OSMANLI İMPARATORLUĞU’NDAKİ ANAYASAL GELİŞİM SÜRECİNDE PADİŞAHIN DEĞİŞEN KONUMU VE YETKİLERİ (1808-1909)

 

Berfin SÜTCÜ*

 

“Millî egemenlik öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, yok olur. Milletlerin esareti üzerine kurulmuş müesseseler her tarafta yıkılmaya mahkûmdurlar.” // ATATÜRK

“Güç söz konusu olduğunda, insanlara fazla güvenme                                                                                   ve onları anayasanın zincirlerine bağla.” // THOMAS JEFFERSON

TEŞEKKÜR

Bütün öğrettikleri için hocalarım Bülent YÜCEL’e, Duygu ÖZER’e ve Derya ORMANOĞLU’na teşekkürlerimle…

 

GİRİŞ

Üstün buyurma gücü olan egemenliğin kullanıcısı ve şiddet tekelinin de sahibi siyasi iktidarın sınırlandırılması mücadelesi, tarihin uzun bir dönemini işgal etmiştir. Bu durumda “yönetenlere getirilecek sınırlamaların bilimi” olan anayasacılık iktidarı sınırlandırmak için kullanılan bir araç olmuştur[1]. Devleti sınırlandırmayı ve değiştirilmesi kanunlardan güç metinler içinde insanı devlete karşı korumayı hedefleyen anayasallaşma mücadelesi öncelikle Avrupa’da başlamıştır. Hak ve özgürlük bildirgeleri İngiltere’de 13. yüzyıldan itibaren, Kuzey Amerika ve Fransa’da ise 18. yüzyılın sonlarında ortaya çıkmıştır. İngiltere; monarşinin sınırlanması, kuvvetler ayrılığı ve parlamentoculuk alanında öncülük ederken[2] dünyanın modern anlamda ilk anayasası Amerikan Anayasası olarak 1787’ de karşımıza çıkmıştır. Amerikan Anayasasının ilanından iki yıl sonra gerçekleşen Fransız Devrimi ile yıkılan monarşi ve sonuçları tüm Avrupa’yı derinden etkilemiştir. Yüzyıllardır monarşi ile yönetilen Osmanlı İmparatorluğu’nda değişen dünya düzeninden önce gayrimüslimler etkilenmiş, Türk-Müslüman aydınların ise bu gelişmelerden etkilenmesi 19. yüzyılın ikinci yarısını bulmuştur[3]. Sonuçta, eski düzende ne kadar direnilirse direnilsin, Fransız Devrimi’nin dünya tarihine en büyük armağanı olan “ulusal egemenlik” kavramı karşısında taçlar erimiş, tahtlar ve monarklar tarihe karışmış, Osmanlı İmparatorluğu da bu gelişmeden nasibini almıştır.

Osmanlı İmparatorluğu’nda anayasallaşma mücadelesi, imparatorluğun ilk anayasal belgesi olarak kabul edilen 1808 Senedi İttifak’ı ile başlamıştır. Egemenliğin sahibi padişahın yüzyıllardır şartsız ve sınırsızca kullandığı yetkilerinde ilk kez bu belge ile sınırlandırılmaya gidilmiş, bu süreci 1839 Tanzimat Fermanı, 1856 Islahat Fermanı, 1876 Kanuni Esasisi, bu Anayasada yapılan 1909 değişiklikleri, 1921 ve 1924 Teşkilatı Esasileri, 1961 Anayasası ve bu Anayasada gerçekleştirilen 1971-1973 değişiklikleri ve en son 1982 Anayasası izlemiştir. 1982 Anayasası kabul edilişinden bu yana birçok kez değiştirilmiş, Bakır Çağlar hocanın tabiri ile bir “yamalı bohça” anayasasına dönüşmüştür. En son değişikliği ise – aynı zamanda ne yazık ki bir geri dönüşü- 16 Nisan 2016 referandumu ile kabul edilen 6771 sayılı Anayasa değişikliği kanunu ile yaşamıştır. Sonuç olarak, 1808’den günümüze kadar tecrübe ettiğimiz her anayasal belge ve anayasada devlet başkanının konumu ve yetkileri bazen küçük bazen büyük değişikliklere uğramıştır. Bu çalışma; konuların uzunluğu gereği okurları da sıkmamak adına, olabildiğince en önemli bilgiler verilmeye çalışılarak, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki anayasal gelişim sürecinde padişahın değişen konumu ve yetkileri ile sınırlı tutulmuştur.

