Osmanlı Devleti’nde İngiliz Ticaret Diplomasisinin Evrimi

Prof. Dr. V. Necla Geyikdağı

Bu yazı ekonomik olanakların bireyler için olduğu gibi devletler için de yaşamsal önemi olduğunu anlatmaya çalışmaktadır. Üretemeyen ve maddi olanaklar kazanamayan bir insan nasıl sefalete düşüp dilencilik, kölelik ve hatta ölüme mahkûm olursa, böyle bir gelişme uluslar için de söz konusudur. Kısacası yaşam kaynakları elinden alınan insan da olsa devlet de olsa sonuç yok olmaktır. Bu kısa tutmaya çalıştığım sayfalarda, Osmanlı Devleti‟nin son yüzyılında kendi yaptığı hatalar ve dış saldırılar nedeniyle uğradığı güç durum, sadece Osmanlı-İngiliz ilişkileri incelenerek anlatılmaktadır. Hiç şüphesiz, burada söz konusu edilen olaylar, yaşananların ancak bir kısmı olduğundan sonuçlar da Osmanlı tarihinin ancak bir kısmını açıklamaya yeterlidir. Gene de, bugün yaşadıklarımızı daha iyi değerlendirebilmek, başka bir deyişle tarihten ders çıkarmak için gereklidir.

Ticari İlişkiler

Uluslararası ticaretin binlerce yıldan beri yapıla geldiğini, çivi yazısı tabletleri ve batık gemi kalıntıları gibi arkeolojik bulgulardan öğreniyoruz. Akdeniz havzasındaki bu ticaretin çok düzenli yürütülmediği, savaşlar nedeniyle uzun kesintilere uğradığı anlaşılıyor. Bununla birlikte, eski çağlarda bile düşünürlerin bu konuya eğildikleri görülüyor.

Eski Yunan‟da Eflatun (Platon), Ksenofon (Xenophon) ve Aristo (Aristoteles) iş bölümü ve gönüllü serbest ticaretin etkilerini inceleyerek, ticaretin hem alıcıya hem de satıcıya yararlı olduğu kanısına vardılar. Eflatun,Cumhuriyet adlı eserinde, bir şehir devletinin kendi kendine yeterli olmasını mümkün görmeyerek ticaretin kaçınılmaz olduğunu belirtti; iş bölümünün yüksek verimlilik ve üretim sağlayacağını, bireylerin kendi yetkinliklerine ve mevcut doğal kaynaklara göre uzmanlaşabileceğini tartıştı. Ancak, ticaretin sürtüşme yaratacağını, yolsuzluk ve manevi çöküşe neden olacağını belirterek, yabancılarla yapılan ticarette, özellikle savaş gibi kritik zamanlarda çok sıkı kontroller getirilmesini önerdi.iKsenofon da benzer düşünceleri paylaştı ve kâr amacı güden tacirlerin bir malı ucuz olduğu yerden alıp başka pazarlarda yüksek fiyattan satabileceğini ve büyük yabancı pazarların Yunan şehir devletlerinin ticareti için avantajlı olacağını belirtti.i

Aristo da, M.Ö. 350‟de, bir toplumun iktisaden kendine yeterli olması durumunu tartıştı. Aristo‟ya göre “yeterlilik” sadece yabancılarla ticarette değil, yabancılarla herhangi istenmeyen (zararlı) temasları azaltmak veya yok etmek için de geçeriydi. Ancak Aristo, korumacılığı Eflatun kadar şiddetli savunmuyordu. Dış ticaret yabancıların hatırı için değil kendi vatandaşlarının yaşam standardını ve refahını arttırmak için gerekliydi. Her iki filozof da ödemeler dengesini sağlamak için hem ihracatın hem de ithalatın devlet tarafından kontrol edilmesinden yanaydı.iiiAyrıca, alış-verişin adil olması için diğer şehir devletleri ile ticari anlaşmalar yapılabilirdi.

Orta Çağda bile yazarlar, çok yaygın olmasa da, ticaret konusunda yazmışlardı. Thomas Aquinas (1225-1274) Aristo‟nun önerilerine yeni ve skolastik yorumlar getirmişti. Bu yazılar ekonomik değerlerden çok ticaretin ahlaki felsefesiyle ilgileniyordu. Mesela, Aquinas ihracat ve ithalatın toplum için yararlı olabileceğini, fakat yerli toplumlar üzerinde yabancıların zararlı etkileri olabileceğini belirtmişti. Ona göre, maddi kazanç amacıyla ticaret yapma bir erdem veya elzem bir şey olarak görülmese de, ahlaksız bir davranış da değildi.iv

İbn Haldun (1332-1406) da Mukaddime‟de dış ticaret konusuna değinmiş, ticareti fiyat arbitrajının bir sonucu olarak görmüştür. Batılı Orta Çağ düşünürleri gibi, Ibn Haldun da ticaret olgusunu sadece toplumsal olarak değil ahlaki yönlerden ele almıştır. Ona göre, uzak ülkelerden ve tehlikeli (riskli) yollardan getirilen mallar iç piyasalarda bulunmayan nadir ürünler olduğundan fiyatları yüksektir. Bu tür ticaretle uğraşanlar yerli tüccara göre daha çok kâr eder ve kısa zamanda zengin olurlar.v

Rönesans‟la birlikte düşünce, siyaset ve ekonomik yaşamda büyük değişmeler başladı. Ulus devletlerin ortaya çıkışı üretim ve ticaret ilişkilerini gittikçe daha önemli kıldı. Kimi devletler merkantilist politikalar güderken büyük ticaret şirketleri de dış ticareti arttırarak kazanç peşinde idiler. İhracat, altın ve gümüş kazandırması nedeniyle, ülke zenginliğinin artması olarak görüldüğünden devletler yerli üreticilerini ve tüccarlarını desteklediler. Osmanlı yöneticileri ise, başından beri, dış ticareti Ceneviz ve Venedikli yabancılara bırakmış, 16. Yüzyılın ortalarından itibaren Fransızlar da epey ilerleme kaydetmişti.

İngilizler Akdeniz’de

Denizciliğin çok ilerlediği ve yeni ticaret yollarının keşfedildiği 16. yüzyılda yeni bir çığır açılıyordu. İngiliz tacirler kazanç ve zenginlik umarak Doğu Akdeniz‟e açılmışlardı. Zaman zaman Girit, Sakız Adası, Kıbrıs, Trablusşam ve Beyrut‟a giderek ticaret yaptıkları biliniyordu. Anthony Jenkinson‟un 1553‟de Halep‟e giderek ticari imtiyazlar elde etmesi, bazı yazarlara göre Doğu Akdeniz ticaretinin ve Levant Şirketinin temelini oluşturdu.viİngiltere deniz gücünü ve dış ticaretini güçlendirerek İspanya‟nın denizlerdeki egemenliğine meydan okuyordu. Kraliçe I. Elizabeth, politik ve dini çekişmelerinden yıldığı İspanya‟ya karşı bir müttefik arayışıyla Osmanlı Devleti‟ne yakınlaşma gereği duydu. İngiliz tacirleri de Osmanlı topraklarında, Venedikliler ve Fransızlar gibi, rahatça iş görebilmek için harekete geçtiler. Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa‟nın izniyle, 1578‟de, tam yetkili temsilci sıfatıyla William Harborne‟u İstanbul‟a gönderdiler.viiHarborne Padişahtan Kraliçe Elizabeth‟e yazılmış bir mektup almayı başarmış ve mahir bir diplomat olduğunu kanıtlayarak Londra‟ya dönmüştü. Bu iltifatkâr mektupta III. Murat Harborne‟u gönderen tüccarlara Osmanlı topraklarının açık olduğunu ve aynı özgürlüğün İngiltere‟ye gidecek Osmanlı tüccarına verilmesi gerektiğini bildirmişti. Elizabeth cevabında, Sultan‟ın birkaç İngiliz tüccarına gösterdiği teveccühün bütün İngiliz tacirlerine verilmesini isteyerek bu eşit koşullardaki hakların Sultanın tabasına verileceğini bildirdi.viiiBu mektupla 1580‟de İstanbul‟a dönen Harborne İngiltere‟nin Osmanlı Devletindeki ilk elçisi olmuştu. Aynı yıl akdedilen bir ahitname ile İngilizlere, İskenderiye, Trablusşam, Tunus, Cezayir ve uygun gördükleri başka yerlerde ticari konsolosluklar kurma hakkı verilmiş ve konsolos atanmasına hiçbir şekilde karışılmayacağı belirtilmişti.ixDaha önce de, 1535‟de, Fransa‟ya verilen kapitülasyonla, bu ülkeye Osmanlı topraklarında istediği yerde konsolosluk kurma ve Fransız tabası olan tüccarların arasında çıkabilecek hukuki anlaşmazlıkları çözmekte Fransız kanun ve adetlerinin geçerli olacağı kabul edilmişti.

İngiltere ve Osmanlı Devleti arasında, Fransızların engelleyici çabalarına rağmen, 1581 de beş yıl süreli bir anlaşma yapıldı. Bu anlaşma ile Padişah III. Murat Venediklilerin ve Fransızların sahip olduğu ticari imtiyazları İngilizlere de bahşediyor ve “Levant tacirleri” şirketinin kurulmasına izin veriyordu.xSonrasında iki ülke arasındaki ticaret hızla gelişti. İngilizler çuha, yünlü kumaş, tavşan derisi, kalay, civa, şeker ve kehribar satıp, baharat, ilaç hammaddesi, boya çivit, ham ipek ve pamuk ipliği alıyorlardı. Levant tacirleri, diğer adıyla “Türkiye Şirketi” (The Turkey Company) 1586‟da 53 tüccar üyesiyle Halep ve İstanbul‟da faaliyet gösteriyordu.xiTakip edenyıllarda, İstanbul‟daki elçilik yanında Halep, İzmir ve İskenderiye gibi şehirlerde yeni konsolosluklar kurulmuştu. Elçi ve konsolosların maaşları ve masrafları bu şirket tarafından ödeniyordu. İngiltere ile kurulan bu erken ilişkiler temelinde ticari idive Londralı tüccarların gayretleriyle kurulmuştu. Bu nedenle, ticaretin daha sonraki siyasal diplomatik ilişkilerin temelini oluşturduğu anlaşılmaktadır.

