Milletleşme Süreci

Erol Özgür Abanoz

Aynıcoğrafyayı paylaşan insanlar her daim birbirleri ile etkileşimde bulunmuş, bazen bu etkileşim akraba olmanın yolunu açmış; bazen de ortak amaçları doğrultusunda birleşmeye ön ayak olmuştur. Bu tip yakınlaşmaların hem kendi tarihimizde hem de dünya tarihinde ayrıca bir önemi bulunmaktadır.

Toplumuzda aynı değerlendirilen ancak farklı olan kavramlar üzerinden yola çıkarak konuyu hem kendimce aydınlatmaya çabalayacak hem de bu kavramların kullanımını biraz olsun doğru hale getirmeye çalışacağım. Çoğunlukla aynı olduğu düşünülen Rum ve Grek/ Yunan ifadeleri özdeş değildir. Çünkü tamamı bir millet olarak düşünülen Rumların hepsi Grek değildir.Grekler, Attika ve Mora Yarımadalarına yerleşmiş, Balkan kökenli olduğu düşünülen bir kavimdir. Bu kavim kendi arasında Dor, İon, Akha ve Aolgibi birçok küçük kola ayrılarak bu çatıyı meydana getirir. Bu klanların akrabalık bağları mevcut olmakla birlikteasıl birleştirici unsur dil ve din olarak öne çıkmaktadır. Farklı ağız biçimleri olmakla beraber paylaşılan din kavimleri birbirine kenetlemiş, bu nokta ülkü ortak tehdit unsuru etrafında -dönemin Pers ilerlemesi-millet potasında erimenin önünü açmıştır.Bundan sonraki aşamalarda daha çok din ve kültür yayılmacılığı ile çevrelerinde bulunan Makedon, Trak, Epirot, Frig, Pelasg gibi unsurları kendi potası içinde eriterek genişlemiş; Büyük İskender ile ortaya çıkan Helenizm‟in aracılığı sınırlarını bilinen dünyanın sonuna taşımıştır. Roma Döneminde doğunun linguafrancası haline gelen Yunanca, Anadolulu köklere sahip Pamfil, Paflagon, Kaldi, Kilik, Kapadok ve varlıkları dönem olarak çok daha eskiye dayanan Luvi haklarının benliklerini yitirmelerine neden olmuştur. Yunanca linguafranca bölgesinde ortaya çıkan Hristiyanlığın da etkisiyle bu milletler, Doğu Roma İmparatorluğunun resmi dininin tebaası haline gelmiş ve Roma İmparatorluğunun geliştirdiği millet sistemini benimsemiştir. Kilise etkisi ile Romalı yani Rumî ifadesi kapsamına Bulgarları (Grek dünyası dışında kaldıklarından isimleri Latince “sıradan, avam” gibi anlamlar taşıyan “vulgaris” kelimesinden gelmektedir.), Süryanileri, Vlahları da alarak imparatorluk sınırlarında bulunan tüm kavimleri ifade eder hale gelmiş ve bir nevi vatandaşlık statüsüne dönüşmüştür. Diğer devletlerin de kaynaklarında Roma tebaası adı ile geçtiklerinden zamanla Rum kimliği kazanmışlardır. İskenderiye‟den Trabzon‟a; Napoli‟den Marsilya‟ya bu insanların tek bir kökene sahipmiş gibi düşünülüp Rum denilmesi çocukça bir saflıktan, bilgisizlikten ziyade aynı zamanda Megali İdea gibi günümüzde bile muhtelif dönemlerde hortlatılan amacın ateşine odun taşır görünmektedir. Aslında aralarında ciddi kopukluklar bulunan bu kavimler istemeden bizim bile aracılığımızla yanlış kelime kullanımı nedeniyle vatandaşlık statüsünden milli bir kimliğe dönüştürülmektedir. Bu nedenle, günümüz Yunanistan‟ında yaşayan topluluğu Yunan olarak adlandırmak ve bunun yanında mübadele döneminde Anadolu‟dan ayrılannüfusu Rum olarak ayırmak daha doğru olacaktır.

Rum ifadesine benzer, birçok örnek mevcuttur. Bunlardan birkaçı Alman, Fransız, Rus, İran ve bizi yakından ilgilendiren Turan‟dır. Tıpkı yukarıda anlattığımıza benzer bir gelişim ile Paris, Köln, Tahran, Moskova gibi merkez ve çevrelerinde toplanan kültür ögeleri, kavimlerin öne çıkan unsur tarafından yutulmasına ve zamanla milletleşmesine ön ayak olmuştur. Diğerleri arasından sıyrılış çoğunlukla ekonomi, felsefe, yönetim, bilim ve benzeri başlıklar aracılığıile gerçekleşmiştir. Bavyeralılar, Süebler, Renliler Alman‟a; Akitanlar, Bretonlar, Oksitanlar Fransız‟a; Volgalılar, Novogrodlular, Moskoflar Rus‟a; Persliler, Körfezliler, Behlücilerİranî‟yeevrilmiş ve öne çıktıkları konulara ek olarak taşıdıkları benzer amaçlar ile yakın tarihleri paylaştıklarından ortak dilin de etkisiyle milletleşmişlerdir.

