YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA KEMALİZM ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER-1

 

BARBARLARI BEKLERKEN, SİSİFOS’U MUTLU OLARAK TASARLAMAK

 

Ünlü filozof Descartes, Yöntem Üzerine Söylem’ine aşağıdaki yargı ile başlar:

“Sağduyu, dünyada en iyi paylaştırılan şeydir; çünkü herkes onunla öylesine iyi donatılı olduğunu düşünür ki, tüm başka şeylerde hoşnut edilmeleri çok güç olanlar bile genellikle ondan şimdiden ellerinde bulunandan çoğunu istemezler.”

Zannederim bu, tarihin en fazla haklılık içeren yargılarından biridir. Zira akl-ı seliminden şikayetçi olan veya daha fazlasını isteyen bir kişiye rastlamak güçtür.

Benzer şekilde bugün, Kemalist sıfatı yakıştırılan aydınlarımızın da sergiledikleri tutumlar neticesinde kendi akl-ı selimlerinden son derece hoşnut oldukları görülmektedir.

Şu halde, herhangi bir Kemalistin de adil paylaştırılmış olan kendi sağduyusuna güvenmesi ve buna uygun şekilde görüş bildirebilmesi olağandır. Kemalizm, bir yüzyıldır kendi tefsirini beklerken, 21. Yüzyılda Kemalizmin geleceği üzerine kafa yormak ise her onurlu Kemalistin üzerine düşen bir vazifedir.

İşte bu deneme dizisi, böyle bir yargının ve herkese adil pay edilmiş sağduyulardan birinin ürünüdür…

 

Barbarları Beklerken

  1. yüzyılda Türkiye ve dünya siyaseti ve düşünce ortamı, 2 dünya savaşı ve soğuk savaşın yarattığı güvenlik kaygıları ile şekillenmiştir. Özellikle Türkiye’nin Nazi Almanyası veya Sovyet Rusya tarafından işgal edilmek korkusuna daha sonraları, “komünist” olmak ve İran Devrimi ile birlikte de “irtica” kaygıları eklenmiştir.
  2. Yüzyılda Atatürk’ün düşünsel temsilcisi olduğu iddiasında en başı çeken üç kurumun; Cumhuriyet Halk Partisi, Türk Silahlı Kuvvetleri ve -daha geç ortaya çıkan- Atatürkçü Düşünce Derneği’nin ve pek çok yazar ve aydının eylem ve söylemleri incelendiğinde de geri plandaki dayanağın bu güvenlik kaygısı olduğu açıkça görülür.

Ne yazık ki, bugün Atatürkçülük olarak ifade edilen ve geniş bir halk kitlesi tarafından da benimsenen düşüncenin evrimi bu kaygı içerisinde gerçekleşmiştir. Bu kaygıdan sıyrılarak, Kemalizmin, Büyük Türk Devrimi’nin ve Türkiye’nin öncü ve devrimci gücünün farkına ancak Doğan Avcıoğlu, Uğur Mumcu gibi az sayıda aydın varabilmiştir.

  1. Yüzyıl ise Türkiye ve dünya siyaseti ve düşünce hayatına yepyeni bir ortam getirmiştir. Güvenlik paradigmaları büyük ölçüde değişmiş ve soyut bir hal almıştır. Geçen yüzyıl boyunca yukarıda bahsettiğimiz kaygı şartı altında ve büyük ölçüde bürokrasi gölgesinde arayışını sürdürmüş olan Atatürkçü düşünce, bugün az sayıdaki sivil bir kesim tarafından arayışına devam ediyor olsa da, 20. Yüzyıldan miras alınan güvenlik kaygıları hala pek çokları tarafından etkin bir şekilde ön planda tutulmakta ve bu minvalde söylem üretilmeye çalışılmaktadır.

Amerikan gizli servislerinin, CIA-Mossad gibi istihbarat örgütlerinin, Rockefeller-Rothschild benzeri amorf yapıların, vs. bütün dünya siyasetinde etkin olduğu, en ufak ve basit konularda dahi görünmez ellerin, subliminalliğin hayatımıza hakim olduğu “gizli işgal” iddiası, bugün bizim aydınlarımızca da sıklıkla dile getirilir olmuştur.

Bu iddiaların ne ölçüde gerçeği yansıttığı konusunda yetkinliğim bulunmadığı gibi, tartışmamızın konusu da bu değildir. Ancak, küreselleşme ile toplulukların ve bireyin atomize edildiği ve silikleştiği bir dönemde, esas dayanağımız olan teker teker insanımızın bu “cin-şeytan anlatıları” ile hepten biçare konumuna düşürülmesi ve ümidinin kırılması temel itiraz noktamızı oluşturmaktadır.