İngilizler, 1592‟de, yeni bir şirket sözleşmesiyle, Türkiye Şirketi ile Akdeniz‟de ticaret yapan diğer İngiliz kuruluşu Venedik Şirketi‟ni birleştirerek Levant Şirketi‟ni (The Levant Company) kurdular. Venedik Şirketinin temelleri Kral III. Richard‟ın 1485‟de Floransalı bir tüccarı Pisa ve civarında ticaret yapan İngilizler için konsolos atamasıyla atılmıştı.xiiYeniden organize olmaya çalışan şirket yöneticileri, bölgedeki rekabet ortamında güçlüklerle karşılaşıyorlardı. Hindistan‟a giden önemli yollar henüz açılmadığından büyük kazanç umudu hala Akdeniz‟deydi. Harborne‟un 1593‟de İngiltere‟ye dönmesinden sonra elçi atanan Edward Barton, işlerin kolay yürümesi için Padişaha değerli hediyelerin sunulmasını istiyordu. III. Murat‟ın ölümünden sonra, 1595‟de) tahta çıkan III. Mehmet ile çok yakın ilişkiler kurmuştu.xiiiYeni padişah için bu kez çok değişik bir hediye düşünmüştü. İngiltere‟nin en meşhur org yapımcısı Thomas Dallam‟a bir org ısmarlanmıştı. Ancak Barton‟un ölümünden hemen sonra Ağustos 1599‟da İstanbul‟a getirilen org bizzat Dallam tarafından Topkapı sarayına yerleştirildi. Padişah bu ilginç hediyedençok memnun kalmıştı.xivAkdeniz ticareti İngiliz tüccarlar için o kadar kazançlı idi ki, bunun devamını sağlamak için yapılan masraflar çok küçük kalıyordu. Aslında bir kumaş taciri olan Thomas Mun, muhtemelen 1630‟larda yazdığı ve 1664‟de yayınlanan, Dış Ticaretten Gelen İngiliz Zenginliği (England’s Treasure by Forraign Trade) başlıklı risalede İngiltere‟nin dış ticaretten elde ettiği zenginliği çok açık ve mantıklı bir biçimde anlatmıştı. Bu kitap, iktisat alanında çok daha sonra yazan Adam Smith gibi yazarları da etkilemişti.xv

Osmanlılar 16. yüzyıl sonlarına kadar, dışarıya ne diplomatik ne de ticari ilişki kurmak üzere temsilci göndermişlerdi. Yabancı milletler de zaten Müslümanları ülkelerinde istemiyorlardı. Genellikle, hem Avrupalılar hem de Osmanlılar ticari ilişkileri Avrupa şehirleri yerine İstanbul‟dan yönetmeye taraftardı.xviOsmanlı Devleti‟nin III. Selim Devrine kadar Avrupa‟da devamlı bir elçiliği yoktu. Osmanlı elçileri barış görüşmeleri yapmak, barış anlaşmaları imzalamak, dostluk ilişkileri kurmak veya geliştirmek, Osmanlı Devleti‟nin alacaklarını toplamak ve yeni padişahın tahta çıkışını bildirmek gibi nedenlerle kısa bir süre için yabancı ülkelere gönderilirlerdi. Avrupalılar ise Müslümanların, elçi bile olarak, ülkelerine gelmesini istemiyorlardı. İngiltere‟ye, 1607‟de, birkaç ay için gönderilen bir temsilci, saray tarafından iyi kabul görmemiş, kralın yazlık sarayında olduğu bildirilerek aylarca oyalanmıştı. Kral I. James, elçi bile olsa, bir “kâfiri” kabul etmenin Hıristiyan birprense yakışmayacağını belirtmişti.xviiBaşka Avrupa ülkelerinde de benzer olaylar yaşanmıştı. Her nasılsa, bir kısım Osmanlı tüccarı Venedik‟te bir depo ile kalabilecekleri bir han edinmek istemişler. Venedikliler, başta İstanbul olmak üzere, ülkenin birçokyerinde faaliyet gösterdiği halde, bu teklifin şehir yönetimi tarafından kabulünden önce çok şiddetli itirazlar öne sürülmüştür. “Türklere böyle bir izni vermenin Yahudileri ve Protestanları kabul etmekten daha kötü “ olduğu, donanması ve ordusu bulunan Türklerin tehlikeli olabileceği ileri sürülmüştü.xviiiAvrupalı Ülkesinde Müslüman istemiyordu, fakat ondan ve ülkesinden kazanç elde etmek başlıca amacı olmuştu.

Avrupalılar ilk elçilerini, başlangıçta ticari nedenlerle, 16. yüzyıl sonlarından itibaren gönderdikleri halde Osmanlılar, ancak reformcu bir padişah olan III. Selim zamanında, sürekli elçilik kurarak diplomatik temaslarını yürüttüler. İlk Osmanlı elçisi (Yusuf Agâh Efendi), İstanbul‟a atanan ilk İngiliz elçisinden 200 yıl sonra 1793‟de Londra‟ya gönderildi. Fransa nezdinde kurulacak olan elçilik, Fransız Devriminin yarattığı kargaşa nedeniyle 1797‟ye kadar ertelenmişti. Bu elçilikleri diğerleri izledi.xix

Dünya Ticaretinde İngiliz Egemenliği

16. ve 17. Yüzyıllarda İngiliz denizciler büyük başarılar gösterdiler. 1600 yılında kurulan Doğu Hindistan Şirketi (East India Company) Sumatra‟da ticarete başladı. 1612‟de Babür İmparatorluğu sultanı Cihangir‟in izniyle Surat‟ta bir ticaret merkezi kurdular. Böyle merkezler Bombay‟da 1661‟de, Kalküta‟da 1691‟de açıldı. Hindistan‟da 18. Yüzyılda İngiliz-Fransız rekabeti kızıştı. İngilizler üstün gelerek 1757‟den itibaren Hindistan‟a yerleştiler ve ticaret ve sömürü faaliyetlerinin tek aktörü oldular. Fernand Braudel‟e göre Doğu‟nun çeşitli bölgeleri arasında ticaret, özellikle orada yerleşen Avrupalılar için fevkalade kârlıydı. “Hindistan, İngilizler tarafından yutulana kadar, Portekiz İmparatorluğu‟nu bir asır, Hollandalıları iki asır beslemişti”.xx

İngilizler 17. Yüzyıldaki iç savaş (Parlamento-Monarşi çatışmaları) sırasında bile Kuzey ve Orta Amerika‟da keşifler yapıp toprak kazandılar ve koloniler kurdular. 1632‟de Fransız Kanada‟nın büyük bir kısmını ele geçirdiler. 1674‟de New York‟u Hollandalılardan aldılar. Utrecht Barış Antlaşması (1713) İngiltere‟yi iyice güçlendirdi. Fransa Kanada‟da geniş toprakları (Newfoundland, Acadia ve Hudson Körfezi) ve Karayipler‟deki bazı adaları İngiltere‟ye bırakmak zorunda kaldı. Aynı yıllarda yapılan diğer antlaşmalarla, İspanya‟dan Cebeli Tarık‟ı ve Minorka adasınıaldı. Fransa, İspanya, Hollanda ve Portekiz‟le ticaret antlaşmaları yapıldı. İspanya Afrika‟dan Güney ve Kuzey Amerika‟ya yaptığı köle ticareti hakkını da sadece İngiltere‟ye bıraktı.xxi18. yüzyılın ikinci yarısında Avustralya, Yeni Zelanda ve Seylan ile Asya‟da ve Orta Amerika‟da bazı adaları da ele geçirdi.

İngiltere böyle gelişip bir sömürge imparatorluğu kurarken Osmanlı Devleti gittikçe zayıflıyordu. Kuzeyde Rus tehdidi güçlenmiş, batıda Avusturya ve Polonya ile, doğuda İran‟la süren savaşlar ve içtekiisyanlar çöküşü hızlandırıyordu. Bu durumda İngiltere‟nin ilgisi artık çok daha büyük kazançlar edindiği başka yönlere çevrilmişti. Ticari ve diplomatik faaliyetler de haliyle azalmıştı. Dünyanın çeşitli yerlerindeki ticareti yanında Osmanlı Devleti ile ticareti önemsiz kalmaktaydı. Napolyon savaşlarının sonuna kadar, ticari ilişkiler devam etmekle birlikte diplomatik ilişkileri yavaşladığı görülüyor.

İngiltere büyük bir fırsatı Napolyon Savaşları bittikten sonra yakaladı ve Fransızların ve İspanyolların Batı Hint Adalarındaki sömürgelerini ele geçirdi. Hemen sonra Asya‟da Hollandalılardan Malakka ve Java‟yı aldı. Malay yarımadasında Singapur‟u kurdu. 1818‟de İndus vadisinin güneyinde Hindistan‟ın tamamını kontrolü altına almıştı.xxiiHindistan‟ı ve Asya ticaretini korumak İngiltere için çok önemli duruma gelmişti. Bu nedenle, Rusya‟nın Osmanlı topraklarını alarak güneye doğru yayılmasını engellemek gerekiyordu. Ayrıca Ümit Burnu‟nu dolaşan Asya yolunu da güvene altına almak için Batı ve Güney Afrika topraklarının da kontrol altında tutulması gerekliydi. Osmanlı Devletini Afrika toprakları gibi sömürgeleştirmek söz konusu bile olamazdı. Bu nedenle, yakın dostluk ve ticaret ilişkileri içinde ekonomik çıkar alanlarından Rus tehlikesini uzaklaştırmak gerekiyordu. Reformcu Padişah II. Mahmut döneminde (1808-1839) ilişkiler yeniden önem kazanacaktı.

Çok sonradan John Gallagher ve Ronald Robinson, İngilizlerin, bir ülkeyi sömürgeleştirmeden de, ekonomik varlıklarının kontrol altına alınabileceğini açıkladı. Geri kalmış ülkelerde, tüketim mallarına ve yatırım sermayesine duyulan ihtiyaç ve gelişmiş ülkelerin ticaret ve işletme organizasyonundaki üstün becerileri bu işi kolaylaştırıyordu. İngiltere yaptığı ticaret anlaşmalarıyla büyük ve bağımsız devletleri bile gayri-resmi (enformel) imparatorluğunun bir parçası haline getirebiliyordu. Her ülkede uygulanan yöntem aynı değildi.

