Uluslaşma Sürecinde Türk Medeni Kanunu

Berkay Sezer

“Hangi gelişme, Alp Dağları’nda yapılan bu hukukun Güney’in sıcak güneşi altında bir ülkede kabul edilmesine yol açmıştır?”(1) Andreas B. Schwarz

Bir devletin, başka bir devlet hukukunu kısmen ya da tamamen dayanak alması, ilk kez Türkiye‟de ortaya çıkmış değildir. İsviçre Medeni Kanunu, Türkiye‟de alınmadan önce; Almanya‟da Roma hukuku alınmış, İsviçre Medeni Kanunu‟nu Fransız Medeni Kanunu‟nu etkilemiş, İtalya, Belçika, İspanya yahut bazı Latin Amerika ülkeleri, Fransız Medeni Kanunu‟nu tamamen ya da çok az değişikle kabul etmiştir.(2) Fransız Medeni Kanunu ise özellikle miras kuralları açısından Roma hukukuna başvurmak zorunda kalmıştır.(3)

Kuşkusuzdur ki yasa koyma faaliyetleri, yasa-koyucunun nasıl bir toplum düşlediği ile yakından ilgilidir. Yasa koyma amacı, bazen ülke içinde dağınık bulunan kuralları birleştirerek “gelenekçi” bir yön izlerken,bazen de toplumun çağdaş gereksinimleri nedeniyle “devrimci” amaçlar taşıyor olabilir.

Ancak toplumun çağdaş gereksinimlerine yanıt verecek kuralların yokluğu, bir süre sonra toplumu bir çıkmaza sokabilir. Benzer bir çıkmazı Osmanlı toplumu da yaşamak zorunda kalmıştır. Ulus devletler çağında milli bir hukuku olmayan, teokratik bir yönetim anlayışıyla kişileri inançlarına göre farklı kimlikler halinde gruplandırarak toplumu örgütlemeyi sürdüren Osmanlı Devleti‟nde, kısa süre içinde eskisinden daha çelişkili bir hukuk sistemi ortaya çıkmış, aksayan sistemi eskiyi güncelleyerek yeniden organize etme çabaları başarısız olmuştur. Toplumsal çatışma ve çelişkilerin kaynağı olan eski sisteme karşı değil, tersine onun için yapılan yasalaştırmalar(4), nihayetinde devleti de kurtaramadığı gibi, Osmanlı Devleti‟nde hukuk çok başlılığı doğurmuştur. Kapitülasyonların sonucu olan konsolosluk mahkemeleri, ticari uyuşmazlıklar için kurulan karma mahkemeler, farklı inançtan kimseler için onlara özel cemaat mahkemeleri, İslamhukukunun uygulandığı şeriye mahkemeleri, modernleşme çabalarının sonucu olan nizamiye mahkemeleri, Osmanlı Devleti’nde adaletin arandığı mahkemelerdir.(5) Öznesi farklılaştıkça uygulanacak hukukun değiştiği bu çarpık ve çelişkili hukuk anlayışı, çok geçmeden ortak bir adaletin tesisini imkânsız hale getirerek toplumu dağılmaya sürükleyen ve ülke bağımsızlığını olumsuz yönde etkileyen nedenlerden biri haline gelmiştir. Her şeyden önce, özellikle, dine dayanan kuralların değişmez ve değiştirilemez yapısı, bu kurallarla hukuk yaratılmasının önüne geçer. Değişmez kurallarla, sürekli değişmekte olan toplum yaşamını düzenlemenin olanaksızlığı açıktır.(6) Ayrıca dinin, bireysel ve öznel bir niteliği olmasına rağmen, bu kurallara dayanarak hukuk yaratılmasının, inanç özgürlüğüne ilişkin sorunlar yaratması kaçınılmazdır. Osmanlı Devleti de bu çıkmaza girerek farklı inançtan Osmanlı vatandaşlarına farklı hukuk uygulamak zorunda kalmış ve nihayetinde hukuk sisteminde çok başlılık ortaya çıkmıştır.