 

1808 Senedi İttifakı ile Padişahın Konumu

  1. Selim’in yenilikçi girişimlerine tepki olarak patlak veren Kabakçı Mustafa isyanı, eski bir ayan olan Alemdar Mustafa Paşa yardımıyla bastırılmasına rağmen padişahın canına mal olmuştur. 3. Selim’in yerine 2. Mahmut tahta geçmiştir. Senedi İttifak; böyle karışık bir ortam içinde, Alemdar Mustafa Paşa öncülüğünde, padişahın tüm isteksizliğine rağmen Kağıthane Köşkü’nde yapılan toplantıdaki ayanların katılımı ile kabul edilmiştir[4]. Toplantıya kaç ayanın katıldığı konusunda tarihçilerin fikir ayrılığı yaşadığı bilinmekle beraber çağrılan ayanların hepsinin toplantıya katılmadığı kanısı daha inandırıcıdır. Ancak bilinen bir şey varsa o da belgenin yalnızca 4 ayanın onayı ile kabul edildiğidir[5]. Bu durumdan ayanların da padişah gibi bu anlaşmaya çok da gönüllü olmadıkları anlaşılabilir. Gerçekte, eski bir ayan olan Alemdar Mustafa Paşa başta olmak üzere diğer ayanların baskıları sonucu mu yoksa merkezden gelen bir talep üzerine mi imzalandığı konusunda tarihçilerin yine farklı düşüncelerinin olduğu bu anlaşma için söylenebilecek kesin bir şey var ise o da karşılıklı ödünler çerçevesinde padişahın otoritesinin ilk defa sınırlandırıldığıdır[6]. Senedi İttifak’ta reayanın (halkında) da lehine bazı hükümler bulunmakla beraber esas ağırlık ayanlarla merkezin arasındaki ilişkilerde olmuştur[7].

Senedi İttifak çoğu yazar tarafından bir Magna Carta olarak değerlendirilmekte ise de bu bakış açısı her anlamda doğru sayılmaz. Bunun nedeni, 1215 Magna Carta Libertatum’unda ayanlarca köşeye sıkıştırılan Kral Yurtsuz John’un yenik konumunun 2. Mahmut’ta görülememesidir. Ayrıca, Senedi İttifak ayanların ağzından yazılmışken Magna Carta doğrudan doğruya hükümdarın ağzından yazılmıştır ve kral, yaptığı yolsuzlukları Magna Carta’da kabul ederek teslim bayrağını çekmiş durumdadır[8]. Bu durumda Senedi İttifak’ı, daha ziyade merkezden gelen ve zaman kazanmak için talep edilen bir anlaşma isteği olarak değerlendirmek yanlış olmayacaktır[9]. Nitekim kabul edilmesinden Alemdar Mustafa Paşa’nın öldürülmesine kadar geçen yalnızca beş haftalık sürede yürürlükte kalmayı başarabildiği gözden kaçırılmamalıdır. Yürürlükte kalma başarısızlığı aynı zamanda Senedi İttifak’ta verilen sözlerin tutulup tutulmadığını denetleyecek parlamento benzeri, temsili değere sahip bir organın oluşturulmamasından ileri gelmiştir. Bu yüzden de Senedi İttifak bir anlamda yürürlüğü tamamen keyfiliğe kalmış, baştan ölü doğmuş bir belgedir[10].