Güney Amerika‟da güçlü sömürgeci rakiplerini bertaraf etmesi için bazen savaş bazen de barışçıl yollar denedi. 1806‟da Buenos Aires‟e saldırarak İspanyol valinin kaçmasını sağladı ve iş başına gelen tecrübesiz yöneticileri ticaret anlaşması yapmaya zorladı. Napolyon‟un orduları 1807‟de Portekiz‟i işgal ettiğinde kral ülkesinden ayrılmak zorunda kalınca, İngiliz donanması kraliyet ailesini Brezilya‟ya taşımıştı. Brezilya‟daki İngiliz temsilci “müteşekkir” müşterisiyle bir ticaret anlaşması yaparak İngiltere‟den ithal edilen mallara Portekiz‟den ithal edilen mallardan bile daha düşük vergi konmasını sağlamıştı.xxiiiÇeşitli zorlamalarla, 1838‟de Osmanlı Devleti ile, 1841‟de İran‟la ve 1858‟de Japonya ile serbest ticaret anlaşmaları yapıldı. En kötü olaylar Çin‟de yaşandı. İngilizler çok kârlı olan afyon ticaretini kesintisiz yürütmek için iki kez (1839-42 ve 1857-60) savaş açtılar ve milyonlarca insanın ölümüne neden oldular.xxiv

İngiltere’nin Yeni Ticaret Diplomasisi

Osmanlı-İngiliz İlişkileri, 19. yüzyıla hiç de iyi başlamadı. Napolyon‟un 1798‟de Mısır‟ı işgal etmesi üzerine, Fransızları Mısır‟dan çıkarmak için İngiltere ile 1799‟da bir ittifak antlaşması yapılmıştı. 1806‟da Rusya, Osmanlı Devleti‟ndeki Ortodoksların hamisi olduğunu padişahın kabul etmesini isteyince Padişah III. Selim Rus yanlısı oldukları bilinen Eflak ve Boğdan voyvodalarını görevden aldı ve Boğazları Rus gemilerine kapadığını bildirdi. Bunun üzerine Ruslar derhal bu topraklara girdi. Avrupa ülkeleri kendi savaş ve isyanları ile uğraşıyordu. İngiltere‟nin düşüncesi ise Rusya‟yı bulunduğu yerde durdurabilmekti. İngiliz elçisi 1799 tarihli ittifak antlaşmasının yenilenmesini, aksi takdirde devletinin savaş açacağını bildirdi. Arkasından, Babıali‟ye gönderdiği bir ültimatomla, Fransız elçisinin İstanbul‟dan kovulmasını, Eflak ve Boğdan‟ın Rusya‟ya verilmesini, Osmanlı donanmasının ve Çanakkale istihkamlarının kendisine verilmesini talep etti.Ancak, Fransız elçisinin desteklediği III. Selim bu ültimatomu reddetti. Bozcaada‟da demirlemiş olan İngiliz filosu Şubat ayındaki Bayram sabahı Çanakkale istihkamlarındaki Türk görevliler bayram namazını kılarken boğazdan geçerek ve boğaz içindeki gemileri yakarak veya karaya oturtarak ilerleyip İstanbul önlerine geldi.xxvİstanbul halkının da gayretiyle İstanbul tabyaları güçlendirildi. Padişahın kararlı tutumu etkili oldu ve İngiliz donanması İstanbul‟dan ayrıldı. Bu başarısızlığı örtbas etmeye çalışan İngiliz filosu Akdeniz‟e dönerek İskenderiye‟ye çıkarma yaptı. Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa‟nın başarılı savunması ve Osmanlı Devleti‟nin savaş ilan ettiğini bildirmesi üzerine Mısır‟ı terk ettiler. Savaş durumu 1809‟da akdedilen Kal‟a-i Sultaniyye Antlaşması ile son buldu.xxvi

“Doğu Sorunu” (The Oriental Question veya La Question d‟Orient) kavramı ilk defa, Napolyon Savaşlarından sonra, Viyana Kongresinde ortaya çıktı. Rus çarı Kongredeki devletlerin dikkatini Osmanlı Devleti‟nde yaşayan Hıristiyan milletlereçekmeye ve Osmanlı yönetimine karşı ayaklanan Yunan halkına yardım toplamaya çalıştı. Ulusçuluk akımlarının karşısında olan Avusturya-Macaristan‟ı ve Rusya‟nın genişlemesinden çekinen İngiltere‟nin etkisiyle bu konuda bir tartışma kabul görmedi. Rusya‟nın İstanbul‟u ele geçirerek Osmanlıyı Avrupa‟dan tamamen çıkarma emellerini diğer devletler çok iyi biliyordu. Osmanlı topraklarının paylaşılması anlamına gelen Doğu Sorunu kavramı Kongreden sonra sıkça kullanılmaya başlamış, fakat İngiltere ile Avusturya-Macaristan İmparatorluğu kendi çıkarları yönünden ve Rusya‟yı durdurabilmek için Osmanlı Devleti‟nin toprak bütünlüğünün korunmasından yana tavır almışlardı. Amaçları, özellikle Osmanlı‟nın Avrupa‟daki topraklarının kendi denetimleri altında olmasıydı.

1820‟lere gelindiğinde Yunanxxviiisyanı konusunda görüşler değişti. Rumlar onlarca yıldan beri lehlerine gelişen olguları ve düşünceleri iyi kullanıyorlardı. Rönesans ve Hümanizma hareketleri sonucu, Avrupalı aydınlar, başta Fransız Voltaire, André Chénier, İngiliz şairler Lord Byron ve Shelley, Rumların bağımsızlığını sağlamak adına Osmanlılar aleyhinde yazılar yazdılar. Bu yazıların etkisiyle aydınlar ve politikacılar Yunanlılara destek olmaya başladılar. Fransız Devriminin özgürlükçü fikirleri ve bu fikirlerin Napolyon‟un ajanları tarafından çok iyi kullanılarak Rumların kışkırtılması da ayaklanmanın hazırlanmasına yardım ediyordu. Ayrıca, Napolyon Savaşları sırasında Fransız ticareti ve taşımacılığı sekteye uğrayınca, Osmanlı Rumları Levant ticareti ve taşımacılığından çok kazanç sağlamışlardı. Finans ve bankacılıkta da başarılı olmuşlar ve yüksek faizli tefecilikten zenginler çoğalmıştı. Böylece, isyanın finansmanı kolaylaşıyordu.xxvii

Yunan isyanına yardım için gelen Avrupalılardan, 1821‟den sonra yurtlarına dönecek kadar talihli olanlardan birçoğu Rumların yaptıkları vahşi katliamları tiksintiyle anlattıkları halde Yunan yanlısı ve Türk düşmanlığı yapan yayınlar devam etti. Aydın ve bilim adamı geçinen bazıları İngiliz Hükümetine baskı yaparak, özgürlük için savaşan bir ulusa derhal yardım edilmesini istiyordu. Lord Stratford de Redcliff (Canning), 1825‟de elçi olarak İstanbul‟a gönderilmiş ve Osmanlı Devleti ile Rusya arasında “dostane görünen” bir arabuluculuk yapması istenmişti. İstanbul‟a gelişinden birkaçyıl önce, kuzeni olan Dışişleri Bakanı George Canning‟e yazdığı özel bir mektupta, gizli dileğinin “Türklerin pılı pırtılarını toplayıp Avrupa‟dan sürülmeleri” olduğunu yazmış, birçok kimse arasında İngiliz Başbakanı Gladstone‟un da dileği olan bu düşünceyi, ondan yarım asır önce dile getirmişti. Dışişleri Bakanlığındaki bir arkadaşına yazdığı bir mektupta da “zavallı Grekler… şu korkunç ve iğrenç Türkleri korumak zorunluluğuna neden olan Avrupa güç dengesini lanetleme” durumunda olduğunu belirtmişti.xxixStratford Canning, 1825-29 yılları arasındaki elçiliğinden sonra 1831, 1841-46, 1848-51 ve 1853-58 yıllarında da elçi olarak İstanbul‟da bulunmuştu.

Sultan II. Mahmut, 1827 Haziranında, Avrupa güçlerine Yunanistan‟ın meşru hükümdarı olduğunu bildirmiş ve Mısır‟dan gelen Mehmet Ali Paşa‟nın güçleriyle birleşen Osmanlı ordusu Atina üzerine ilerlemeye başlamıştı. Temmuz ayında, İngiltere, Fransa ve Rusya ile birlikte, Londra‟da Üç-Güç Antlaşmasını imzalayarak, hep birlikte Navarin‟de Osmanlı Donanmasına saldırdılar. Yoğun top ateşiyle 57 gemi ve 8000 askeri öldürdükten sonra, Osmanlı Donanmasını kendilerini limana sokmamakla suçladılar. Osmanlı Devleti‟nin direnmesi üzerine Rusya gene savaş ilan etti. Ruslar Balkanlardan ve Kafkaslardan ilerleyerek toprak kazandılar ve Akdeniz‟deki filolarından Rumlara silah ve cephane gönderdiler. Eylül 1829‟da imzalanan Edirne Antlaşmasıyla, Rusya‟ya bırakılan topraklardan başka, Osmanlı Devleti 400 milyon kuruş savaş tazminatı ödeyecekti.xxx

Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa, Fransızların yardımı ile iyi teçhizatlı ve iyi eğitimli bir ordu kurmuş ve İstanbul‟dan bağımsız politikalar gütmeye başlamıştı. Fransız kışkırtmalarıyla 1832„de bağımsızlığını kazanmaya kalkıştı. Yeniçeri Ocağı kaldırılmış ve Rusya ile savaşlar nedeniyle Osmanlı ordusu oldukça zayıf düşmüştü. Bu ordu karşısında Mehmet Ali‟nin güçleri kolayca ilerlemiş, oğlu İbrahim 1833‟de Kütahya‟yı işgal etmişti. Osmanlı topraklarında güçlü bir devlet istemeyen Rusya, Mehmet Ali‟ye karşı padişaha yardım teklif etti. Yardım kabul edilince, bir Rus filosu İstanbul Boğazı‟nda demirledi ve 8 Temmuzda Rusya ile Hünkar İskelesi Antlaşması imzalandı. Antlaşmaya göre Rusya‟nın İstanbul‟u korumasına karşılık, bir savaş durumunda, Osmanlı Devleti Çanakkale Boğazını Rusya‟nın düşmanlarına kapayacaktı. Böyle bir madde Fransa tarafından bile kabul görmedi, fakat İngiltere‟yi çok endişelendirdi.xxxiRusların İstanbul‟a gelişi “Hindistan yolunu” tehlikeye sokacaktı. Bu sırada, İngiltere, Osmanlı topraklarından Hindistan‟a, Fırat üzerinden buharlı taşıtlarla Basra Körfezine uzanacak bir ulaşım projesi üzerinde çalışıyordu.xxxiiİngiltere ve Fransa, Hünkar İskelesi Antlaşması nedeniyle Osmanlı Devleti ve Rusya‟yı protesto ettiler ve antlaşmayı tanımayacaklarını bildirdiler.xxxii

Hünkar İskelesi Antlaşmasından sonra Doğu Sorunu İngiltere için çok hassas bir duruma gelmiş ve İngiliz Dışişleri, hem Asya hem de Avrupa‟daki çıkarları için konuya sarılmıştı. İngiltere‟nin savunduğu “Osmanlı topraklarının bütünlüğünü koruma” politikası uzun süre devam edecekti. Hindistan yolunun İngilizler için yaşamsal önemi yanında Osmanlı Devleti‟ndeki ticareti de çok gelişmiş, İngiliz ödemeler dengesine önemli katkı yapmıştı. 1825‟den sonra İstanbul, İzmir, Beyrut ve Trabzon gibi limanlara yapılan İngiliz ihracatındaki artış muhafazakar İngilizlerin bile Osmanlı topraklarının İngiliz ekonomik refahına yaptığı katkıyı tanımasına neden olmuştu.xxxivBu yıllar Sanayi Devrimini tamamlayan İngiltere‟nin seri ürettiği mallar için geniş pazarlara ihtiyaç duyduğu ve ham madde kaynakları aradığı bir dönemdi. İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Palmerston, 1833 ve 1839 yılları arasında, “Türkiye‟yi canlandırma” (rejuvenation of Turkey) programını uygulamak istedi. Programın amacı askeri ve idari reformlarla, Rusya‟nın hamiliğine son vermekti.xxxvBöyle bir zamanda, İngiliz elçisi Lord Ponsonby II. Mahmut‟u bir ticaret antlaşması için ikna etmeye çalışıyordu. Öte yandan, David Urquhart isimli bir İngiliz vatandaşı, 1833‟de Türkiye’nin Kaynaklarıbaşlığıyla Osmanlı Devleti‟ndeki ticaret olanaklarını anlatan bir kitap yayınladı. Bu kitapta ucuz fiyatlı İngiliz pamuklusu karşısında Doğu halklarının üretimden vazgeçeceğini yazmıştı.xxxviBu şahıs Osmanlı topraklarına ilk kez Yunan İsyanı sırasında, Yunanlılara yardım etmek üzere gelmiş, sonra bu ülkeyi daha iyi anlayabilmek için İstanbul‟a geçmiş ve İngiltere‟nin Doğu ticareti için Osmanlı topraklarının önemini kavramıştı. Ağustos 1833‟de Dışişlerinin izniyle Osmanlı ülkesine tekrar gelerek Balkanlar‟da ve Batı Anadolu‟da incelemelerde bulunmuş ve serbest ticaretin faydaları konusunda makaleler kaleme almıştı. Niyazi Berkes‟e göre, Urquhart ve Le Moniteur Ottomangazetesinin editörü Alexandre Blaque bu gazetede serbest ticareti öven yazılar yazarak kamu oyunu yeni bir serbest ticaret sistemi için hazırlıyorlardı.xxxvii

Mısır valisinin orduları 1834‟de Anadolu‟dan çekildikten sonra Mehmet Ali, bu defa Cidde valisi Hurşit Beyi Basra seferi için görevlendirdi. Hurşit Bey Basra yakınlarına kadar geldi ve körfezde Bahreyn adasını işgal etti. Arap yarımadasının etrafını dolaşarak gelen Mısır donanması ile Şat el Arap‟ta buluştu. Bağdat yolunun açıldığını gören İngilizler telaşa kapıldı. Her ne kadar, Mısır ordusu geri çekildiyse de, sonunda bu toprakların Mehmet Ali‟nin eline geçmesi gerçekleşebilirdi.xxxviii

ngiltere ile 1820‟de yapılan gümrük antlaşmasının süresi dolduğundan yenilenmesi gerekiyordu. Ancak, İngilizler mevcut gümrükleri yüksek bularak daha iyi koşullarla yeni bir ticaret antlaşması yapmak istiyordu. Osmanlı Devleti‟nde İngiltere‟den ithal edilen mallar için %3 gümrük ödendiği halde, İngilizler kendi ülkelerinde benzer ürünlerden %60 gümrük vergisi alıyordu.xxxixOsmanlı yönetimi aldığı bu düşük vergiyi yükseltmek istiyordu. İngilizlerin en büyük amacı Osmanlı Devleti‟nde üretim ve ticaret yapanyerli tekellerin (yed-i vahit) ortadan kaldırılmasıydı. Yerli tekeller yok edilince İngiliz malları rakipsiz kalacaktı. Urquhart‟ın hazırladığı antlaşma taslağı üzerinden görüşme başlatmak için İngiliz elçisi padişaha baskı yapmağa başladı. Hükümet böylebir antlaşmaya yanaşmıyordu. Söylendiğine göre, İngiltere elçiliğinden dönen Mustafa Reşit Paşa‟nın Padişahı ikna etmesi zor olmamıştı. Böyle bir antlaşma ile iç tekeller ortadan kalkarsa, uluslararası hukuka göre, Osmanlı Devleti‟nin bir vilayeti olan Mısır‟da da uygulanacaktı. Mehmet Ali iç tekellerini kaybedince ordusunun masraflarını büyük ölçüde karşılayan bu kaynaktan yoksun kalacaktı. Bu nedenle II. Mahmut antlaşmayı kabule razı oldu.xlYeni kurallara göre, %9 amadiyye vergisi ile birlikte ihracat vergisi %12, İngiltere‟den ithal edilecek bütün mallar için gümrük vergisi sadece %3 oldu. Yed-i vahit sistemi tamamen kaldırıldı.xli

Yabancılar ithal vergisinin değil de ihraç vergisinin yüksek oluşunu şaşkınlıkla karşılıyordu. Avrupa ülkeleri ithal vergilerini yüksek tutarak gelişmekte olan sanayilerini korumaya çalışıyorlardı. Bu antlaşmadan sonra yerli pamuklu, yünlü ve hatta ipek kumaş üreticileri dışarıdan gelen seri üretilmiş ucuz mallar karşısında tutunamadı. Osmanlı ekonomisi yeniden yapılandı. Artık sanayi ürünleri dışarıdan geliyor, İngiltere‟nin ve diğer yabancıların talep ettiği pamuk, tahıl ve tütün gibi tarımsal ham maddelerin üretimi artıyordu. II. Mahmut devrinde başlatılan sanayi hamlelerinin önü kesildi. Hükümdarlığının ilk yirmi yılındaaçtığı dokuma, kağıt, deri ve ayakkabı fabrikaları, bıçkı tezgahları ve buhar enerjisi kullanan mermi fabrikası kapanmaya mahkum oldu.

Ruslar 1840‟larda Polonya‟daki ve Kafkaslardaki isyanları bastırmak için epey uğraşmışlardı. Bu isyanları bastırıp, Osmanlıdan, İran‟dan ve İsveç‟ten büyük topraklar aldıktan sonra Çar I. Nikola kendini iyice güçlü görmeğe başladı. “Avrupa‟nın hasta adamı” dediği Osmanlı İmparatorluğu‟nun dağılacağını belirterek Osmanlı mirasından en büyük payı koparma hesapları yapıyordu.Bir yandan Balkan halklarını kışkırtarak Rus nüfuzuna sokmaya çalışıyor, öte yandan Kutsal Topraklarda Ortodoks din adamlarını Fransa tarafından korunan Katoliklere karşı destekliyordu. Mirasın paylaşılması konusundaki aşırı talepleri yüzünden İngilizlerle de anlaşmazlığa düştü. Osmanlı Devleti Rusya‟nın taleplerini reddedince 1854‟de Kırım Savaşı kaçınılmaz oldu. Bu kez İngilizler ve Fransızlar da kendi çıkarlarını koruyabilmek için Osmanlılarla birlikte Ruslara karşı savaştılar. Bu savaş Osmanlı Devleti‟ne çok pahalıya mal olup ilk dış borçlanmaya yol açmıştı. Yenilgiye uğrayan Ruslar da Batılı güçlerle boy ölçüşemedikleri için ülkelerini modernize etmeleri gerektiğini anlamışlardı.

Batı Anadolu‟da ticaret yapan İngilizler, mallarını İzmir limanından içeriye taşıyacak yolların bulunmayışından şikayetçi idiler. Beş İngiliz tüccar 1856‟da İzmir ve Aydın arasında demiryolu yapımı için devletten bir imtiyaz hakkı aldılar. Birçok zorluklardan sonra, bu hat ancak 1866‟da çalışmaya başladı. İngilizler 1860‟da Rumeli‟de Boğazköy‟ü Karadeniz‟de Köstence limanına bağlayan 60 kilometrelik bir demiryolu inşa etmişlerdi. Bunun hemen arkasından Varna-Rusçuk hattı tamamlanmıştı. Bunu İzmir-Kasaba (Turgutlu) demiryolu izledi. Rumeli‟deki ilk demiryolu hattı dışında, bütün diğer hatlar Osmanlı Devletinin verdiği kazanç garantileriyle yapıldı.xlii

İzmir civarında yerleşen İngilizler zamanla dokuma, boya zeytinyağı, sabun, un imalathaneleri, pamuk ve tütün üretimi için çiftlikler, incir, üzüm vs. paketleme tesisleri kurarak kazançlı yatırımlara giriştiler. Zamanla liman işletmeciliği, gaz ve şehir aydınlatma tesisleri, şehir içi ulaşımı kolaylaştırmak için tramvay şirketi gibi herkese faydalı olan yatırımlar gerçekleştirdiler. Ne yazık ki, borç içindeki devlet böyle alt ve üst yapı projelerini kendisi yapamıyordu.