Yüzyıllarca dine dayanarak hukuk oluşturmuş ve iş bu hukuku yenilemeye gelince de aynı gelenekçi tutumu sergilemiş olan Osmanlı Devleti, toplum hayatında yaşanan radikal değişimlere rağmen pratikte yüzyıllardır hukuk kurallarında esaslı bir değişiklik yapamamış olmakla karşı karşıyadır. Nitekim kapitülasyonların kaldırılarak ülkenin bağımsızlaştırılması arzulandığında, kapitülasyon sahibi devletler, hukuk sisteminin bu geriliğini ve dine dayanırlığını ileri sürerek, ilgili talepleri reddetmiştir.(7)

Hukuk sisteminin, ülkeyi yayılmacı devletlerin etki ve müdahalesine açık hale getirmesi, halkın uğruna can verdiği bağımsızlık için yaşamsal bir sorundur. Yabancı devletlerin etki ve işgaline karşı Anadolu‟da baş gösteren ulusal direniş, bu sömürüye kaynak oluşturan hukuki geriliği ve ayrışmayı def etmeyi kaçınılmaz hale getirmiştir. İlerici bir hukuk sistemi, Türkiye‟nin bağımsızlığının garantisi olacaktır. Mustafa Kemal Atatürkéün daha 1924 yılında şu sözleri ile bu gerçeklik tespit edilmiştir: “Hukuku medeniyede ve hukuku ailede takipedeceğimiz yol ancak medeniyet yolu olacaktır.”(8)

Aynı şekilde, Türk Medeni Kanunu’nun mimarlarından dönemin adalet bakanı Mahmut Esat Bozkurt, “…kanunlarımızı oldukları gibi batıdan almak zorundayız. Böylelikle Türk ulusunun iradesine uygun harekette bulunmuş olacağız. Keyif ve isteklerimize göre değil, milletimizin dileklerine göre iş başarmaya borçluyuz.”(9) diyerek bu dayanağa işaret etmektedir.

Modern ulus-devlet yapısını kurmamış bir toplumda bağımsızlık arayışının yarattığı sorunlar, Lozan’da da ortaya çıkmıştır. Devletin ulus-devlet olarak değil, teokratik bir yapıyla örgütlenmesi nedeniyle Osmanlı’da azınlıklara verilmek zorunda kalınan imtiyazlar, Lozan’da da yayılmacı devletlerin pazarlık malzemesi haline gelmiştir. Öyle ki, mevcut kapitülasyonlardan daha ağır talepler söz konusudur. Trabzon Mebusu Hasan Bey de 1 Ocak 1923’te TBMM’de yapılan gizli görüşmelerde, azınlıklar hakkında Lozan’da ortaya çıkan asıl sorunun Medeni Hukuk alanına giren aile hukukunda yaşandığını dile getirmiştir.(10)(11) Dini imtiyazların kaldırılarak bir medeni kanun düzenlemesine gidilmesi gerektiğini işaret etmiştir.

“Türkiye Cumhuriyeti‟ni kuran Türkiye halkına Türk denir.”(12) – Mustafa Kemal Atatürk

Geri kalmış, çok başlı bir hukuk anlayışının ortaya çıkardığı nesnel adalet yoksunluğunun, ülkeyi, yayılmacı devletlerin müdahale, iftira ve suçlamalarına açık duruma getirdiği ve getireceği açıktır. Bağımsızlığı için canını vermiş bir halkın ise her şeyden önce bu bağımsızlığı sürdürecek ve koruyacak bir siyasi iradeye gereksinimivardır. TBMM çatısı altında ortaya çıkan Medeni Hukuk tartışmaları, işte bu siyasi iradenin varlık bulduğunun kanıtıdır. Toplum yaşamında ortaya çıkan sosyal, ekonomik, kültürel ve siyasi bunalımların bu hukuk geriliğinden de kaynaklandığını bilen siyasi iradenin, ülke coğrafyasında yaşayan kişileri, alt kimliklerini dikkate alarak hukuki işlemlere sokmayı sürdürmesi beklenemezdi.