Az önce de belirtildiği gibi Senedi İttifak’ta ayan ve padişahın karşılıklı verdiği ödünler söz konusudur. Her ne kadar beş haftalık bir ömre sahip olsa da 7 madde ve bir ekten oluşan Senedi İttifak’ın özü; ocakların uslandırılması, ayanın merkeze ve padişaha bağlılık sözü, buna karşılık merkezin de ayana güvence vermesi, hanedan haklarının babadan oğula geçmesinin kabul edilmesi, dolayısıyla feodal statülere süreklilik ve hukukilik kazandırmış olmasıdır. Ayanlığın babadan oğula geçmesinin kabulünde merkezin zayıf konumu göze çarpmaktadır. Aynı dönemde Batı toplumlarında feodalite tarihe karışıp merkez güçlenirken Osmanlı İmparatorluğu’nda çarklar tersine işlemiş ve ayanların egemen olduğu feodal düzene kayma eğilimi dikkat çekmiştir[11]. Senedi İttifak, sadrazamı da bu anlaşmaya bağlı hâle getirerek padişahın karşısındaki konumunu yükseltmiştir[12]. Yeniçeri Ocağını kaldırıp sorun çıkaran ayanları ezen 2. Mahmut, kısa sürede merkezi otoriteyi yeniden sağlamış, radikal ve tepeden inme bir modernleşme dönemini başlatmıştır. Kısa süreliğine de olsa padişahın mutlak egemenlik hakkına müdahale eden bu belge ise bir anayasa olmamakla beraber, padişahın egemenliğinin sınırlanabileceğinin de ilk kanıtı olarak anayasal gelişim tarihimizde yerini almıştır[13].  

1839 Tanzimat ve 1856 Islahat Fermanları

Osmanlı Devleti, 19. yüzyılda bir yandan asi vali Mehmet Ali Paşa ile uğraşmakta, diğer yandan Fransız Devrimi sonucu ortaya çıkan “ulusal egemenlik” kavramı yüzünden kendi sınırları içinde yaşayan gayrimüslimlerin bağımsızlık isyanları ile baş etmeye çalışmaktaydı[14]. Bu sorunları gidermek, içerideki parçalanmayı önlemek ve Avrupalı devletlerle ilişkileri iyi tutmak adına Mustafa Reşit Paşa’nın büyük katkıları sonucu bazı reform programlarına gidilmiştir. Dolayısıyla Ferman bu reform düşüncesinin sonucudur. Hazırlanmasına 2. Mahmut ile başlanmış ancak 2. Mahmut’un vefatı sonucu halefi Abdülmecit tarafından 3 Kasım 1839’da Gülhane Hattı Hümayunu olarak Gülhane Parkı’nda ilan edilmiştir. Tanzimat Fermanı ile; Osmanlı İmparatorluğunun dağılmasını önlemek, devlet faaliyetlerini hukuki güvence esasına dayamak, düzeni ve merkezi gücü yeniden kurmak, Avrupalı devletler ile iyi geçinmek amaçlanmıştır. Bu yüzden Tanzimat Fermanı’nı 1838 İngiliz Ticaret Antlaşması’nı tamamlayan, Avrupa burjuvazisinin Osmanlı İmparatorluğu’ndaki eylemlerini güvence altına alan bir yasal çerçeve gibi kabul etmek yanlış olmayacaktır[15].