Dış borçlarını ödeyemeyen Osmanlı Devleti 1875‟de iflasını ilan etmiş altı yıl sonra Düyun-u Umumiye İdaresini kuran yabancılar alacaklarını kendileri tahsil etmeye başladılar. Bu zor günlerde, Sırp ve Karadağ isyanları yeniden alevlendi. Sırplar yenilmiş ve Sırp prensi barış teklifini İstanbul‟a göndermişti. Fakat Sırp ordularına kumanda eden Rus subaylar savaşa devam ettiklerinden, bir ay içerisinde yenilerek birçoğu hayatını kaybetti. xliiiRusların savaş tehdidi karşısında Osmanlı ordusu geri çağrıldı. İngilizler Balkan sorununun çözümü için İstanbul‟da bir konferans toplanmasını ve tarafların çarpışmalardan önceki sınırlara çekilmesini ve Balkan halklarına özerklik verilmesini teklif etti. Osmanlı Devleti haklı olarak bu şartları kabul etmeyince, İngilizler Rus saldırısına izin vereceklerini bildirerek tehdit ettiler.

Bu sırada Mithat Paşa‟nın meşrutiyet rejimine geçmek üzere hazırladığı anayasayı ilan etmesi Avrupalıların planlarını alt üst etti. İstanbul‟da toplanan konferansta Osmanlı Hariciye Vekili anayasaya göre Müslim ve gayrimüslim tebanın eşit olacağını, dine dayalı azınlık mahkemelerinin yerini seküler mahkemelere bırakacağını, insan haklarının garanti altına alınacağını açıkladı. Avrupalıların görmek istedikleri reformların yeni rejimde sorun olmaktan çıktığını bildirdi. Bu nedenle, yabancı elçilerin teklifleri reddedildi.xliv

II. Mahmut‟un yaptığı idari reformlar, arkasından, insan yaşamını ve mülkiyet hakkını ve insan onurunu güvence altına alan Gülhane Hattı Hümayunu yeni bir düzen (Tanzimat) getirmişti. Yabancı güçlerin isteği ile 1856‟da Islahat Fermanı yayınlanmış, vilayetler için yeni reformlar geliştirilmiş, yönetime katılım genişletilmiş ve vergilerin doğrudan devlet eliyle toplanması (iltizam usulü devam etmekle birlikte) kararlaştırılmıştı. Valiler 1858‟de, vilayet yönetiminin baş sorumlusu olarak bölgeye gönderilen ordu komutanları ve defterdarların da amiri olmuştu. Bu son reformlar vilayetlerdeki azınlıkların, siyasal ve sosyal gelişmeleri için Avrupa güçleri tarafından dayatılmıştı. İngilizlerin ve diğer Avrupalıların asıl amacı Türklerin Avrupa‟dan tamamen çıkarılması idi. Bu nedenle Meşrutiyet ilanını hoş karşılamadılar. Reformların getirdiği bütün gelişmelere rağmen İngiliz başbakanlarıve bakanları Türkler ve Padişahlar hakkında en aşağılayıcı ve küfreden ifadeleri kullandılar. İngiliz Dışişleri Bakanı Clarendon 1865‟de İstanbul‟daki elçisine Türkleri geliştirmenin (reforme etmenin) en iyi yolunun onları yeryüzünden silmek olduğunu, bu nedenle kendisini bütün Hıristiyanların iyiliği için çalışmaya hasretmesini yazmıştı.xlv

Mithat Paşa ve diğer Jön Türkler, Müslüman ve Hıristiyanların tamamen eşit olacağı bir anayasa ile Parlamenter bir monarşiyi savunuyorlardı. Fransız Devrimi ile birlikte, her ülkede parlamenter rejimi savunan İngiliz devlet adamları, Osmanlı Devleti‟nde buna karşı çıkıyorlardı. Anayasayı ilan ederek İstanbul Konferansında Avrupalı güçlerin ve Rusların oyununu bozan Mithat Paşa‟ya İngilizler düşman olmuştu. İngilizDışişleri Bakanı Lord Salisbury, İstanbul Konferansı bozgunu yüzünden Mithat Paşa‟ya en aşağılık iftiralarda bulunuyordu.xlviBu tutumlar yüzünden Abdülhamit cesaretlendi ve anayasayı rafa kaldırarak meclisi dağıttı. İngilizlerde, Osmanlı Devletindeki özgürlükçü hareketlerin Hindistan‟da bağımsızlık hareketine yol açabileceği korkusu da vardı.

Prusyalılar 1870‟de Fransızları yendikten sonra, Alman Birliği güçlenmiş ve hızlı bir sanayileşme başlamıştı. Yüksek gümrük duvarlarıyla yerli üretimi koruyan Almanya1880‟lerde önemli bir sanayi gücü olmuştu. Alman malları yalnız kıta Avrupa‟sı ve geri kalmış ülkelerde değil serbest ticareti savunan İngiliz pazarına da girmişti. Dünyanın her yerinde İngiliz tacirler Alman rekabetinden şikayetçi olmaya başladılar. Öteyandan Fransızlar, arkasından Almanlar gelecekteki refahlarını emniyete almak için, İngilizler gibi sömürge edinme gereğini duydular. 19. yüzyılın son yirmi yılı ve 20. yüzyıl başları hızlı bir sömürge kapma yarışına sahne oldu. İngilizler Asya ve Afrika‟daki sömürge sayısını arttırdılar. Adil ve ahlakçı geçinen bütün devlet adamları bu toprak kapma yarışını desteklediler. İngiliz sömürgeleri, on beş yıl gibi kısa bir zaman diliminde İngiliz Sömürge İmparatorluğu‟nun üçte biri kadar genişledi ve yeryüzünün beşte birini kapsayan bir yüzölçümüne ulaştı.xlvii

Osmanlı Devleri iflastan sonra çok ciddi bir finansal kriz yaşarken Balkanlarda kışkırtmalar ve isyanlar devam etmişti. Rus çarı yeni anayasa ile verilen hakları yeterli bulmadı. Türkleri Balkanlardan tamamen çıkarmak ve bölgede kontrolü ele geçirmek için 1877 Nisanında savaş ilan ettiğini bildirdi. Padişah Abdülhamit, Kırım Savaşından sonra imzalanan Paris Barış Antlaşmasını imzalamış olan devletlerden yardım istedi. İngilizler bu antlaşmanın şartlarına uymadılar ve Osmanlı Devleti‟ni yalnız bıraktılar.xlviiiDiğer Balkan ülkelerinin de yardımıyla, Rus ordusu İstanbul üzerine yürüyünce, Osmanlı Hükümeti şartsız teslim anlamına gelen bir ateşkesi Ocak 1878‟de, Ayastefanos (Yeşilköy) Antlaşmasını da Martta kabul ederek, Romanya‟nın, Sırbistan‟ın ve Karadağ‟ın bağımsızlığını tanıdı. Bulgaristan toprakları Ege kıyılarını da içine alacak şekilde üç misli büyüdü ve Osmanlı Devleti‟ne gevşekçe bağlı otonom bir prenslik oldu. Padişah ayrıca, 1.4 milyar ruble (24 milyar kuruş) yıllık devlet gelirlerinin dört misli büyüklüğünde, savaş tazminatı ödemeyi kabul etti. Ancak, Rusya tazminatın yarısı kadar indirim yaparak Kars, Ardahan, Batum ve Doğu Beyazıt ile Avrupa‟da Dobruca ve Tuna adalarına el koydu. İngilizler ve diğerAvrupalılar çıkarlarının elden gittiğini düşünerek telaşa kapıldılar ve sonunda Berlin Kongresi toplanarak Ayastefanos Antlaşmasında bazı değişiklikler yapıldı. Balkan dağlarının güneyinde Osmanlı Devleti‟ne bağlı Doğu Rumeli adıyla bir vilayet yaratıldı.Çoğunluğu Müslüman olan bu vilayeti Hıristiyan bir vali yönetecekti.

Çirkinleşen Diplomasi

Berlin Antlaşmasıyla Osmanlı Devleti topraklarının beşte ikisini ve yarısı Müslüman olan 5,5 milyon nüfus kaybetti.xlixKayıplar bununla da kalmadı. İngiltere önce Osmanlı‟ya yardım etmek ve Doğu Anadolu vilayetlerini yeni bir Rus saldırısından korumak bahanesiyle Kıbrıs Konvansiyonunu kabul ettirerek adanın yönetimine el koydu. Osmanlı ölmeden mirası paylaşılıyordu. Fransızlar, 1830‟da işgal ettikleri Cezayir‟i, Tunus‟tan bir saldırı olduğu bahanesiyle, 1881‟de Tunus‟u da ilhak ettiler. Benzer şekilde, İngilizler de Mısır‟a göz diktiler.

Hidiv yönetimindeki Mısır bir yandan Süveyş kanalı ve diğer altyapı yatırımları için, bir yandan Hidiv ailesinin gösteriş düşkünlüğüyüzünden büyük miktarda borçlanmıştı. Borcun borçla kapatılamayacağını anlayınca, Hidiv İsmail Paşa Borç Sandığı (Caisse de la Dette) denen bir kurum yarattı. Niyeti yabancı ülkelerin Mısır‟ın iç işlerine karışmasını önlemekti. Yabancı alacaklıların temsilcilerinin, alacağa karşılık olarak devlet gelirlerini el koyması yerli bürokrat ve askerler arasında hoşnutsuzluğu arttırdı. Bu hoşnutsuzluk Avrupalı karşıtı bir tutum yarattı ve yabancı gemileri İskenderiye körfezinde gören bazı Mısırlılar sokakta birkaçAvrupalıyı öldürünce, İngilizler savunmasız durumdaki İskenderiye‟yi bombaladılar.l1882‟de İngilizler, İngiliz alacaklıların ve Manchester tekstil endüstrisinin, fakat en başta İngiliz Devletinin geniş çıkarlarını korumak için Mısır‟ı işgal etti. Osmanlı Devleti‟nin zayıflığı ve Padişah‟ın ürkekliği yüzünden bu işgal kalıcı bir mahiyet kazandı.