Medeni Kanun, daha sade bir Türkçeyle “Yurttaş Yasası” olarak ifade edilebilir. Adından da anlaşılacağı üzere yurttaşların yaşamını düzenleyen bu yasa, mirastan aile hukukuna, aile hukukundan kişi hukukuna ilişkin temel sosyal ilişki ve hukuki durumları düzenlemektedir. Bu yönüyle toplumsal yaşamı da şekillendirdiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Kurtuluş Savaşı‟nda ortaya çıkanulusal istenci bir hukuk devleti olarak örgütlemek ve toplumsal düzeni çağcıl, ilerici bir hukuka bağlı kılarak tam bağımsızlığını garanti altına almak amacıyla Türk Devrimi, dogmatik anlayıştan uzaklaşarak olgucu bir arayış içine düşmüştür. Daha 1912 yılında İsviçre‟de yürürlüğe girmiş olan ve yasa-yazıcılığını Eugene Huber‟in yaptığı İsviçre Medeni Kanunu‟nun benimsenme nedenlerinden biri de kuşkusuz budur. İsviçre Medeni Kanunu‟nun sade, esnek, eşitlikçi ve basit yapısı, Türk Devrimi‟nin ortaya koyduğu halkçı ve ulusçu tavırla da büyük bir uyum içindedir. Ağdalı söylemlerden uzak, özgürlükçü ve eşitlikçi bir eğilim ile oluşturulmuş İsviçre Medeni Kanunu, Türk Devrimi‟nin dayandığı ve savunduğu ulus iradesini en iyi şekilde yansıtacak hukuki cevhere sahipdurumdadır. Nitekim, vatan(13) ve millet, bölünmez bir bütündür, parçalanamaz; dolayısıyla parçalanmış bir hukuk sistemi ile de yönetilemeyecektir.

Türk Medeni Kanunu, kişiler arası hukuki ilişkilerin alt kimliklere göre işleme sokulmasını ortadan kaldırmıştır. Türkiye Cumhuriyeti ahalisini bireysel ve toplumsal ilişkilerinde tek bir hukuka bağlı kılacak anlayışta olan bu yasa, hukukun ulusallaşmasını ve laikleşmesini sağlayarak hukuk sistemindeki birbirinden bağımsız ve birbiriyle çokça ilgisiz ölçütleri tek bir ölçüte sabitleyerek nesnel adaletin sağlanmasını mümkün hale getirmiştir. Örneğin, aile birliğinin tescillenmesi için oluşturulan resmi nikah işlemi sayesinde farklı din ya da etnik kökenlere mensup vatandaşlar, sade, şık ve daha önemlisi tek bir hukuki işlem ve usulle evlenebilir hale gelmiştir. Yeri gelmişken belirtmek gerekir, evlenme ve boşanmayı, resim nikah kurumu sayesinde tek bir hukuki işleme bağlı kılmak, kurucu iradenin akıl ettiği büyük ve önemli bir yeniliktir. Zira Lozan‟da ortaya çıkantartışmalarda İngiliz temsilci Ryan, “Ne evlenme, ne boşanma hakkında Hıristiyan ve Müslümanlara tatbik edilecek hiçbir kaide bilmediğini”; İtalyan temsilci Mantagna, “Türk tebaasına ayırtsız tatbik edilecek genel bir kanunun yazılmasının mümkün olmadığını” ve Yunanlı temsilciler, “Boşanmanın Rumlar için medeni değil, dini bir iş olduğunu” dile getirmiştir.(14) Batılı devletler, Türkiye‟deki soy, din ve dil farklılıklarını öne sürerek Türkiye‟yi –özellikle aile hukuku alanında-hiçbir medeni hukuk düzenlemesi yapılamaz bir ülke olarak görmekte ve böyle görmeyi de istemektedir. Onlar için, hukuk çok başlılığını sürdürmek ve bu sayede kapitülasyonları koruyarak yeni imtiyazlar elde edebilmek mümkün olacaktır. Türkiye Cumhuriyeti ise sadece 3 yıl sonra Türk Medeni Kanunu kabul etmiş, bu kanunla resmi nikah işlemini oluşturmuş ve bu tartışmaları sonsuza dek sona erdirmiştir.

