Bir Kültür Darbesi Olarak Arap Emperyalizmi

Günümüzde, “ABD, Rusya, Çin vs” emperyalizmlerinden çokça bahsedilir. Farklı görüşteki insanlar birbirlerini bu emperyalizmlerden birine hizmet etmekle suçlarlar. Ancak en az onlar kadar etkili olan Arap emperyalizminden bahsetmezler. Arap sermayesini saymazsak din, dil, kültür alanındaki etkilerini günlük yaşantımızda dahi görebiliriz.

Yıllardır sağ partiler tarafından, son 16 yıldır da İslamcı bir parti tarafından yönetilen Türkiye’de din duygusu çokça istismar edilmiştir. İşin garip yanı, eşitsizliklerden şikayetçi olan ve alt gelir grubuna dahil olanlar, bu iktidarların oy deposu haline gelmiştir. Toplum ısrarla sorunun kaynağı olanları, çözüm merci olarak görmüştür. Bunun en temel sebebi, dinin siyasi bir araç olarak kullanılmasıdır.

Aslında din, dil, gelenek, görenek vs kültürel öğelerdir. Kültür kapsayıcı olması gerekirken, bugün ülkemizde din diğer öğeler üzerinde kapsayıcı olmuştur. Din, yaşamımızın her alanında belirleyici bir unsur olarak değerlendirildiği sürece de kapsama alanı genişlemeye devam edecektir. Her soruna çözüm noktasında dinsel dayanaklar aranmıştır.

Türkiye’nin son 20 yılına baktığımızda, 100-150 yıl önce yapılan tartışmaların belli oranda tekrarına rastlarız. Cumhuriyetin kuruluşuna giden süreç iyi incelendiğinde, aslında bu tartışmaların da belli noktalarda sonlanmış olduğu anlaşılmaktadır. Neticede toplum olarak sürekli geriye bakarak ilerleyeceğimizi zannediyoruz. Halbuki yapmamız gereken ufkun arkasını görmeye çalışmak olmalıdır.

Bahsettiğimiz fikri tartışmalar modernleşme sürecinde ortaya çıkmıştır. Endüstrileşme ve uluslaşma da bu süreçle doğrudan ilişkilidir. Bu noktada Türk milliyetçiliği de Türk modernleşmesiyle birlikte ele alındığında anlam kazanacaktır. Türk milliyetçiliğinin gündeme gelmesi aynı zamanda Osmanlıcılık ve İslamcılık düşüncesinin başarısızlığının bir sonucu olmuştur. İşte bu ortamda yapılan tartışmalar ve ulaşılan sonuçlar cumhuriyetin alt yapısını oluşturmuştur. Bu süreçle son 20 yıllık süreç arasında bazı paralellikler kurmak mümkün. Örneğin, 2002 sonrası Türk Dış Politikası “Yeni Osmanlıcı” bir çizgi oluşturmaya çalıştı, Suriye, “Türkiye’nin iç işi” olarak görüldü. Türkiye kendisini merkeze koyan eskiden Osmanlı sınırları içinde kalan ülkeleri de nüfuz alanı olarak gördü ve sorunlara bu bakış açısıyla çözüm üretmeye çalıştı. Ardından daha İslamcı bir anlayış doğrudan devletin en yetkili kişisi eliyle uygulanmaya çalışıldı tıpkı II. Abdülhamid gibi… Bu süreç hala devam etmekle birlikte, milliyetçi soslu söylemler geliştirilmeye başlandı. Yani Türkiye, iktidarın değişmesiyle birlikte yayılmacı, İslamcı (hatta mezhepçi) politikalarından uzaklaşmaya çalışacaktır.