Salt, güvenlik kaygılarıyla söylem üreterek ve insanlara seyrine etki edemeyecekleri büyüklükte bir devler ülkesinde cüceler oldukları mesajı ile toplulukların motive edilmesi ve insanlık adına köklü değişikliklerin gerçekleştirilmesi imkanı yoktur.

Günün gerçeği böyle gözükse dahi, aydının görevi halkları korkutup sindirmek değil, insanlığın iyiliği doğrultusunda ileri bir hareketin mümkün olduğuna dair ümidi, erişebildiği tek tek her bir bireyin yüreğinde ve aklında diri tutmaktır. Tarih, en ümitsiz görünen anlarda dahi halkların gerçekleri değiştirebilecek güce sahip olduğunu bizlere defalarca ispat etmiştir.

Şu halde, halkın daha iyiye, kendi iyiliğine olan ümit ateşini körüklemeyen, halkı ilerleme yönünde motive etmeyen; bunun yerine korku ve ümitsizlik aşılayan bir aydın, aydınlık vazifesini yerine getirmiyor demektir. Bu, düpedüz korkaklık, tembellik ve özgüvensizlik alametidir, ki aydınlık sıfatı ile de bağdaşmayan bir tavırdır. Kendi şahsi pısırıklıkları sonucu, topluma çaresizlik düşüncesi aşılayarak, ilerici-devrimci güçlerin önüne set çekmek kimsenin hakkı değildir.

Bunu yapanlar, ancak ve ancak bu korku atmosferinin karanlığından nemalanan yarasalar olabilir. Zira bunların gördükleri hürmet, -tıpkı cinci hocaların cahiller nezdindeki prestijleri gibi- halkta bir devler ülkesinde yaşayan biçareler oldukları inancının yaygın ölçüde var olmasına bağlıdır.

Bu noktada halka “kaynayan kurbağa” yakıştırması yapan kişilere, Yunan şair Konstantinos Kavafis’in Barbarları Beklerken isimli ünlü şiiriyle cevap vermek gerekir:

Peki, şimdi halimiz n’olacak barbarlarsız?

Onlar bir tür çözümdü bizim için.

  1. Yüzyılın Kemalist düşünce ortamında, böyle fikirlere ve kişilere yer bulunmadığı herkes tarafından açık bir şekilde anlaşılmalıdır. Bizler, yani 21. Yüzyılın genç Kemalistleri, barbarları beklemeyecek, daha iyi bir dünya için üzerimize düşenin ve elimizden gelenin en iyisini yapmaya var gücümüzle çalışacağız.

 

Sisifos’u Mutlu Olarak Tasarlamak Gerekir

Fransız yazar Albert Camus’nun Sisifos Söyleni pek çoklarımızca bilinir. Dürüstlüğü sonucu tanrılar tarafından bir kayayı dağın zirvesine çıkarmakla cezalandırılan ve zirveye her varışından kaya ellerinden kayıp dağın dibine düşerek, sonsuza kadar bu döngü ile lanetlenen mitolojik kahraman Sisifos’u, Albert Camus çağımız insanının bir örneği olarak tanımlar.

Pek çoklarımızın arzusu tam tersi olsa da, bir insan ömrü, çok zaman emeklerinin neticesini göremeyeceği kadar kısadır. İşte, Camus Sisifos Söyleni’nde meseleyi buradan kavrar. Çağımızın insanı, sürekli bir çaba içerisindedir. Üstelik neredeyse hiçbir zaman bu çabasının neticesini de görememekte, ancak tıpkı Sisifos gibi, tekrar ve tekrar çabalamaktan da geri durmamaktadır.

İşte bugün, biz Kemalistler için de durum aşağı yukarı böyledir. Zira, savunumuzun en baş hedefi “Çağdaş medeniyetler seviyesinin üzerine yükselmektir.”. Yani, sadece çağdaş medeniyete ulaşmak değil, zamanla birlikte her defasında onu aşmak, aşmak, daima aşmaktır.

Aslına bakılırsa bu asla varılamayacak bir hedeftir çünkü sürekli olarak daha ötesine varmayı öğütleyen bir sonsuz çabayı ifade eder. Belki de bunun bilinciyle Mustafa Kemal, “Hiç dinlenmemek üzere yola çıkanlar, asla ve asla yorulmazlar.” demiştir.

