Kavramlar Üzerine Denemeler / Milliyetçilik

Furkan Kayabaşı

Dünyamız son iki yüzyıldır önemli değişiklikler yaşamaktadır. İnsanın özgürleşmesi, doğal ve toplumsal çevreyi denetim altına alma çabası büyük bir hızla devam etmektedir. Ancak, ortaya atılan bazı “düşünce sistemleri” büyük tartışmalar yaratmaktadır.  Nitekim toplum, devlet, iktidar, eşitlik, kişi hak ve özgürlükleri çerçevesinde tartışılan kavramların yarattığı sorunlar güncelliğini korumaktadır.

Ortaçağ feodalizm düzeninin çözülmesinden sonra ortaya çıkan kapitalizm, işçi sınıfının ve toplumun diğer çalışan kesimlerinin sefalet içinde yaşamalarına neden olmuştur.

Sosyalizm, bu toplumsal çöküntünün giderilmesi ve yeni bir dünya düzeni yaratılması için, kapitalizme tepki olarak doğmuştur. Bilindiği gibi, 150 yıldan beri sosyalizm ve kapitalizm arasında amansız bir mücadele yaşanmaktadır. 1917 yılında kurulan Sovyetler Birliği’nin çökmesi, “sosyalist teoride” yeni arayışlara yol açmıştır.

Toplumları etkileyen bir diğer kavram da Milliyetçilik (Ulusçuluk)’tir. Fransız İhtilâlı’ndan sonra dünyaya yayılan milliyetçilik, 1980’li yılların ortalarından itibaren yeniden canlanmıştır. Yugoslavya’nın parçalanmasından sonra, etnik unsurlar arasında yoğun çatışmalar yaşanması yeni yıkımlara yol açmıştır. Kapitalizm, sosyalizm ve milliyetçilik kavramlarının ortaya çıkışlarının incelenmesi, genel özelliklerinin tahlil edilmesi, günümüz siyasal olaylarının anlaşılması noktasında önemli bir yere sahiptirler.

Milliyetçiliğin (Ulusalcılığın) Ortaya Çıkması

Milliyetçiliğin ortaya çıkmasında etkili olan olaylar; Tarihin en eski çağlarından beri sosyal bir varlık olarak toplu halde yaşayan insanın, bir topluluk biçiminde “millet /ulus” niteliğini alması 18. ve 19. Yüzyıllarda gerçekleşmiştir. Özellikle, Amerikan ve Fransız Devrimleri sonucu ortaya çıkan eşitlik, özgürlük, dayanışma ve halk egemenliği gibi kavramlar; milliyetçiliğin çağdaş bir biçimde ele alınmasını sağlamıştır. Kısaca, ulus; bir topluluk oluşturma bilincine sahip, ortak bir kültürü paylaşan, açıkça belirlenmiş bir toprak üzerinde yerleşik, ortak bir geçmişe ve gelecek projesine sahip ve kendi kendini yönetme hakkına sahip bir insan grubu olarak tanımlanabilir. Ulusun beş boyutu bulunmaktadır. Bunlar sırasıyla; psikolojik (bir grup oluşturma bilinci), kültürel, toprak (teritorial), siyasal ve tarihseldir.

Milliyetçiliğin sahip olduğu özellikler; Milliyetçilik kavramı ise, ulus olmanın ya da ulus oluşturmanın bilincidir. Başka bir tanımlama ile, dünya toplumlarının ulus öncesi oluşumlardan, ulus olma aşamasına varma çabasının hem ürünü, hem de ideolojik aracıdır. Bu nedenle, milliyetçilik değişmez, homojen bir ideoloji değildir. Ulusal oluşumun evriminden ve yapısal değişikliklerden etkilenen devingen bir akım olarak değerlendirilebilir. Milliyetçilik, ulus öncesi yapıların kendisini tasfiye ederek, yerine daha güncel gereksinmelere yanıt veren kurumların, daha ileri düzeyde yaşam ve yönetim biçimlerinin geçmesini hedef alarak doğmuştur.  Ayrıca, ulusalcılığın sahip olduğu özelliklerden biri de değişik toplumsal düzeylerdeki ve farklı kültürel geçmişlere sahip insanları bir araya getirme yeteneğine sahip olmasıdır.