İngilizler bu şekilde, Hindistan yolunu güven altına aldıktan sonra, Osmanlı Devleti‟ndeki İngiliz yatırımları azalmaya başladı. İzmir-Kasaba demiryolunu 1894‟deFransızlara, Adana-Mersin hattını 1896‟da Almanlara sattılar. Osmanlı Bankasındaki paylarının bir kısmını Fransızlara sattıklarından, bankanın yönetimini de çoğunlukla Paris‟teki merkeze bıraktılar. Diğer Avrupalı tüccarların rekabeti ve Anadolu halkının yoksullaşması nedeniyle İngiliz tacirlerin kazancı azalıyordu. Artık gayretlerini sömürgeleri üzerinde yoğunlaştırırken Osmanlıya indirilecek ölümcül darbeyi bekleyebilirlerdi.

İzmit-Ankara demiryolu hattını 1893‟de tamamlayan Almanlar, bu hattı Bağdat‟a kadar uzatmak niyetindeydiler. Osmanlı İmparatorluğu‟nda artan Alman nüfuzunu çıkarlarına aykırı bulan İngiliz ve Fransızlar böyle büyük bir yatırımı Almanlara bırakmak istemediler. 1898 ve 1899 yıllarında Anadolu‟dan Bağdat‟a demiryolu yapmak üzere Nafıa Nezaretine birçok başvuru yapıldı. Büyük güçler rekabeti iyice kızıştı. Rus sermayesinin Rusya dışına çıkmasını istemeyen Ruslar bile bu rekabetten geri kalmamıştı.liBir İngiliz yatırımcı Nezaret‟e Suriye kıyısından Bağdat‟a uzanan bir proje sunmuştu. 1899Ekiminde Boer Savaşının çıkması ve İngilizlerin dikkatini ve gayretlerini Güney Afrika‟daki sömürgelere çekmesi projenin bırakılmasına neden olmuştu. Bundan sonra Bağdat demiryolu projesi önemini yitirdi. İngiliz Dışişleri bakan yardımcısı Lord Curzon İngiliz çıkarlarını korumanın en iyi yolunun Mısır‟ı sıkı tutmak, Süveyş Kanalının güvenliğini korumak, İngiltere ve Hindistan arasındaki ulaşımı hızlandırmak ve ucuzlatmak olduğunu belirtmişti. 1870‟lerde popüler olan demiryolu konusu artık İngiltere için kapanmıştı.liiCurzon 1898‟de Hindistan Valisi olduktan sonra Kuveyt Şeyhi ile gizli bir anlaşma yapmış, İngiliz Hükümetinin izni olmadan hiçbir yabancı güce toprak verilmeyeceğini sağlama almak istemişti. İngilizler için önemli olan Basra Körfezinin güvenliği idi. İngiliz basınında bazı yazarlar “Anadolu ve Mezopotamya‟da Almanların bulunması Rusya‟nın orada yer edinip İngiliz ticaretinin yüzüne kapıyı çarpmasından daha iyidir” diye yazmıştı.liiiBununla birlikte, İngilizlerin korkuları tamamen yok olmamıştı. Bağdat demiryolu “şu veya bu şekilde Basra Körfezindeki İngiliz varlığına zarar verecekti”.liv

Düyunu Umumiye İdaresinde İngiliz alacaklıları temsilen bulunan Adam Block, aynı zamanda DüyunuUmumiye Konseyinin dönüşümlü başkanı ve İstanbul‟daki İngiliz Ticaret Odası‟nın da müdürüydü. Muhtemelen, Osmanlı Devleti‟ndeki İngiliz ticari çıkarlarını değerlendirebilecek en yetkin kişiydi. Düyunu Umumiye İdaresindeki işinden dolayı Osmanlı kamu görevlisi olduğu halde, İngiliz elçiliği ile devamlı temas halindeydi. 1894 ve 1903 yılları arasında elçiliğin baş tercümanlığını yapmıştı. 1903‟de elçilikteki görevi sona erdiği halde İngiliz Dışişlerine tavsiye vermeye devam etti. 1906‟da, Osmanlı topraklarında Fransız ve Alman nüfuzunun arttığını ve İngiltere‟nin aşınmış olan durumunu güçlendirmesi gerektiğini Dışişlerine bildirdi.lvO zamanki diplomatik çevrelerde hakim olan düşünce şu idi; hangi ülke Osmanlı topraklarında çok yatırım yapmışsa, Osmanlı mirasından o ölçüde büyük bir pay alacaktır. Bu nedenle, İtalya gibi, dünya siyaset sahnesine yeni giren ülkeler bile “ben de buradayım” diyebilmek için ufak tefek yatırımlar yapıyordu. Block, Dışişlerine yaptığı tavsiyesini gerçekleştirmek için çok çalıştı. Uzun tereddütlerden sonra, 1909‟da, bir grup İngiliz yatırımcı tarafından ve Sir Ernest Cassel‟in liderliğinde Türkiye Bankası (The Bank of Turkey) kuruldu.lviDışişlerinin büyük desteğiyle kurulmasına rağmen, güçlenip diğer yabancı kuruluşlarla rekabet edebilecek duruma gelemedi. Biri İstanbul Şehremini, diğeri Osmanlı Hazinesinin olmak üzere sadece iki tahvil ihracatı gerçekleştirdi.lviiSavaştan sonra 1920‟de, Osmanlı Devleti‟ne kredi açan diğer alacaklılarla birlikte İşgal Komiserliğine gönderilen protestoya dahil oldu. Bu bakımdan kuruluş amacını yerine getirdi.

20. yüzyıl başlarından itibaren, Avrupa diplomasisinin bir diğer rekabet alanı da petrol aramak ve çıkarmak için imtiyaz ele geçirmekti. Deutsche Bank Petrol Şirketi, Anadolu ve Bağdat Demiryolu sözleşmelerine dayanarak, bu imtiyazın kendisine verilmiş olduğunu iddia ediyordu. Gerçekten de, Bağdat Demiryolu sözleşmesinin 22. maddesi açıkça, demiryolunun her iki tarafındaki 20 kilometrelik alan içindeki mineral kaynaklarının hakkını imtiyaz sahibine bırakıyordu.lviiiİkinci Meşrutiyet‟in ilanından önce, petrol imtiyazı için İngilizler pek çaba göstermediler. Bunu başlıca iki nedeni vardı. O dönemde, İngilizler İran‟da zaten petrol çıkarıyorlardı. İkinci neden, II. Abdülhamit‟in Mısır‟da yaptıklarından sonra İngilizlere hiç güvenmemesi ve Alman yanlısı bir siyaset izlemesiydi. Abdülhamit‟in padişahlığının sona ermesiyle daha olumlu bir karşılık bulacaklarını ümit ettiler. Ancak bu ikinci meşruti anayasa da İngilizlerde korku yarattı. İngiliz Dışişleri Bakanı Sir Edward Grey 31 Temmuz 1908‟de yazdığı bir bildiride, başarıyla gerçekleştirilen böyle anayasal bir gelişmenin “Genç Mısırlıları” veya Hindistan‟daki bağımsızlık hareketini nasıl etkileyeceği endişesini dile getirmişti.lixGrey Ağustos 1908‟de İstanbul‟daki elçisine yazdığı mektupta, İngiliz ticaretinin Türkiye‟den nispeten ayrılmış olmasından ve Türkiye‟de kalan yatırımcıların düşük kalitesinden duyduğu hayal kırıklığını dile getirmişti.lx

1908‟de meşruti darbeyi yapan Jön Türkler, yabancıların devlet yönetimine müdahalesini sona erdirmeyi amaçladılar. Bu nedenle, son zamanlarda etkileri Alman ve Fransızlara göre azalmış olan İngilizlere yaklaştılar, fakat beklenen desteği bulamadılar. İngilizler 31 Mart (13 Nisan) 1909‟da karşı devrimcilere destek vererek, gene Osmanlı Devleti‟ndeki bu ilerici meşruti yönetimin karşısında oldular.lxi

İngiliz Dışişleri, Bahriye Nezareti ve İmparatorluk Savunma Komitesi Mezopotamya‟daki menfaatlerini yakından izlemekteydiler. Sonuç olarak gördükleri şuydu: “Ticari egemenlik siyasi egemenliğin anahtarıdır ve Almanya‟nın metodu budur”.lxiiİngilizler hakkında İstanbul‟da gelişen olumlu duygular National Bank‟ın kurulmasına yardım etmişti. Bu bankanın dört direktöründen biri olan Kalust Gülbenkyan bankayı petrol işine yönlendiriyor ve Alman itirazlarını önlemek için İngiliz ve Alman çıkarlarını uzlaştırmaya çalışıyordu.lxiii

1910 yılı sona ermeden, anlaşmaya varan National Bank ve Deutsche Bank, Londra‟da Afrika ve Doğu İmtiyazları Limited Şirketini (African and Eastern Concessions Limited) kurdular. Osmanlı topraklarında petrol aramak ve çıkarmak için kurulan bu şirket, 1912‟de Türk Petrol Şirketi (Turkish Petroleum Company) adını aldı ve İngiliz Dışişlerinin baskısıyla Anglo-İran Petrol Şirketini (Anglo-Persian Oil Company) de ortak yaptı. İngiliz Dışişleri Bakanlığı‟nda, 1914 Mart ayında yapılan bir toplantıda yeni bir anlaşma yapılarak paylar şöyle dağıtıldı: % 47,5 Anglo-İran Petrol Şirketine, %25 Deutsche Bank‟a, %22,5 Royal Dutch Shell‟e ve %5 Gülbenkyan‟a.