Benzerlikleri göstermek açısından bahsettiğimiz tartışmalara yer verelim. Dönemin İslamcıları ve Türkçüleri arasında “Türkçe ezan” tartışması var. İslamcılar, Türkçülerin ezanı kaldırıp yerine “Tanrı uludur” tekerlemesini koyacaklarını söyleyip “din elden gidiyor” yaygarasını koparıyorlar. Yani İslamcıların tavrı açısından değişen bir durum yok. Ancak bugünün Türkçüleri, o dönemin Türkçülerinden farklı noktadalar. Milliyetçilerin Türk-İslam sentezi düşüncesine kapılmaları, İslamcıların baskınlık kurmasıyla sonuçlandı. Milliyetçiler kendi içinde bölündü. Bu İslamcıların başarısıdır, haklarını teslim etmemiz gerekir. Zannediyorum Ahmet Ağaoğlu’ydu. İslamcılığın da bir çeşit milliyetçilik olduğunu hatta İslam’ın geldiği noktayı Arap milliyetçiliğine bağlıyordu.

Kültürel darbenin en önemli ayaklarından biri dildir. Hepimiz biliriz ki dil de insanlar gibi canlıdır ve zaman içinde değişim/gelişim gösterebilir. Bu değişim “din veya kültür” baskınlığıyla bir başka dili etkisi altına alıp tahrip edebilir. Bugün anlamadığı dilde “kutsal kitap” okuyan, anlamadığı dilde ibadete çağrılan, anlamadığı dilde dua eden, okuduğunu anlamayan ve hatta anlamadığı bu alfabenin kutsallığına inanan bir toplumdan bahsediyoruz. Bu noktada; Arap propagandası yapanlar “Arapça okumak daha fazla sevaptır” mantığıyla karşınıza çıkıyor. Halbuki kutsal kitapta “gönderildiği toplum tarafından anlaşılsın diye Arapça gönderildiği” yazılıyken… O dönem Türklere hitaben gönderilseydi doğal olarak Türkçe olacaktı. Dolayısıyla İslam adına “Arapçanın kutsal bir dil ya da alfabesinin kutsal” olduğu sonucuna varılamaz. Örneğin İbadet vaktinin geldiğini bildiren ezanın Türkçesi şu şekildedir:

“Tanrı uludur, Tanrı uludur.

Şüphesiz bilirim, bildiririm Tanrıdan

Başka yoktur tapacak

Şüphesiz bilirim, bildiririm Tanrının

Elçisidir Muhammed

Haydi namaza, haydi namaza

Haydi felâha, haydin felâha

Tanrı uludur, Tanrı uludur

Tanrıdan başka yoktur tapacak”

Peki ezanın herkesin anlayacağı dilde Türkçe okunmasının ne gibi bir sakıncası olabilir? Yukarıdaki metin dine ya da inananlara ne gibi bir olumsuzluk yaratabilir. Bunun ille de Arapça okunmasının gerekliliği üzerine mantıklı bir açıklaması var mıdır?

Bu noktada geçen yıl katıldığım bir toplantıda konuşmacı pek dikkat edilmeyen bir noktaya temas etmişti. Çok kısa olarak, “sure ve ayetler birtakım olayların yaşanmasından sonra gelmiştir. Yorum yapanın bir anlamda İslam tarihi bilmesi ya da en azından yaşanan bu olayları biliyor olması gerek” demişti. Örnek olarak da Tebbet Suresi’ni vermişti. Sureyi okuyup ardından şuna benzer bir açıklama getirmişti: “Ebu Leheb kimdir? Neden elleri kurumalıdır? Yarattığı bir kula Tanrı neden beddua etmektedir cezasını vermek yerine?” Şöyle devam etmişti: “Eğer siz Ebu Leheb’in kim olduğunu, yaşanan olayın ne olduğunu bilmeden bunu Türkçe dahi okuyor olsanız, yine bu surenin vermek istediği mesajı anlamazsınız. Halbuki normalde siz bunu anlamadan ve olayları bilmeden Arapçasını okuyorsunuz.” Ne kadar yerinde bir açıklama değil mi?