Millet unsurunun ortaya çıkmasını sağlayan sosyal-ekonomik yapı; Avrupa’da burjuvazinin ortaya çıkmasıyla feodal beylerin ve kilisenin nüfuzu azalmıştır. Ekonomik ve toplumsal yapıdaki bu değişme, Avrupa’da güçlü merkezi iktidarların kurulmasını sağlamıştır. Ticaret olanakları gelişmiş, ülkenin tüm bölgelerinde aynı yasaların uygulanmasına geçilmiş, kale surları içinde olan pazar bütün ülkeyi içine alacak biçimde genişlemiştir. Para kullanımı yaygınlaşmıştır. Ekonomik yaşama ağırlığını koyan burjuvazi, gücünü, maldan ve sermayeden almaya başlamıştır. 11. ve 12. yüzyıllarda krallıkların güçlenme sürecinin yarattığı pazar birliği, 16. yüzyılın sonunda “ulus”u oluşturan öğeleri ortaya çıkarmaya başlamıştır. Çünkü yeni dönemde halkın ticaret yapabilmek için her şeyden önce ortak bir anlaşma aracı bulması gerekmiştir. Böylece, Ortaçağın Latincesi önemini kaybetmiş ve bölgesel diller ortaya çıkmıştır. Bununla birlikte, 16. yüzyıldaki dinsel alandaki reform hareketi Papalık’ın ve kilisenin etkinliğini iyice azaltmıştı. Her krallıkta “milli” mezhepler ve kiliseler türemiştir.

Bazı düşünürler de “Doğal Hukuk İlkeleri” adı altında mevcut düzeni sorgulamışlardır. Devlet, toplumsal sözleşme, ulusal egemenlik vb. kavramlar çerçevesinde burjuvazinin ekonomik ve siyasal yapısını güçlendirmeye çalışmışlardır.

Bunlardan biri olan John Locke; ulusal egemenlik kavramına, devletin kapitalist düzenin alt yapısının oluşturma ve üretimin güvence altına alınma anlamını da yüklemiştir. Buna göre, devlet, mülkiyet hakkını koruyacak ve müdahale etmeyecekti. Devlet, yalnızca, toplumsal üretim sürecini engelleyecek risklerin ortadan kaldırılması görevini yerine getirecekti.

Fransız Devrimi’nden önce J. J. Rousseau da, genel irade kavramını geliştirmiştir. Buna göre, devlet iktidarının bütünüyle ortaya çıkabilmesi için vatandaşların elindeki iktidar gücünü bir araya getirmek zorunluluğu vardır. Bir karar almak söz konusu olunca bütün halkı toplamak ve halkın her birinin açıkladığı iradelerin toplamını alarak genel iradeyi bulmak gerekiyor. Rousseau’nun bu yorumu; çağdaş “ulus” kavramının oluşmasında ve “ulus-devlet” yapılarının ortaya çıkmasında büyük katkısı olmuştur.

Millet/Ulus kavramının tanımlanmasında etkili olan bir diğer düşüncede; Fransız Devrimi sırasında Emmanuel Sieyes‘in “Üçüncü Kuvvet Nedir?” sorusunu sorması ve buna “her şeydir” yanıtını vermesi “ulus” unsurunun tanımlanmasında etkili olmuştur. Böylece, “her şey” olan üçüncü kuvvet “ulus“la aynı anlama gelmiştir.

  1. yüzyılda çağdaş millet kavramının oluşması; Bu siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel değişmeler aynı topraklar üzerinde yaşayan insanların birbirleriyle daha fazla ilişkiye girmelerine neden olmuştur. Hatta insanlar aynı gruba üye olmanın bilincine varmışlardır. Giderek ortak dil, ulusal din, ortak ülkü, ulusal karakter ve değerler üretmeye başlamışlardır. Böylece, 18. yüzyılda çağdaş anlamda “Millet/Ulus” ortaya çıkmıştır.

Milliyetçiliğin ortaya çıkmasında rol oynayan önemli kavramlar; Eşitlik, özgürlük, kardeşlik, dayanışma ve ulus egemenliği kavramları ulusalcılığın tarih sahnesine çıkmasında temel rolü oynamıştır.

Bu devrimleri yapanlara göre, “egemenlik ulusa ait ise“, siyasal otorite ulusu temsil edenlerce kullanılması gerekiyordu. Bir başka deyişle, Milliyetçilik, toplumsal otoritenin mistik, dinsel ve kısmi güçlerin elinden alınıp, ulustan kaynaklanan meşruiyete (yasallığa) dayandırılmasını sağlamıştır.