20. yüzyılın ilk on yılı içinde, yakıt olarak petrolün kömüre olan üstünlüğü iyice anlaşılmıştı. Kullanımı kolay ve iç yakımlı motorlar için kömürden çok daha temizdi. İngiliz Bahriye Nezareti Donanmayı modernize etmeye karar verdiğinde, ilk yaptıkları iş kömür yerine benzini koymak oldu. Birinci Dünya Savaşı öncesindeki yıllarda İngiliz Donanmasının ihtiyacı olan yakıtın temini Bahriye Nezaretinin başlıca sorunu oldu. Bu nedenle 1913‟de Anglo-İran Petrol Şirketinin hisselerinin %51 ini ele geçirdi. lxivBu şirket İran‟ın kuzeyindeki küçük bir bölge hariç, ülkedeki bütün petrolü çıkarma hakkına sahipti. Söz konusu küçük bölge de Rus nüfuzu altındaydı.

Osmanlı Devleti, Musul, Bağdat ve Basra‟yı içine alan bölgede petrol çıkarmak için kendi şirketini kurmak istediği zaman İngiliz Dışişleri Bakanı Temmuz 1913‟de Babı Ali‟ye sert bir ültimatom göndererek bu planı protesto etti. Bunu Mart 1914‟de ikinci bir ültimatom izledi. Arkasından, dostane [!] İngiliz politikasını değiştireceğini bildirerek Osmanlı Devleti‟ni tehdit etti. Ayrıca, Osmanlı Hükümetinin gümrük vergilerini arttırma isteğiyle petrol konusu arasında ilişki kuramayacağını belirtti.lxvİngiliz Dışişleri Mezopotamya‟da kurulacak herhangi bir şirketin hisselerinin %50‟sinden fazlasının D‟Arcy grubuna verilmesiniistiyordu. William Knox D‟Arcy İkinci Meşrutiyetten önce imtiyaz edinmeye çalışmış, fakat başarılı olamamıştı.

İstanbul‟daki İngiliz ve Alman elçiler Mezopotamya petrolü için adil bir imtiyaz talep edince, Sadrazam Sait Halim Paşa 28 Haziran 1914 tarihli, her iki elçiye hitaben yazdığı bir mektupla, Maliye Nezaretinin Bağdat ve Musul vilayetlerinde “bulunmuş veya bulunabilecek” petrol kaynaklarını Türk Petrol Şirketine kiralamayı kabul ettiğini, ve elde edilecek gelirden devletin payını tespit etme ve buimtiyazın genel şartları hususundaki kararını sonradan değiştirme hakkını saklı tuttuğunu bildirdi.lxviMejcher‟e göre, bu tutumuyla Osmanlı Hükümeti “hasta adamın İngiltere ve Almanya‟nın arzu ettiği kadar anemik olmadığını” göstermişti. Türk Petrol Şirketi savaş yıllarında çalışamaz durumda idi. Savaştan sonra 1920‟de San Remo Antlaşmasıyla yenilen Almanya‟nın payı Fransa‟ya verildi, ve Osmanlı Devleti topraklarıyla birlikte bütün haklarını kaybetti.

Tartışma

Tüccar bir ulus olan İngilizler en başta büyük kazançlar elde etmek için diğer ülkelerle ticarete başlamışlardı. İngiltere zenginleştikçe, özellikle Doğu ülkelerinden ipek, ilaç ve boya hammaddesi, pamuk ipliği gibi mallara ve gıda maddelerine olan talepleri arttı. İlerleyen teknolojiyi başarıyla ticari mala dönüştürme becerisi Sanayi Devriminden bile önce, İngilizleri çok üretmeye ve ürettiklerine yeni pazarlar aramaya yönlendirmişti. Böylece, 16. Yüzyıldan itibaren Akdeniz ticaretini genişleterek İstanbul‟a kadar uzandılar. Denizlerde sağladıkları üstünlük sayesinde, 18. yüzyıl sonlarından itibaren sömürgeler edinerek dünya ticaretine egemen olmaya başladılar.

19. yüzyıl başlarından itibaren İngiliz ticareti yeni bir ivme kazandı. İngiltere teknolojik gelişmeleri endüstriye uygulamada ve ticarileştirmede öncü olmuş, Sanayi Devrimini diğer Avrupa ülkelerinden çok daha önce tamamlamış ve pazar arayışı içine girmişti. 1820‟lerde İngilizlerin Osmanlı Devleti‟ne olan ilgileri iyice arttı. Bu dönemde hem ticaret hem de yabancıların Osmanlı Devleti‟ne müdahaleleri hız kazanmıştı. Osmanlı-İngiliz diplomatik ilişkilerinin 1830‟lardaki gelişimi Gallagher ve Robinson‟un ileri sürdüğü “serbest ticaret emperyalizmi” tezine uygun düşmektedir. 19. Yüzyıl İngiliz emperyalizmini inceleyen bazı yazarlar 1820 ve 1880 yılları arasında İngilizlerin resmi sömürge alanlarında fazla artış olmadığı, fakat 1880‟den Birinci Dünya savaşına kadar resmi sömürgelerin coğrafi olarak genişlediği görüşündeler. Gallagher ve Robinson, aslında bu devirde bile İngiliz resmi imparatorluğunun, sömürge topraklarının işgaliyle büyüdüğünü, fakat ticaret antlaşmalarıyla resmi olmayarak, toprak işgal etmeden, büyük ve bağımsız devletlerin de

İngiliz İmparatorluğuna bağlandığını anlatıyor. Avrupa ülkeleri serbest ticaret ilkesine şüpheyle bakarken, İngiltere Osmanlı Devleti, İran, Çin ve Japonya gibi siyasi olarak bağımsız ülkeleri ticaret anlaşmalarıyla kendisine bağımlı kıldı. Gallagher ve Robinson‟a göre gayri resmi imparatorluğu büyütmek için İngilizlerin kullandığı en yaygın teknik zayıf ülkelere empoze edilen serbest ticaret antlaşmalarıydı. Bu siyasal teknik 1838‟de Osmanlı Devleti‟nde uygulanmıştı. Aslında İngilizler tahıl ithalatını Rusya‟dan yapmak istemişti. Rusya serbest ticaretin lafını bile duymak istemediğinden, İngilizler tahıl ihtiyacını kolayca karşılayabilecekleri zayıf bir ülkeyi, Osmanlı Devleti‟ni seçtiler. “İngiliz ticaretinin gayri resmi imparatorluğun görünmez bayrağını takip edişi” olarak anlatılan bu teknik daha sonra başka ülkelere de uygulanarak genel bir eğilim yarattı. Bu yazarlara göre İngiliz politikası kazanmak istediği ticaret ve zenginliği “mümkünse gayri resmi, gerekli ise resmi kontrol” vasıtasıyla sağlamaktaydı.

İngiliz emperyalizmi konusunda yazan araştırmacıların çoğu, 1880‟den sonra emperyalizmin mahiyet değiştirmesinin nedeni olarak serbest ticaretin modasının geçmiş olduğunu belirtirler. 1870‟den sonra, Avrupa‟nın her yerinde ticarette korumacılık artmış, her ülke sanayileşmek için gümrük duvarlarını yükseltmişti. Diğer Avrupa Güçleri, İngilizlere öykünerek zayıf ulusların topraklarını zapt ederek sömürgeler üzerinden zenginliklerini arttırma yoluna gittiler. Resmi imparatorluğunun bir parçası olan Hindistan‟ı savunması çok önemli olduğundan, İngilizler Asya yolu üzerindeki Kıbrıs ve Mısır‟ı da resmi imparatorluğa katmak istedi ve sonunda siyasi kontrolü sağladı. Osmanlı Devleti‟nin dağılmasını artık gün meselesi olarak gördüğünden mirastan parsa toplama ve toprak kapma hırsı gittikçe arttı. Henüz Dünya Savaşı başlamadan önce, Avrupalı güçler Osmanlı topraklarından nereyi alacaklarına karar vermişlerdi. İngiltere savaştan sonra bile, Yunanistan‟ın Anadolu çıkarmasına yardım etti. İngiliz halkının ve devletinin yıkıcı büyük bir savaştan sonra çok yorgun düşmesi, İngiliz hırsını biraz frenlemiş oldu.

 

Notlar

iParis Arnopoulos (2000)The Exploitsof Plato & Aristotle: Between Isolationism & Intervention, 11th International SymposiumOlympic Center for Philosophy and Culture, Yunanistan.

iiCarmen Elena Dorabat (2015), “A Brief History of International Trade: From Pre-Doctrinal Contributions to 21stCentury Heterodox Economics”, The Journal of Philosophical Economics:Reflections on Economic and Social Issues, Vol. VIII, Issue 2, 106-137.

iiiArnopoulos, 5-6.

ivLianna Farber (2006), An Anatomy of Trade in Medieval Writing: Value Concept and Community,Cornell University Press, Ithaca.

vİbn Haldun (2005), Mukaddime, Hazırlayan: Süleyman Uludağ, Cilt 2, Dergah Yayınları, İstanbul, ss. 715-16.

viJ. Theodore Bent (Ed.) (1893), Early Voyages and Travels in the Levant, Hakluyt Society, Londra, s. v.

viiA. P. Poley (1921), The Imperial Commonwealth : A Survey of Commercial, Industrial and Social History from the Tudor Period to Recent Times, Cassel and Company Ltd., Londra; Edward E. Creasy (1961) History of the Ottoman Turks,Khayats, Beyrut; Orhan Burian(1952) “Interest of the English in Turkey as Reflected in English Literature of the Renaissance”, Oriens, Vol. 5, No. 2, 209-229. Poley ve Creasy bu ilk elçinin adını Harebone olarak, Burian ise Hareborne olarak yazmış. Stanford Shaw gibi daha sonraki yazarlar Harborne olarak yazıyorlar.

viiiM. Epstein (1908), The Early History of the Levant Company, George Routledge & Sons Limited, Londra.

ixMübahat S. Kütükoğlu (1974), Osmanlı-İngiliz İktisadi Münasebetleri, Cilt I, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Ankara.

xPoley, s.103.

xiBurian, s. 211.

xiiCharles James Tarring (1887), British Consular Jurisdiction in the East with Topical Indices of Cases on Appeal from and Relating to Consular Courts and Consulsalso a Collection of Statutes Concerning Consuls, Stevens and Haynes, Londra, s. 3.