Türk Medeni Kanunu, kabul edildiği yıllarda ve sonrasında –elbette-epeyce kuşkucu, bazen gelenekçi, bazense tutucu eleştiriyle muhatap oldu. Fakat bugün Türk Medeni Kanunu, 93. yaşına ulaşmış, aynı okula dayanan Yeni Türk Medeni Kanunu ise 2002yılında yürürlülüğe girmiş durumdadır. Türk Medeni Kanunu‟nun kabulü, Anadolu ahalisinin özünde taşıdığı özgürlükçü, ilerici, eşitlikçi ve ulusçu cevheri ortaya çıkararak Türk ulusunun sinesine hapsettiği bir hukuk kültürüne dönüşmüştür. Milli Mücadele ise geçtiğimiz günlerde 100. yılını kutlamıştır. Lozan‟da en önemli başlıklardan birini oluşturmasına rağmen, geçen 100 yıl içerisinde milli mücadeleye ve tam bağımsızlığa halel getirebilecek mahiyette başka hiçbir medeni hukuk tartışmasının yaşanmamış olması, bu hukuk devriminin ne derece büyük ve yerinde olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Türkiye‟nin bağımsızlığını sağlayabilmek için halkı, alt kimliği ne olursa olsun, Türk kabul eden bu ulusçu ve insancıl anlayış, tüm vatandaşları tek bir hukuka bağlı kılabilmek için devletin ve hukukun din etrafında örgütlenmesini sona erdirmiştir. Ulusçuluk ve tam bağımsızlıkçılık kaynaklı bu eşitlikçi tutum, ayrışma nedenlerini tek tek ortadan kaldırarak hukukun bütünleşmesini, laikleşmesini ve çağdaşlaşmasını sağlamıştır. Bu yüzden; tam bağımsızlık, eşitlik, ulus-devlet, laiklik ve çağdaşlaşma, Türkiye koşullarında ve tarihinde birbirine dayanan ve birbirinden ayrılamaz bir beşliyi oluşturmuştur.

Sözü daha fazla uzatmaya gerek yok. Kendisinin ifadeleriyle yazıma başladığım Andreas B. Schwarz‟ın daha 1952 yılında Türk Medeni Kanunu hakkında söylediği gibi: “Müşahede edilerek denilebilir ki, bazen kendini duyuran septik bir kaç sese rağmen, bu büyük devrim başarıyla sonuçlanmıştır.”(15)

 

1-Ord. Prof. Dr. Andreas B. Schwarz, Aktaran: Gülnihal Bozkurt, Batı Hukukunun Türkiye’de Benimsenmesi, s.1

2-Gülnihal Bozkurt, a.g.e, s.1-37

3-Gülnihal Bozkurt, a.g.e, s.18

4-Gülnihal Bozkurt, a.g.e, s.3

5-Gülnihal Bozkurt, a.g.e, s.115

6-Mahmut Esat Bozkurt, Türk Kanun-u Medenisi Escbabı Mucibe Layihası

7-Prof. Dr.. Aytekin Ataay, Bir İnkılap Yapıtı Olarak Medeni Kanun,İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, Cilt: XLV-XLVII, Sayı: 1-4, (1979-1980-1981), .s.52

8-TBMM, Yasama Yılı Açılışlarında Cumhurbaşkanlarının Konuşmaları, C.I, s.7, (1 Mart 1924 tarihli konuşma)

9-Mahmut Esat Bozkurt, Türk Medeni Kanunu Nasıl Hazırlandı?, (Medeni Kanunun 15. Yıldönümü için), 1944, İst. Üni. Yayınları

10-TBMM, Gizli Celseler, C.II, s.1168-1197

11-Gülnihal Bozkurt, a.g.e, s.178

12-Mustafa Kemal Atatürk, Vatandaş İçin Medeni Bilgiler

13-Erzurum Kongresi Kararları, 23 Temmuz -7 Ağustos 1919

14-Gülnihal Bozkurt, a.g.e., s.180-181

15-Ord. Prof. Dr. Andreas B. Schwarz, Çeviri: Prof. Dr. Halid Kemal Elbir, Medeni Kanunların Hayati Kuvveti ve Tadili, İstanbul Üniversitesi, Mukayeseli Hukuk Enstitüsü Konferansları, I. Konferans, 21 Mart 1952

Bir cevap yazın