Tahran Zirvesi’nden Cenevre Görüşmeleri’ne Suriye Krizi’nin Geleceği Hususunda Türkiye’nin Tutumu

 

Tunus’ta Muhammed Ebu Azizi isimli bir seyyar satıcının ülkedeki yoksulluğa ve yolsuzluklara isyan ederek kendisini yakmasıyla başlayan Arap Baharı kısa süre içerisinde Ortadoğu coğrafyasının geneline yakılmış ve Tunus, Mısır ve Libya gibi ülkelerde diktatörlerin bir domino taşı gibi devrildiği kırılgan bir süreç yaşanmıştır. Şüphesiz Arap Baharı’nın temelinde Arap halklarının demokratikleşme taleplerine dayanan haklı talepleri bulunmaktaydı. Ancak olayların içeriği zamanla değişmiş ve demokratik Arap muhaliflerinin yerini çeşitli ülkeler tarafından finanse edilen ve bir proxy örgüt olarak kullanılan terör unsurları almıştır. Arap Baharı’nın Suriye ayağı da bu işin çıkmaza dönüştüğü bir örnek teşkil etmiş ve yıllar süren Suriye İç Savaşı henüz sonlandırılamamıştır.

Hatırlanacağı üzere Arap Baharı’nın başlangıcında Türkiye ile Suriye olumlu ilişkilere sahipti. Bu da Suriye Krizi’nin başladığı günlerde Ankara’nın daha çok arabulucu rolünü üstlenmeye çalışmasına sebebiyet vermiştir. Neticede Mart 2011’de Dera’da başlayan protestoların ardından 2011 yılının sonlarına kadar Türkiye, Esad rejimi ile iletişim kanallarını açık tutarak arabulucu olmaya çalışmış: ancak 2011 yılının sonlarına doğru Ankara’nın tutumu değişmiştir. Ankara’nın tutumunu değiştiren iki temel nedenin bulunduğu ifade edilebilir. Bunların ilki ve en önemlisi Esad rejiminin sivillere karşı işlediği suçlardır. Nitekim bahse konu olan süreçte Şam, hızla meşruiyeti tartışmalı hale gelen bir aktöre dönmüştür. İkinci neden ise uluslararası konjonktürdür. Zira Türkiye, söz konusu sürecin Arap Baharı’nın diğer ülkelerinde olduğu gibi hızla sonuçlanacağını ve rejimin devrileceğini düşünen bir hesap hatası yapmıştır. Zaten bu hesap hatası nedeniyle Ankara-Washington hattı, 2013 sonlarına kadar Esad rejimini devirmek için uluslararası kamuoyunu harekete geçirmek ve ılımlı muhalifleri birleştirmek başta olmak üzere pek çok konuda birlikte hareket etmiştir. Ancak Suriye muhalefeti denilen organizasyonun yapısının karmaşıklığı ve ılımlı grupların radikalleşme eğilimleri ve sahada zaten var olan radikal selefi örgütler, Suriye’nin demokratikleşmesi beklentilerini ortadan kaldırmıştır. Özellikle de DEAŞ’ın varlığı, Esad’ın daha makul ve kabul edilebilir bir aktör olarak algılanmasına neden olmuştur.

Benzer bir şekilde Esad rejimi karşısında ılımlı muhalifleri birleştirmek isteyen Ankara-Washington ikilisinin ilişkilerinde de 2013 yılından itibaren aşamalı olarak kırılma yaşanmış ve tarafların Suriye siyasetinin geleceğine ilişkin beklentileri farklılaşmıştır. Mevzu bahis farklılaşma, DEAŞ tehdidinin ortaya çıkmasının ardından ABD’nin DEAŞ’e karşı terör örgütü PKK’nın Suriye kolu olan PYD’yi desteklemesidir. Bu durum Türkiye’yi rahatsız etmiş ve yeni bir Suriye stratejisi arayışına itmiştir. Zira Ankara, PYD’nin silahlandırılması yoluyla NATO’daki müttefiki olan ABD’nin kendisini güneyden kuşattığını görmüştür. Türkiye’nin kuşatmayı aşma stratejisi ise Suriye’de kalıcı barışı tesis etme imkanına yönelik umutları arttırmıştır.

ABD’yle yaşadığı sorunlar nedeniyle bölgede İran ve Rusya ikilisiyle yakınlaşan Türkiye, Suriye’nin geleceği hususunda da Astana Süreci ile birlikte yeni bir süreci başlatmıştır. Suriye’deki ılımlı muhalifler ile rejim arasında yeni bir anayasal düzenin tesis edilmesi ve terörün Suriye topraklarından temizlenmesi gibi amaçlar doğrultusunda şekillenen Astana Süreci, Ankara-Moskova-Tahran üçlüsünün garantörlüğünde işlemektedir. Bu bağlamda Soçi ve Ankara zirveleri gerçekleşmiş ve bu süreç, Türkiye’nin sınır ötesinde terör örgütleriyle olan mücadelesini de kolaylaştırmıştır. Ancak son dönemde yaşanan süreç Astan Süreci’nin geleceğini de tartışmaya açmıştır.