xiiiBent, s. x. Ünlü İngiliz din adamı, coğrafyacı ve yazar Hakluyt’un belirttiğine göre, Barton elçi olarak ilk gelişinde II. Murat’a şu hediyeleri getirmiş: Büyük ve yaldızlı 12 tabak, çeşitli İngiliz kumaşlarından 36 giysi, 20 altın sırmalı giysi, 10 satengiysi, 6 parça güzel Hollanda kumaşı ve başka kıymetli şeyler. Aslen İtalyan olan karısı Sultan Safiye’ye de içinde Kraliçe Elizabeth’in resmi bulunan yakut ve elmaslarla bezenmiş bir broş, 10 adet altın sırmalı giysi, cam şişe ve gümüşler için güzel bir kutu, iki parça güzel Hollanda kumaşı getirmiş (Poley, s. 117 ve Bent , s. x).

xivOrhan Burian (1951), “Türkiye Hakkında Dört İngiliz Seyahatnamesi”, Belleten,Cilt 15, Sayı 58, ss. 223-245.

xvThomas Mun (1664/1895), England’s Treasure by Forraign Trade, Macmillan and Co., New York.

xviBernard Lewis (1982), The Muslim Discovery of Europe, W.W. Norton & Company, New York.

xviiBurian, s. 210; Chew, ss. 179-80. İngilizler tarafından şüpheyle karşılanan Mustafa isimli bu şahıs kendisinin çavuş (Cha’usch) olduğunu ve Padişah tarafından gönderildiğini belirtmiştir. İngilizler “çavuş” kelimesinin anlamını uzunca araştırmışlar, “elçi”den “bahçıvan”a değişik anlamlar çıkarmışlar. Jonson’un The Alchemist(1610) komedisinde alay konusu olmuş (Samuel C. Chew (1937),The Crescent and the Rose: Islam and England during the Renaissance, Oxford University Press, New York, ss. 180-1)

xviiiBernard Lewis (2003), What Went Wrong? The Clash between Islam and Modernity in the Middle East, Perennial, New York.

xixHüner Tuncer (2017). Türk Dış Politikası, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e (1789-1920),1. Clit, Kaynak Yayınları, İstanbul.

xxFernand Braudel (1979), The Wheels of Commerce, Civilization & Capitalism 15th-18th Century, Cilt 2, Harper & Row Publishers, New York.

xxiPoley, ss. 256-58.

xxiiPoley, s. 362.

xxiiiJohn Gallagher ve Ronald Robinson (1953), “The Imperialism of Free Trade”, The Economic History Review, New Series, Cilt 6, Sayı 1, ss. 1-15.

xxivNecla Geyikdağı (2018), “Serbest Ticaret Emperyalizmi”, Anlık, Sayı 8,Eylül-Ekim, ss. 27-34.

xxvBu tehdit sırasında, İngiliz elçisi tercümanı Berto Pisani vasıtasıyla Çanakkale’deki Kaptan Paşa ve diğer görevlilere haber göndererek, sorunun barış yoluyla kapanacağı izlenimini yaratmış ve Boğazda yeni istihkam yapımını sabote etmişti (Yusuf Akçura (2010), Osmanlı Devletinin Dağılma Devri, Türk Tarih Kurumu, Ankara)

xxviAkçura, ss. 125-34; Tuncer ss. 62-3

xxviiOsmanlı devrinde “Yunan” tabiri kullanılmazdı. Bu dili kullananların hepsine “Rum” denirdi. Ancak, Rumların bir kısmı bağımsız olunca, Ülkelerine Yunanistan ve halkına da Yunan veya yunanlı dendi. Bu ülkenin sınırlarının dışında kalanlara Rum denmeye devam edildi. İstanbul Rumları, Anadolu Rumları ve Kıbrıs Rumları gibi. Rumların eski çağ Helen kültürü ile bir bağları kalmamış ve kendilerini sadece Ortodoks Hıristiyan Rum olarak biliyorlardı. Ancak, Batı Avrupalılar onlarda Helen bilincini yerleştirmek için çok uğraştılar.

xxviiiSalahi R. Sonyel (2014), Osmanlı Devleti’nin Yıkılmasında Azınlıkların Rolü, Türk Tarih Kurumu, Ankara, s. 189-220. Bu kitap Yunan İsyanını anlatan en çözümleyici kitaplardan biridir.

xxixStanley Lane-Poole (1888), The Life of the Right Honourable Stratford Canning Viscount Stratford de Redcliff, Longmans, Green & Company,Londra, ss. 345-6.

xxxStanford J. Shaw & Ezel Kural Shaw (1977), History of the Ottoman Empire and Modern Turkey, Cilt II, Reform Revolution and Republic The Rise of Modern Turkey 1808-1975, ss. 29-32

xxxiFrederick Stanley Rodkey (1923), The Turco-Egyptian Question in the Relations of England, France, and Russia 1832-1841, University of Illinois, Urbana, 2. Bölüm.

xxxii1835 yazında ilk deneme, biraz da kötü hava koşulları nedeniyle, istenildiği kadar başarılı olamamış ve proje terk edilmişti.

xxxiiiA. Debidour (1891), Histoire Diplomatique de l’Europe Depuis l’ouverture de Congrès de Vienne Jusqu’a la Clôture duCongrès de Berlin (1814-1878), Cilt 1, Ancienne Librairie Germer Baillière et Cie., Paris,s. 324; Vernon John Puryear (1969), International Economics and Diplomacy in the Near East 1834-1853, Stanford University Press,Kaliforniya, ss. 9-10

xxxivFrank Edgar Bailey (1942), British Policy and the Turkish Reform Movement, A Study in Anglo-Turkish Relations, 1826-1853, Harvard University Press, Cambridge.

xxxvFrederick Stanley Rodkey (1930), “Lord Palmerston and the Rejuvenation of Turkey, 1830-41”, Part II, 1839-41, The Journal of Modern History, Vol. II, No. 2, ss.193-225.

xxxviDavid Urquhart (1833), Turkey and its Resources: Its Municipal Organization and Free Trade; The State and Prospects of English Commerce in the East, the New Administration of Greece, Its Revenue and National Possessions, Saunders and Otley,Londra, s. 143.

xxxviiNiyazi Berkes (1975), Türkiye İktisat Tarihi (100 Soruda), Gerçek Yayınevi, İstanbul, s. 330.

xxxviiiRodkey (1923), ss. 57-8.

xxxixBailey, s.120.

xlYusuf Kemal Tengirşenk (1940), “Tanzimat Devrinde Osmanlı Devleti’nin Harici Ticaret Siyaseti”, Tanzimat I, Maarif Matbaası, İstanbul, s. 310; Berkes (1975), s. 331

xliMübahat Kütükoğlu (1974), Osmanlı-İngiliz İktisadi Münasebetleri I, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Ankara, ss. 109-113

xliiNecla Geyikdağı (2008), Osmanlı Devleti’nde Yabancı Sermaye 1854-1914, Hil Yayın, İstanbul, ss. 123-151

xliiiEnver Ziya Karal (1962), Osmanlı Tarihi, Cilt VIII, Türk Tarih Kurumu, Ankara, ss. 22-4; Shaw & Shaw, s, 173.

xlivShaw & Shaw, ss, 178-9.

xlvHarold Temperley (1933), “British Policy Towards Parliamentary Rule and Constitutionalism in Turkey (1830-1914)”, The Cambridge Historical Journal,Vol. 4. No. 2, s. 165.

xlviTemperley (1933), s. 125.

xlviiWilliam L. Langer (1965), The Diplomacy of Imperialism 1890-1902, Alfred A. Knopf, New York, ss. 79-80. İngiliz sömürgelerinin artışını J.A. Hobson (1902) Imperialism: A Studykitabında çok ayrıntılı anlatıyor.

xlviiiShaw & Shaw, ss. 182-3.

xlixShaw & Shaw, ss. 191.

lKaral, s. 96; Herbert Feis (1930), Europe: The World’s Banker 1870-1914,Yale University Press, New Haven, ss. 388-90.

liEdward Mead Earle (1923), Turkey, The Great Powers and The Bagdad Railway: A Study in Imperialism, The MacMillan Company, New York, ss. 58-9. Kont Vladimir Kapnist’in 1898’de geliştirdiği bir proje Nafıa Nezareti tarafından ciddi bir şekilde incelenmişti.

liiLanger, s. 636.

iiiLanger, ss. 642-3.

livEdwin Pears (1908), “The Bagdad Railway”, Contemporary Review, 94, s. 585.

lvMarian Kent (1996), “Great Britain and the End of the Ottoman Empire 1900-23”, Marian Kent (ed.) The Grea Powers and the End of the Ottoman Empireiçinde, Frank Cass, Londra, s.176.

lviMarian Kent (1975), “An Agent of Empire? The National Bank of Turkey and British Foreign Policy”, The Historical Journal, Vol. 18, No. 2, pp. 371-2;David McLean (1976), “Finance and ‘Informal Empire’ before the First World War”, The Economic History Review, 29(2), s. 294.

lviiJacques Thobie (1995), “Les Banques Etrangères à la Fin de l’Empire Ottoman”, J. Thobie ve S. Kançal (eds) SystèmeBancaire Turc et Réseaux Financiers Internationauxiçinde, L’Harmattan, Paris, s. 15.

lviiiAndré Chéradame (1903), La Question d’Orient, la Macédoine, le Chemin de Fer de Bagdad, Librairie Plon, Paris, s. 90.

lixFeroz Ahmad (2013), The Foreign Relations of the Young Turks,1908-1914, Yeditepe Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Araştırma YazılarıSerisi, No. PS05

lxMarian Kent (1993), Moguls and Mandarins: Oil, Imperialism and the Middle East in British Foreign Policy 1900-1940, Frank Cass, Londra, s. 15

lxiFeroz Ahmad (2008), From Empire to Republic, Essays on the Late Ottoman Empire and Modern Turkey, Cilt I, İstanbul Bilgi Yayınevi, İstanbul, ss. 155-7

lxiiMarian Kent (1996), s. 181.

lxiiiStephen Helmsley Longrigg (1954), Oil in the Middle East: Its Discovery and Development, Oxford University Press, Londra, s. 29.

lxivKent (1993), ss. 34-51

lxvHelmut Mejcher (1972), “Oil and British Policy towards Mesopotamia, 1914-1918”, Middle Eastern Studies, 8(3), s.377.

lxviLongrigg, s. 31.

Bir cevap yazın