Bu konuda çokça gündeme getirilen bir fıkra var, izninizle bunu sizinle de paylaşıyorum:

“Caminin birinde namaz kılınır, dua edilir, Kur’an okunur. Namaz bitiminde imam efendi cemaate caminin ihtiyaçları için para toplanacağını söyler, herkesin Allah rızası için katkıda bulunmasını ister. Camiden çıkarken bir genç hocaya yaklaşır; – Hocam namaz kıldırdın, sureleri okudun; Arapça! Kur’an okudun, dua ettin; Arapça! Ama para isterken Türkçe söyledin. Onu neden Arapça söylemedin? Hoca efendi; – O zaman kimse anlamaz ki!

Bugün Türk toplumunun getirildiği nokta budur. Anlamadan inanır, sorgulamaz. İslam’ın özü diye önüne konan şekilciliğe boyun eğer. Örneğin, İslam’ı 5 şarta indirgeyip bunları yerine getirdiğinde işin bittiğini zanneder! Bunu da dinin emri sayar. Arapça gördüğü her yazıyı dua zanneder, kutsal beller. Atfedilen bu kutsallık sebebiyle insanların kandırılması kolaylaşır. Eğer yurttaşlarımız kendi dillerinde inançlarını yaşayabilse hurafelere inanmaz, batıl inançları din diye bellemez. Din adamı kisvesiyle her fetva veren şarlatanın peşine takılmaz. Tarikat ve cemaatlerin olumsuz etkileri bu dereceye varmaz, inanç bireyselleşir ve vicdana çekilir. Aracı kabul etmez. Dolayısıyla bu konu siyaset malzemesi olmaktan çıkar ve toplumsal barış sağlanmış olur. İnsanlar “din ve mezhep” adı altında bölük bölük bölünmez.

Laik devlet bunun için vardır. İnananı da inanmayanı da korur. Hatta Özdemir İnce’nin laiklik konusuna bakışını şu şekilde açıklar: “Bir örnek: ‘Dine saygılı laiklik!” diyorlar. Tek Tanrılı dinlerin yaşı 8 bin dolaylarında. Laiklikte dine saygı diye bir ilke olsaydı, laiklik düşüncesi ortaya çıkmazdı. Laikliğin onlarca tanımı var, herkes yeniden tanımlamak istiyor. Benim tanımım şöyle: ‘Laiklik din ve vicdan özgürlüklerinin garantisi değildir, din ve vicdan özgürlüğünün garantisi devlet yasaları ve bu yasaların uygulayıcısı hükümetlerdir. Laiklik, dinlerin baskısına karşı birey ve toplumu korur, bu gereksinimden doğmuştur.” Bir başka yazısında da; “Laiklik sınırsız özgürlük değildir. Aksine sınırlar, ‘inanç özgürlüğü’ denen kavramın sınırlarını çizer! İkincisi: Laiklik, din ve inanç özgürlüğünün güvencesi değildir, tam tersine din ve inanç özgürlüğünü sınırlar” demiştir ve şu örneği vermiştir: “Laiklik Fransa’da Katolik’i sınırlandırarak Protestan ve Yahudi müminleri özgürlüklerine kavuşturmuş, onları Katolik’in baskısından kurtarmıştır. Bunu Katoliklik’i sınırlandırarak başarmıştır. Laiklik özgürlük değildir! Laiklik kurtarıcıdır, özgürleştiricidir.”Ne dersiniz, üzerine kafa yormaya değmez mi? Şu çok net ifade edilebilir ki, eğer kutsal kitap okuyanın kendi dilinde olsa, anlamadığı noktaya bu derece kutsallık atfetmez, anlamlandıramama ya da bilinmezlik düşüncesi insana korkutucu geldiği için anlamadığı dilde okuduğunun ahengine kapılır. Ancak anlayarak okuduğunda, aslında beklentisini karşılamayan bir şeyle karşılaşır ve bu insanı hayal kırıklığına uğratır. İşte bu noktada tartışma farklı bir noktaya varır: “gerçek İslam bu değil.” Belki yine tepkiyle karşılanacak ama İslam Arapların ulusal dinidir ve Arap milliyetçiliği ile önemli oranda iç içe geçmiştir. Bu demek değildir ki sadece Araplar Müslüman olabilir. Ancak bu noktanın da göz ardı edilmemesi gerekir. Bugün gelinen noktada Araplara Arapça nakledilmiş bir din konusunda, Araplardan daha Arapçı yani kraldan daha çok kralcı davranıyoruz ve anlamamamıza/bilmememize rağmen Araplardan çok daha iyi Kuran’ı anladığımıza inanıyoruz. Onların İslam’ı saptırdığını, dünya gözünde olumsuz bir hale getirdiğini kabul ediyoruz. Eğer Türklerin bugünkü inanışını “Türk İslamı” olarak yorumlamak istersek de tartışma başka bir noktaya kayıyor. “Tanrısı, kitabı ve peygamberi ortak” olan inanışlardan nasıl oluyor da taban tabana zıt yorumlara ulaşılabiliyor? Öyle ya, tüm Müslümanlar aynı kutsal kitabı kendilerine dayanak olarak gösteriyor. Radikal dinci terör örgütü IŞİD bile kendisine Kuran’ı kaynak gösteriyor. Temel sorun ise; hangisinin “gerçek İslam” yorumu olduğuna kim, nasıl karar verecek? Böyle bir şey pratikte var olamayacağı için her toplum kendi ulusal kültürüne göre inanışını şekillendirmeye çalışmalı, tepeden dayatılanla şekillendirilmeyi kabul etmemeli ancak bu şekilde “milli din” oluşabilir.