Bu yüzden davamızda karamsarlara ve karamsarlığa yer yoktur. Neredeyse yüz yıl sonra Şevket Süreyya’nın Kadro Dergisi’nin ilk sayısında yer alan şu satırlarını ne yazık ki bugün de paylaşmak mecburiyetindeyiz:

“Pesimizm; cemiyetin seyrini, bu seyrin hanuniyetlerini idrak edemiyen ve cemiyetten ekarte edilen ferdin dimağına inikasıdır.”

Yani bugün bize ümitsizlik ve çaresizlik vaaz edenler, her kim olursa olsunlar, çağı ve toplumu algılayamayan ve kendi ümitsizliklerini, diğerlerine de sindirmeye çalışan zavallılardır.

Şu halde, bugün her bir Kemalist birer Sisifos’tur. Dünya gözü ile sonucunu görmeyi ummadan, ancak asla yılmadan çalışmak ve çabalamak ile vazifeli insanlar bütünü…

Erişilecek menzil, üstlenilen görev, arzu edilen netice ve varolan şartlar ne kadar imkansız gözükse de ümidini ve mücadelesini, gücü yettiğince ve daima sürdürmek, bugün her bir Kemalistlerin en mühim bir amacı ve görevi olmalıdır.

Zira, Camus’nun ifade ettiği gibi: “Tepelere doğru tek başına didinmek bile bir insan yüreğini doldurmaya yeter. Sisifos’u mutlu olarak tasarlamak gerekir.”

 

Tekere Çomak Sokabilmek

Beşinci Disiplin isimli kitabında Peter Senge şu önermede bulunur:

“Düşman dışarıda sendromu, aslında dünyaya sistemsiz bakma yollarının bir yan ürünüdür.  […] “‘Düşman dışarıda’ sözü neredeyse her zaman yarım bir öyküdür. Çünkü ‘dışarıda’ ve ‘içerde’ genel olarak tek bir sistemin parçasıdırlar.”

Yukarıdaki iki bölümde değindiğimiz kısımları da göz önünde bulundurarak, denememizin bu bölümünde süreç ve sistem kavramlarından bahsetmek ve bu iki kavram üzerinden ilerlemek gerekmektedir.

Süreç kavramını kısaca tanımlayacak olursak; “girdilerin çıktılara dönüştüğü her bir faaliyettir” diyebiliriz. Sistemi ise, “farklı süreçlerin belli bir mantık dizgesine göre bütünlük oluşturduğu yapılar” olarak tanımlayabiliriz.

Bu iki tanıma dayanarak şu çıkarımı yapmamız pek ala mümkündür; sistemi oluşturan süreçlerden herhangi birinin girdisi veya faaliyetinin değişmesi, o sürecin çıktısının değişmesine ve dolayısıyla da sistemin değişmesine neden olacaktır.

Şu halde, içerisinde bulunduğumuz ve hoşnut olmadığımız sistemleri değiştirebilmek için sistemi oluşturan süreçlerin girdilerinin veya faaliyetlerinin değiştirilmesi gerekmektedir. Yani başta küresel ekonomik sistem olmak üzere, seçim sistemi, yargı sistemi vs. gibi bugün toplumsal hayatımızda şikayet konusu ettiğimiz sistemlerin tümünün en temel girdi olan insanın yani bireyin değişmesi ile değiştirilmesi mümkündür.

Zira Senge aynı kitabında ayrıca şunu da ifade etmektedir: “Çoğu kez içinde iş gördüğümüz yapıları değiştirecek güce sahip bulunuruz.”

İşte burada asıl can alıcı nokta değiştirilecek yapının içerisinde iş görülmesidir. Ne yazık ki, on yıllardır Kemalistler, yaşadıkları hayal kırıklıkları ve kendilerine vaaz edilen kaygı ve karamsarlık neticesinde, girdisi veya faili oldukları süreçlerden başlayarak şikayetçi oldukları sistemleri değiştirmeye çabalamak yerine, “dışarıdaki düşman”larla sözde dalaşlara girerek ve çıktıları değiştirilmesi gereken süreçlere kendilerince dahil olmayarak, bir kenarda oyalanıp durmaktadır.

Oysa, bireyin veya topluluğun kendisini bir toplumsal sistemin dışında tutarak, sistemi değiştirme imkanı pek azdır. Zira birey veya topluluk, tek başına böylesi bir makro büyüklüğe pek nadir sahip olabilmektedir. Öyleyse yapılması gereken; sistemi oluşturan süreçlere farklı birer girdi ve fail olarak müdahil olup, süreç çıktılarını değiştirmek yoluyla sistemi bozmak ve değiştirmektir.

Burada bireysel çaba mühim olduğu kadar, örgütlü bir çabaya ve sisteme örgütlü bir biçimde müdahil olmaya da kati derecede ihtiyaç olacaktır…

 

Bir cevap yazın