Turan da hem olay hem de olgu olarak saydığımız örneklere benzerdir. İran bir fikirdir, tıpkı Yunanların Megali İdeası yahut Rusların Slavlığı gibi. Hepsi kavram olarak en küçükten daha büyüğe uzanan muazzam çatılardır. Böylelikle kavimlerin hayatta kalma şansları artmış ve organize olarak büyük işler başarabilmişlerdir. Hunların, Huan-Huanların, Oğuzların ve daha birçok kavmin bir araya gelmesi Türklüğü oluşturmaktadır. Daha sonra tıpkı diğerlerine benzer şekilde çevresinde bulunan yakın milletleri etkisi altına almış, Moğolları ve Sibirleri Türklük fikrine entegre etmiştir. Bu entegrasyon sistematik değildir, sayılan unsurlar söz konusu milletler tarafından kasti olarak kapsanmamıştır. Kasıt fikri kendini ancak asimilasyon adı altında, Fransız İhtilalinden sonra gösterecektir.

Fransız İhtilaline kadar belirgin bir milliyet fikri bulunmamakla beraber benzer dili konuşma, aynı dine mensup olma ve kan bağı millet olmaya yakın bir birliktelik anlayışı olarak öne çıkmaktadır. Sonrasında bu düşünce biçimine ortak hedeflerin yanı sıra birlikte yaşama arzusu da eklenmiş ve Ernest Renan‟ın ifade ettiği tarzda bir milliyetçiliğe dönüşmüştür. Çünkü dünyanın geçirdiği nüfus hareketlilikleri bin yıllardır devam etmekte ve gerçek anlamda diğer milletlerle karışmamış bir “ırk” fikrini bilimsel anlamda mümkün kılmamaktadır. Coğrafyanın da belirleyici etken olduğu bu durumda ülkemiz önemli bir örnektir. Vatandaşlarımız geniş bir skalada farklı fenotipe sahiptir. Hâkim unsur açısından ele alındığında ve ekonomik güç ve kültür öğeleri ile değerlendirildiğinde, tarihi gerçekliğe de uygun olacak şekilde Türklük öne çıkmaktadır. Kaldı ki bir bölgeyi tanımlama aynı zamanda dışarıdan bakış ile gerçekleşmektedir.

Veba etkisi ile boşalan Anadolu coğrafyası, tıpkı daha önceki yüzyıllarda olduğu gibi göç rotasında bir köprü görevi görmüş ve Türk kavimlerinin göçü ile tekrar canlanmıştır. Bu canlanma daha önce sadece Roma Döneminde gerçekleşen kırsal nüfus hakimiyeti ile oluşmuştur. Gerçekten de savaşlar ve salgın hastalıklar nedeniyle Roma Dönemi‟nin görkemleri şehirlerinden Doğu Romaya miras olarak özellikle Latin istilasından sonra kasabaya dönüşen İstanbul, Selanik ve bölgesel bir parlama sonucu ayakta kalan Trabzon dışında pek bir şey bırakmamıştır. Hatta Doğu Roma kronikleri, başlarda Türk göçlerinin Anadoluyu canlandıracağını, kaybedilen nüfusun dönemin yazarlarınca ifade edildiği üzere bu iyi huylu, güzel savaşan ve çalışkan halk ile telafiedilebileceğini düşünmüş olsa dahi zamanının gerisinde kalan bu devleti ayakta tutmak artık mümkün olmayacaktır. Hristiyanlığın ışının azalmaya başladığı dönemde İslamiyet öne çıkmakta, Arap rönesansıNahda, insanlık için yeni bir ivme kazandırmış bulunmaktaydı. Bu yükseliş kendi içinde sıkıntılarla boğuşan Araplar nedeniyle sekteye uğramış olsa da çoğunlukla Fars etkisiyle Müslümanlaşmaya başlayan Türklerce yeni bir sıçrama yaratılacak ve böylelikle coğrafya için yeni bir çağ başlayacaktır.