1900’lerin başında yazılmış Yusuf Akçura’nın Üç Tarz-ı Siyaset’ine bakarak şunu söylemek mümkün, Akçura’ya göre ümmet çağı bitmiş millet çağı başlamıştır, İslam da Hristiyanlık gibi bunu kabul edip benzer dönüşümü geçirmek zorundadır. Mehmet Kaan Çalen ise “Osmanlıcılık ve İslamcılık Karşısında Türkçülük” adlı kitabında “ümmet devri, millet oluşumuna imkan tanımadığı için din akaide indirgenerek ümmet devrindeki kültürleşmiş unsurları terkedilir ve millet dönemine sadece inanç ve ibadet boyutuyla taşınır” demektedir. Bu noktada önemli gördüğüm bir alıntıya daha yer vermek istiyorum. “Türkler, bir rivayete göre İslamiyet ile milliyetlerini en olgun aşamaya çıkarmışlar, bir diğer rivayete göre ise milli kimliklerini kaybetmişlerdi. Türkler İslam’la müşerref olurlar, İslam’ı milli din haline getirirler, İslam Türk milletinin ve harsının ana yapı taşı olur, İslam Türklerin milli kimliklerini korur, fakat her şeye rağmen İslami dönemde Türk kimliği de kaybolur. Demek ki İslam henüz gerçekten Türklerin milli dini olmamıştır.” O dönem “gerçek İslam” temsiliyeti için varılan şu sonuç bugün için de geçerliliğini korumaktadır: “Dinini doğru bir şekilde öğrenmekten aciz ve cehalet içinde bulunduğu iddia edilen bir halkın gerçek İslamiyet’i temsil ettiğini söylemek ayrı bir çelişkiydi.”