Amerikan ve Fransız devrimleri sonucu şekillenen ve milliyetçilikle bağlantılı olan yurttaş kavramı da belirli bir ülkede, belirli siyasal kurumlar içinde yaşayan bireyleri tanımlamak üzere kullanılmıştır. Bu tarihten sonra sınırlar her zamankinden daha önemli hale gelmiştir. Ulus-devlet bireylerin kendi hak ve görevlerini yerine getirebilecekleri bir kurum olmuştur.

  1. yüzyılın sonunda ve 19. yüzyılın başlarında Milliyetçilik, belli bir toprak parçasına, ortak dile, ideallere, değerlere ve geleneklere bağlanma biçiminde algılanmıştır. Bu duygu, aynı zamanda bir grubu, diğer gruplardan “farklı” kılan semboller (bayrak, marş gibi) ile özdeşleşmeyi gündeme getirmiştir. Bütün bu işaretlere bağlanmak bir kimlik yaratmıştır. Bu kimliğe yönelme, dün olduğu gibi bugün de halkı harekete geçirme gücüne sahiptir.

Milliyetçiliğin gerçekleştirmek istediği amaçlar;

Milliyetçiliğin etkin bir siyasal akım olarak ortaya çıkmasından sonra gerçekleştirmek istediği amaçları şöyle ıralayabiliriz:

  1. Kendine özgü bir kimliği olan ulus inşa etmek
  2. Milli ekonomiyi yaratmak
  3. Milli yönetim organı yaratmak (ulusal devlet örgütünü her türlü birey, yöre ve grup üzerinde egemen kılmak)
  4. Milli bir kültür yaratmak

Ulus ve Milliyetçilik hakkında farklı görüşler ileri sürülmesinin temel nedeni nedir?

Ulus ve Milliyetçilik konusundaki yayınlara bakıldığında, çoğunda, “Bir millet nedir?” sorusunun önemli bir yer tuttuğu görülmektedir. Çünkü pek çok insan topluluğundan hangisinin “ulus” biçiminde nitelenmesi gerektiği konusunda ortak bir ölçüt bulunmamaktadır.

Ancak, konuya ilgi duyan bazı düşünürler, ulus olmak için hangi nesnel ölçütlerin bulunması gerektiği ya da belirli grupların “milletleşirken” belirli grupların neden “milletleşemediği” konusunda çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir. Bunlar, genellikle dil veya etnik köken gibi tek bir ölçüte dayandırıldığı gibi dil, ortak toprak parçası, ortak tarih, kültürel özellikler gibi ölçütler kümesine de dayandırılmaktadır.

Bu bağlamda, çoğu düşünür, Millet ve Milliyetçilik kavramlarını modern olgular olarak değerlendirmektedir.

Ernest Gallner;

Ernest Gallner‘e göre, ulus ne istençli olarak ne de “Alman romantik milliyetçiliği” ile tanımlanabilir. Ortak bilinç ancak, ulusal bir kimliğin varlığına karşılık gelmektedir. Ulusları meydana getiren şey ise, uluslaşmanın kendisidir.

Gallner’in burada işaret etmek istediği nokta, Milliyetçilik; ancak, kaynağı, yöntemi ve meşruluğu ne olursa olsun mevcut tarihi koşullar içinde bir ulus çıkarma “yeteneği” gösterebilmişse ulusun yaratılabileceğidir.

Yani, ulusla ilgili faktörlerin ulusu oluşturacak şekilde düzenlenmesi, bir araya getirilmesi, toplumsal güç ve ilişkilerin sonuç yaratacak şekilde kanalize edilmesiyle bu gelişmenin olanaklı olabileceğidir.

Benedict Anderson;

Benedict Anderson, ulus olmanın ve ulusalcılığın toplumsal ve kültürel ürünler olduğunu savunmaktadır. Diğer bir deyimle, ulus, toplumsal olarak bir işbirliği sonucu ortaya çıkmıştır.

Anderson‘a göre, “ulus, hayal edilen bir siyasi topluluktur. Çünkü üyeler hiçbir zaman kendi toplumlarının tüm üyelerini bilemezler, onlarla yüz yüze gelemezler. Bununla birlikte her birinin düşüncesinde kendileriyle ortak yanları olan ve ayrı inancı paylaşan insanların ve toplumun hayali mevcuttu”.