Orta Asya‟dan akın akın Anadolu coğrafyasına yerleşen Türkler yazlık-kışlık kültürlerinin de etkisi ile hem şehirleri hem de kırsal alanları hatta yüksek yaylaları dahi kullanıma açarak doldurmuş; bölgenin tekrar canlanmasını sağlamıştır. Bu canlanma diğer milletlerin de dikkatini çekmiş ve Anadolu ilk kez İtalyan tacirler tarafından Turchia olarak adlandırılmıştır. Coğrafyanın yerleşik olan belirgin bir kısmının Müslümanlaşması ve İslam dininde ırk anlayışının bulunmaması artık hâkim nüfus Türkler ile Müslümanlaşan Anadolu kavimleri arasındaki sınırları ortadan kaldırmıştır. Buna paralel olarak Osmanlı İmparatorluğu‟nun yükselişi, diğer milletler tarafından Müslümanlık ile Türklüğü aynı algılanır hale getirmiştir. Hatta bunun yanı sıra, Fatih Sultan Mehmettarafından oluşturulan millet kiliseleri Avrupa dünyasında Ortodoksların dahi yer yer Türk olarak adlandırılmalarına neden olmuş ve Katolizm tarafından ciddi bir argüman, propoganda aracı olarak kullanılmıştır.

Fransız İhtilalinden sonra ise bu millet kiliseleri etrafında toplanan halklar zamanla bağımsızlıklarını ilan etmiş ve böylelikle İmparatorluğun dağılma süreci artık geri alınamaz bir hale gelmiştir. Coğrafyasının büyük çoğunluğunun bu dağılma hareketleri sonucu Müslüman parçalarını elinde tutabilmiş olan İmparatorluk, İslam‟ın tek ümmet anlayışı ile özdeş bir siyasi fikir ile oraya çıkarak dağılma sürecini yavaşlatmaya çalışsa da daha önce bahsettiğimiz üzere Fransız İhtilalinden sonra gelişen birlikte yaşama arzusu belirli nedenlerle yok olan Arapları ve Balkan Savaşları nedeniyle coğrafi olarak anavatandan kopan Arnavutları birlikte tutması mümkün olmayacaktır. Artık ömrünü tamamlayan İmparatorluğun mirasçısı Türkiye Cumhuriyeti ise tapu senedi olan Lozan Antlaşması‟nda durumu, Müslümanlar ile anlaşmada belirlenen azınlıklar arasında tespit ederek “Gayrimüslim azınlıklara mensup Türk uyruklular Müslümanlarla aynı yurttaşlık haklarına ve siyasal haklara sahip olacaktır.” şeklinde dünyaya duyurmuştur. Böylelikle yeni kurulan Cumhuriyet, millet tanımını Müslümanlar ve sayılan azınlıklar şeklinde belirlemiş, savaş zamanına kıyasla görece daha iyi olan sonraki dönemde bu durum şu şekilde açıklığa kavuşturulmuştur: “Türkiye Cumhuriyeti‟ni kuran Türkiye Halkına Türk Milleti denir.”.

Ulu önder bu söylemi ile millet kavramını, kuramsal olarak göze çarpmaya başlayan ortak ülkü doğrultusunda günün şartlarına da uygun şekilde toplumu Türk ırkı değil, Türk uyruğu; Türk vatandaşlığı şeklinde tanımlamıştır. Böylelikle Osmanlı İmparatorluğu‟nun bölgesel güç boşluğunu doldurarak halka kattığı devinimin kaybolmaya yüz tuttuğu bu zamanlarda Anadolu, millet mozaiği fikrini yeniden canlandırabilecek ve kaybolan organizasyon yeteneğini tekrar kazanabilecektir.

Bundan sonraki hayati meselelerden biri ise uluslaşmanın diğer önemli adımı olan bölgesel ekonomik dengesizliği azaltmaya; hatta gidermeye çalışmak olacaktır. Risorgimento‟dan sonra dahi otuzbeş milyon vatandaşını ekonomik nedenlerden ötürü kaybetmiş olan İtalya örneğini de düşünecek olursak bu, cumhuriyetimizin önündeki en büyük engellerden biri olarak görünmektir. Benzer şekilde Kuzey İtalya ile Güney İtalya arasındaki derin sanayileşme ve şehirleşme uçurumu ülkemizde de mevcuttur. Ancak her ne kadar benzer olsa da İtalya en azından sermaye birikimine vegörece eğitimli bir nüfusa sahip iken yeni kurulan cumhuriyetimizde bu dahi mevcut değildir. Bu nedenle Mustafa Kemal‟in Kurtuluş Savaşı‟nın muharebe kısmının henüz bitmiş olmasına karşın İzmir İktisat Kongresi‟ni toplaması, ekonomiyi üzerine titrediği yegâne konulardan biri olarakkarşımıza çıkarmaktadır.

Böylelikle halkta ortak ülkünün yanında aynı zamanda benzer ekonomik kuvvete sahip olma ulusallaşmanın ve organize olabilmenin en temel koşullarındandır. Toplumu tek bir ulus haline getirecek ve ırk meselesini kültürel bir konuya dönüştürecek olan da bahsedilen bu ülkünün, ortak amacın yani ekonomik kalkınmanın ta kendisidir. Ancak organize olabilmiş uluslar dünya sahnesinde yerini alacak; eğitim, bilim ve sanatın desteği ile konumunu koruyabilecektir.

Bir cevap yazın