz kısaca bir toparlayacak olursak; bugün dünyada ve yurdumuzda koşullar, yüz yıl öncekinden çok farklı bir haldedir.

Yüz yıl önce yabancı işgalciler ve sömürge güçlerine, bu yabancı güçlerle işbirliği halindeki yerli ve çoğunluğu Türk değil farklı etnik kökenlerden olan imtiyazlı tüccarlara ve pre-kapitalist düzenin artıkları olan ve menfaati için ulusa zulmeden geniş feodal beylere karşı; Türk ulusunun kendi sermayedarlarını yaratması fikri iyi niyetli, ancak Doğan Avcıoğlu‟nun Türkiye‟nin Düzeni eserinde de çok sayıda örnekle bahsettiği şekilde, kısa sürede amacından saptırılıp, suistimal edilerek Büyük Türk Devrimi‟ni sekteye uğratacak bir hale dönüşen bir girişim olmuştur.

Bugünün küreselleşme çağında ise durum bambaşka bir hal almış, çok büyük servetlere sahip olan az sayıda sermaye sahibi, küreselleşmenin ve teknolojinin sağladığı imkanlarla çok hızlı bir hareket kabiliyeti kazanmış ve artık karlarını uluslararası piyasalarda kovalar hale gelmiştir. Bunun sonucunda dünyamızın düşük maliyet ve yüksek kar vadeden bölgelerine dev sermaye kaymaları yaşanmış ve Bauman‟ın ifadesi ile “Uluslar arasında artıp ulusların kendi içinde sabitkalan veya azalan eşitsizlikten, uluslar arasında azalıp ulusların kendi içinde artan eşitsizliğe geçiş trendi.” ortaya çıkmıştır.

Bir yüzyıl önce, emperyalizm sayesinde kendi karlarını mensubu oldukları uluslar için de ulusal bir menfaatmiş gibi maskelemeyi başaran kapitalistler, artık maksatlarına ulaşmak için böyle bir araca ihtiyaç duymamakta ve her geçen gün daha da kozmopolit bir hale bürünmektedirler.

Nitekim bu durum, acımasız bir rekabet ortamında var olmaya çalışan bir kapitalistin yürümeye mecbur olduğu yegane yoldur. Bugün, sürekli olarak maliyetleri azaltmak, karı arttırmak ve sermayesini çoğaltmak peşinde koşmayan bir kapitalistin, küresel kapitalizmin rekabet koşulları altında hayatta kalma şansı yoktur.

Burada ise yukarıda da belirttiğimiz durum ortaya çıkmaktadır; ulusun çoğunluğunu oluşturan emekçi halk kitleleri ile sermayedarların menfaati kapitalist sistem gereği sürekli bir çelişki halindedir. Ve küreselleşme çağında bu çelişki devasa boyutlara varmış ve derinleşmiştir.

Bazen, örneğin; Milli Mücadele döneminde Türk eşrafın menfaatlerinin, ulusun bağımsızlık ve haklarını savunan Milli Kuvvetlerin savunuları ile çakışıyor gözüktüğü dönemlere denk gelinebilir ve bu hal burjuvaya “milli” bir görünüm sağlayabilir. Ancak, bu kapitalistin doğası gereği süreklilik arz edemeyecek bir haldir.

“Milli” bir burjuva, ancak yürütülen siyasetten kar elde ettiği sürece “milli” olarak kalacaktır. Şu şekilde de ifade edilebilir: “milli” burjuva demek, yürütülen siyasetten kar elde eden burjuva demektir.

Zira, özellikle bugünün küresel neo-liberal kapitalist düzeni içerisinde, burjuvanın milli siyasete destek vermeyi bırakması veya bir kompradora dönüşmesi sadece bir an meselesidir. Bir burjuvanın, kendi zararına rağmen bir siyasete destek vermesi pek güçtür. Bir tarafta varoluş ereği olan kar dururken, neden böyle bir güçlüğe ve maliyete katlansın ki?…

Bunun için elbette burjuva suçlanamaz, çünkü o, doğasına uygun davranmakta ve varlığını sürdürebilmek için, kar elde edebilmek için gerekeni yapmaktadır.

Oysa, ulusun kaynak ve zenginliklerinin yönetimi ve kullanımı, bir ulusal egemenlikmeselesidir. Böyle bir sorumluluk, talih veya gasp ile (burada Proudhon‟un “Mülkiyet Nedir”ini baştan yazmanın lüzumu yoktur) imkan elde etmiş herhangi bir bireyin keyfiyetine bırakılamaz!

Yüz yıl önce yabancı işgalciler ve sultana karşı, ulusun siyasi özgürlük ve egemenliğini savunanların, bugün iktisadi özgürlük ve egemenliği, yabancı veya yerli bir takım kimselerin hüküm ve keyfine bırakması fikri dahi, bu şekilde açıkça ifade edildiğinde ne kadar gülünç durmaktadır…

Sadece Türkiye için değil, tüm dünya için “milli” burjuvazi, bir görünmez pembe tek boynuzlu attır…

Bir cevap yazın