Karl Marx;

Modern döneme damgasını vuran Karl Marx da, ulusların oluşumunu burjuvazinin gelişim sürecinin bir parçası olarak değerlendirmiştir.

Marx bu konudaki düşüncelerini şöyle ifade etmiştir:

“Burjuvazi, halkın üretim araçlarının ve mülkiyetin dağınık haldeki durumunu ortadan kaldırma gücünü elinde tutar. Dağınık halkı bir araya toplar, üretim araçlarını merkezileştirir ve mülkiyeti birkaç elde toplar. Bunun doğal sonucu ise, siyasi merkezileşmedir. Çeşitli çıkarları, kanunları, hükümetleri ve vergi sistemleri olan bağımsız veya kısmen bağımlı bölgeler tek ulus, tek hükümet, tek kanun, tek ulusal çıkar ve tek gümrük tarifesi altında birleşmiş olurlar”.

Bir başka deyimle, Marx, ulusun oluşumunu burjuvazinin artan bir şekilde özgürleşmesinin bir sonucu olarak değerlendirmektedir.

Milliyetçilik kavramıyla şekillenen Ulus Devletler

Ulus-Devletin Ortaya Çıkması

Fransız İhtilalı’ndan önce kişi ve kurumlar yönetme hakkını, halk da itaat etme görevini, yüce, kutsal bir unsurdan aldıklarına inanmışlardır. Batı siyasal düşünceler tarihinde egemenin meşruiyetini halktan aldığı fikrinin açıkça işlendiği ilk eserlerden biri Thomas Hobbes’un “Leviathan” adlı eseridir. Hobbes’a göre halk, egemene, bir toplumsal sözleşme ile doğal haklarını devreder. Bu hakları devrettikten sonra da bir daha egemene karşı ileri süremez. Fakat egemenliğin kaynağı konusundaki en önemli değişiklik, J.J.Rousseau’nun görüşlerinde ortaya çıkmıştır. Bilindiği gibi, Rousseau, halkın tebaalıktan yurttaşlığa geçmesini ve yönetimde meşrutiyet kaynağı olması gerektiğini öne sürmüştür.

Bu bağlamda, Fransız İhtilâlı sonucu etkin bir şekilde ortaya çıkan milliyetçilik, ulus ve devleti birbirine bağlamanın yollarını araştırmıştır. Bunun için ulusu siyasallaştırmanın yanı sıra, kültürel ve siyasi değerleri birleştirerek bir ulus-devlet projesi yaratmaya çaba göstermiştir. Nitekim 19. yüzyılın başlarından itibaren ulus-devletler tarih sahnesine çıkmıştır.

Ernest Gellner, milliyetçilikle ulus-devlet ilişkisini, “Milliyetçilik temelde, siyasal birim ile ulusal birimin çakışmalarını öngören siyasal ilkedir” şeklinde açıklamaktadır. Şüphesiz milliyetçilik, etnik ya da kültürel eksende bir araya gelmiş türdeş bir halk istemektedir. Bunu da, ulus-devlet aracılığıyla gerçekleştirmeyi öngörmüştür.

Sanayileşme ve onunla birlikte cereyan eden karmaşık işbölümünün talepleri tarafından harekete geçirilen merkezileşme süreçleri kaçınılmaz olarak ulus-devletleri doğurmuştur.

Sanayileşme sürecinde kırsal toplumsal örgütlenme biçimini kökten değiştirecek ve yeni ilişki biçimlerini oluşturacak merkezi bir güce ihtiyaç vardır.

Adı devlet olan bu merkezi güç, ortak bir dil ve ortak eğitimle homojen bir toplumsal ilişkiler ortamı oluşturmak zorundadır. Bu talep kaçınılmaz olarak “siyasal birim ile kültür arasındaki ilişkide derin bir uyarlama yapmayı”  gerektirir. Dolayısıyla her kültürün karşılığı olan ulus, kendi devletine ulaşır. 19. yüzyılda, ulus-devletin bir siyasal birim olarak ortaya çıkması, yalnızca Avrupa’da değil, dünyanın diğer bölgelerinde de bir model olarak benimsenmiştir.

Not: Uludağ Üniversitesi Atatürkçü Düşünce Topluluğu’nun Mart 2019 sayılı Düşünüm Dergisi’nde yayınlanmıştır.

Bir cevap yazın