Kültürün içinde dil yanında inançlar, gelenek-görenekler de vardır. Birçok Arap geleneği de İslam adı altında diğer ülkelere bir anlamda “ihraç” edilmektedir. Türk kültüründe olmayan bir kılık kıyafet Türkiye’de yaygınlaşmıştır, bunun kaynağı olarak İslam gösterilmektedir. 1960’larda “siyasal bir sorun” olarak ortaya çıkan türban, 1980 sonrası “inancımın gereği” söyleminin meşrulaştırılması sonucunda “dinsel bir sorun” halini alırken, 2010 sonrası süreçte yaygınlaşan bu kılık kıyafet artık “toplumsal bir gerçeklik” olarak gösterilip kabul ettirilmiştir. Her konuda olduğu gibi, önce fiili durum yaratılmış, sonra uygun adımlar atılmıştır. 30 Ekim 2010 tarihli yazısında Özdemir İnce; “Yabancı dil bilenlere, Kuran’ı bildikleri yabancı dilde okumalarını salık veririm. Çünkü bu çevirilerde hiçbir aşırı yorum yok. Oysa Türkçe çevirilerin çoğu sapmalarla, saptırmalarla dolu” demiştir. Eğitim sistemimiz modern uygulamalardan arındırılmış, yine kültürümüzde olmayan “kadın-erkek eşitsizliği” kademe kademe günlük hayatımıza yerleştirilmiştir. Bugün “karma eğitimi” tartışır hale gelmiş bulunmaktayız. İmam-Hatipler asıl işlevlerinin dışında bu kültürün ve yaşam şeklinin empoze edilmesinde bir araç olarak kullanılmaktadır. Toplumun dönüştürülmesinde açıkça Karşı-devrimci bir rol oynamıştır. Tutucu, baskıcı hatta gerici olarak gösterilebilecek bir hal almıştır.

Bir tarikat üyesiyseniz ve onun nimetlerinden faydalanmak istiyorsanız, kadın iseniz kapanmanız istenir. Erkekseniz, eşinizin kapanması istenir. Hatta üyesi değilseniz bile, diyelim öğrencisiniz ve bulunduğunuz şehirdeki kalabileceğiniz yurtlar cemaatlere ait, yine kapanmanız istenir. Bu Türkiye’nin bir gerçeği ve hala önlem alınmıyor ve bugün cemaatlere atfedilen uygulamalar İslamcı iktidar tarafından uygulanıyor, neden? Çünkü, İslam’ın bir şartı olarak tanımlanıyor. Kadınların işe alınmaları için “türban” önemli bir gösterge hatta öncelik. Çeşitli görevlere atanan kadınlara şöyle bir bakın mesela, son seçimden önce bir kısmının giyim kuşamı farklı. Diyebilirsiniz belki, kendi isteğiyle içinden geldiği için kapanmıştır. Doğrudur, onun da gerçekleşmesi söz konusudur. Ancak genel tabloyu bu kadar masumane göstermek, içinde yaşadığımız dönemin gerçeklerine gözlerimiz kapamak sayılır. Yapılan anketler takip edildiğinde kendini ateist, deist olarak tanımlayanların sayıları her geçen gün artarken ve kendini Müslüman olarak tanımlayanların da önemli oranda kültürel Müslüman kategorisinde olduğu göz önüne alındığında toplumdaki muhafazakarlaşmanın ve kapanma oranının da buna paralel azalması gerekirken artıyor oluşu, olayın önemli oranda “siyasi faydacılık” üzerine kurulduğunu gösteriyor.

“Ben Türküm ama Türkçü değilim. Eğer böyle yaparsak biz kendi değerlerimizle çatışırız. Dinimiz İslam’la çatışırız” mantığı sakat bir mantıktır. İslam dini bu milletin “değeri” görülüyor da “Türklüğü” neden bir değer olarak görülmüyor? Türkler geçmişteki gibi Arabi-Farısi özentileri tarafından ‘Etrak-ı bi idrak’ olarak mı görülmektedir? Bernard Lewis, Arap ve Farisilerin yapmadığı bir şeyi Türklerin yaptığını belirtirken şu ifadeyi kullanır: “Türkler, milli kimliklerini İslam’a gömdüler.” Kullanılan ifade tercih ettiler, üstün gördüler gibi ılımlı ifadeler değil; çok keskin bir ifade “gömmek”. Türkiye’de yıllardır var olan Arapçılık üzerine neden konuşulmaz? Amerikan emperyalizminden konuşulur, Kürt sorunundan konuşulur, azınlıklarla ilgili sorunlardan konuşulur, söz konusu Arap seviciliği oldu mu “türbanlı bacılarımızdan” konuşulur da, peki ama neden Arap Milliyetçiliğinin olumsuz yanlarından konuşulmaz?