7 Eylül 2018 tarihinde İran’ın başkenti Tahran’da gerçekleşen zirve, taraflar arasındaki derin farklılıkları gözler önüne sermiştir. Bu durumda İran’ın taraflara danışmaksızın müzakere görüşmelerini canlı yayınlaması da etkili olmuş ve hatta sorunları ve güvensizliği derinleştirmiştir. Nitekim İdlib düğümünün konuşulduğu toplantıda, ateşkes talep eden Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, diğer aktörler tarafından eleştirilmiş ve masada radikal grupların bulunmadığı belirtilerek onlar adına söz verilemeyeceği ima edilmiştir. Tarafların İdlib konusunda farklı düşünmelerinin nedenini ise Şam-Tahran-Moskova hattının bir an önce Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlamak istemesi ve buna karşılık Türkiye’nin hala Esad’ın devrilmesi yönündeki pratkik gerçeklikten kopuk talebinde ısrarcı olması olarak ifade edebiliriz. Ayrıca Ankara, yeni bir göç dalgasıyla da yüzleşmek istememesi nedeniyle İdlib’e yapılacak bir operasyon olasılığına şiddetle muhalefet etmiştir. Ancak Türkiye’nin Tahran Zirvesi’nde istediğini aldığını söylemek mümkün değildir.

Tahran Zirvesi’ni takip eden günlerde gerçekleşen Cenevre Görüşmeleri ise içerik olarak son derece sönük geçmiştir. Oysa BM tarafından yürütülen Cenevre Görüşmeleri, Astana Süreci’nin de nihai hedefini oluşturmakta ve Suriye’de yeni bir anayasa hazırlanma talebi Cenevre’ye bağlanmaktadır. Ancak Cenevre’nin daha çok ABD talepleriyle öne çıkması, bu süreci etkisizleştirmiştir. Tahran’da taraflar arasında yaşanan anlaşmazlıklar, gözleri yeniden Cenevre’ye çevirmiş ve Türkiye’nin yeniden ABD ile Suriye siyasetinde ittifak yapmaya yönelebileceği düşünülmüşse de aniden Soçi’de gerçekleşen Erdoğan-Putin ikili görüşmesi Türkiye’nin İdlib’e ilişkin taleplerinin kabul edilmesi ve olası İdlib Operasyonu’nun ertelenmesiyle neticelenmiştir.

Sonuç olarak Suriye’de kalıcı barışın tesisine ilişkin arayışlar Astana merkezli olarak Ankara-Taran-Moskova üçlüsünün garantörlüğünde yürümekte ve taraflar arasında derin görüş farklılıkları bulunsa da ilgili aktörlerin orta yol bulmaya çalıştıkları görülmektedir. Bu politik zemin de ABD’nin Ortadoğu’da yalnızlaşmasına ve Suriye’nin geleceğinde belirleyici aktör olamamasına yol açmaktadır. Soçi’de gerçekleşen mutabakat, Türkiye’nin Rusya için kaybedilemeyecek bir aktör olduğunu göstermiş ve bu da Ankara-Moskoca-Tahran üçlüsünün önceliğinin PYD ile mücadeleye dönüşeceğini; yani Suriye’de terörle mücadelenin sahasını Fırat’ın doğusunun oluşturacağına işaret etmektedir. İşin bundan sonraki aşaması ise öyle ya da böyle Suriye’nin büyük çoğunluğuna hakim olan Esad rejiminin radikal muhaliflere göre daha meşru kabul edildiği gerçeğiyle Türkiye’nin yüzleşmesini gerektirmektedir. Belki de Ankara, Moskova ve Tahran’a Esad’ın geçiş hükümetinde yeni anayasayı yapan, ılımlı muhaliflere af çıkartan ve siyasal temsil imkanı sunan bir lider olarak siyasetten çekilmesini; bir başka deyişle iç savaşı kazanmış bir lider olarak “onurlu bir çekilmde/emekli olma” modelini teklif etmelidir. Zira Suriye’nin uzun vadede zalimliklerle dolu bir geçmişi bulunan Esad rejimi ile devam etmesi mümkün olmadığı gibi, kısa vadede Esad’ın devrilmesinin mümkün olmayacağı da aşikardır.

 

 

Başar DURSUN

Bir cevap yazın