“Üç hasletten dolayı Arabı seviniz: Çünkü ben Arabım, Kur’ân-ı Kerim Arapça olarak nazil olmuştur, Cennet ehlinin konuştukları dil Arapçadır.” Belki de rivayet edilen şu hadisteki kafadan insanlar yetiştirdiğimiz içindir… Bugün görülmek ya da kabullenilmek istenmese Türkiye’de bir “Türk Sorunu” da artık söz konusudur. Osmanlı’yı kuran da Türklerdi, daha sonra dışlananlar da… Bugünün Türkiyesi de benzer bir tabloya doğru yönelmektedir. Dil, din, kültür, demografik yapı, nüfus hatta ekonomik sebepler konuyu daha da karmaşık bir hale getirmektedir.

“Dinimiz İslam’la çatışmaktan kaçınmak” için yine Türklüğümüzü feda ediyoruz, 100 yıl önce Yakup Kadri’nin bıraktığı yer, tıpkı bugün durduğumuz yer gibi: “Biz İslâmız, elhamdülillah… O senin dediklerin Haymana’da yaşarlar.” Gerçi bugün ondan da şüpheliyiz…

Aslında varmak istediğim nokta kişilerin inancını ya da İslam’ı eleştirmek değil. Tüm din ve inançların akıl ve mantıkla çelişen yanları ortada. Özü itibarı ile de inanmak, sorgulamayı devre dışı bırakır. İnsanlar bilimsel gerçeklere inanmak yerine mucizelere inanmayı tercih ediyor. Bunun psikolojik sebepleri olduğu gibi, hem umut hem de korku inanma sebepleri arasında yer alıyor. Buradaki temel sıkıntımız, kişilerin davranışları hatta söylemleriyle olan zıtlık. Söylem olarak “İslam, barış ve kardeşlik dinidir”, ayrıca “dinde zorlama yoktur” ancak iş uygulamaya geldiğinde durum tam tersi bir hal alır. Bırakın İslam ve Osmanlı tarihine dönüp bakmayı, “laik” cumhuriyet tarihi bile size yeterli malzeme sağlayacaktır.

Halbuki Türkler bu konuda çokça zarar görmüşlerdir. Ancak kendi benliklerine sahip çıkmamakta ısrar ediyorlar. Bu konuda Türklerin herhangi bir “dış mihraka” ihtiyacı yoktur. Bu noktada, “herkes dinden çıksın” ya da “topluca din değiştirelim” sonucuna varılmasın. Türklerin cumhuriyetle birlikte modernleşip çağdaşlaşmaları “milli benliklerine” sahip çıkmalarıyla paralellik göstermektedir. Ancak bugün tam tersi istikamette ilerlemekteyiz. İslam, Türk kültüründe hala önemli bir öğe olabilir ancak maruz kaldığı Arap milliyetçiliği etkisinden sıyrılamadıkça benzer tartışmalar 100 yıl sonra da yapılmaya devam edilecektir. Aydınlanmasını tamamlayamamış bir Türkiye, özellikle “dinsel ve mezhepsel konularda” toplum içerisinde ciddi yaralar oluşturmaya devam edecektir. Bugün dahi, iktidar sahipleri “din elden gidiyor” söylemiyle binlerce hatta milyonlarca insanı sokağa döküp birbirini kırdıracak bir potansiyele sahiptir.

 

 

Bir cevap yazın