Tanzimat Fermanı, kişi hak ve özgürlükleri bakımından eksik ama derli toplu ilk Osmanlı belgesidir. Bu ferman aracılığı ile tanınan hak ve dokunulmazlıklar arasında en başta kişi dokunulmazlığı ve güvenliği yer almıştır. Yasadışı nedenlerle suçlanmama ve cezalandırılmama, adil ve açık usullerle yargılanma, mal güvenliği, müsadere yasağı, adil vergi, askerlik hizmetlerinde adalet gibi konularda güvenceler sağlanmıştır. Bu güvencelerden Müslüman ve gayrimüslim bütün Osmanlı vatandaşlarının istisnasız yararlanacak olması özellikle Müslümanlar, mültezimler, Ermeni ve Yahudilerden farklı ayrıcalıklara sahip Fener Rum Patrikhanesi tarafından eleştirilmiştir[16]. Ayrıca Fermanın açıklanması için çıkarılan ek bir fermanda “Vezirden çobana kadar herkesin eşit olduğu”[17] ifade edilmiştir. Şeriat kanunlarına göre yönetilen bir devlette Müslüman ile gayrimüslim, vezirden çobana kadar herkesin eşit olduğunun bu şekilde vurgulanmasının teokratik devlet yapısını zedelediği söylenebilir. Fermanın sağladığı kişisel dokunulmazlık ve güvenceler incelendiğinde de 1789 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi ile dikkat çekici benzerliklerin olduğu ortadadır[18].

Tanzimat Fermanı’nda sağlanan haklar ve güvenceler sonrası padişahın konumu incelendiğinde göze çarpan ilk şey, belgenin bir ferman olarak düzenlenmesi nedeni ile ilk defa bir padişahın yetkilerini ve iktidarını, özellikle kişi hakları ve yargı ilkeleri alanında kendi kendini (auto-limitation) sınırlamış olduğudur. Padişah, cezaların yasalara uygun olarak verileceğini kabul etmesi ile kendi başına ceza verme yetkisinden vazgeçmiştir. Ayrıca, Fermanın getirdiği en büyük yeniliklerden olan yasama görevini yerine getirecek ve bu süreçte yer alacak Meclisi Ahkâmı Adliye’nin rolünün pekiştirilmesi ile de padişahın yasama yetkisi doğrudan paylaşılmamış da olsa kurullarla çalışma sözü verilmiş olmaktadır[19].

Tanzimat Fermanı padişahın yemini ile kabul edilmiş olduğundan tek taraflı bir bağlayıcılığa sahiptir, bu da onun yaptırım açısından zayıf bir niteliğe sahip olduğunu göstermektedir. “Yemin”in niteliği gereği yalnızca ant içen padişahı bağlaması ve ondan sonraki padişahları ilgilendirmemesi fermanın bağlayıcılığı açısından noksanlık oluşturmuştur. Ancak Abdülmecit’ten sonra tahta çıkan Abdülaziz ve Abdülhamit gibi padişahlar da Tanzimat Fermanı’ndan “ana kanun gibi” söz etmiş, bu şekilde değerini vurgulamışlardır. Şu da göz ardı edilmemelidir ki mutlak monarşi ile yönetilen bir devlette padişahın uyruklarına bazı sözler vermesi ve bunu bir ferman ile ilan ederek kendi kendini sınırlaması, padişahın mutlak otoritesinden ödün vermesi açısından oldukça önemlidir[20]. 1839 Tanzimat Fermanı da çözülen devleti toplamak ve dağılmaları engellemek adına ilan edilmiş olmasına rağmen, bu anlamda başarılı olamamıştır. Bununla beraber birçok açıdan eksik de olsa anayasal belgelerimizden biri olarak tarihimizde yerini almıştır.

Tanzimat Dönemi, 1839 Tanzimat Fermanı ile başlamış olmakla beraber bu fermanla bitmez, bu dönem boyunca birçok ferman çıkarılır. Bunlardan önemli olan bir diğeri ise 1856 Islahat Fermanı’dır. Islahat Fermanı; Osmanlı İmparatorluğu’nu Rusya’nın müdahalelerine karşı korumanın bedeli ve Avrupa Devletleri ailesine kabul edilmesinin şartı olarak yabancı devletler tarafından Osmanlı’daki Hristiyan azınlıkların lehine ileri sürülen yeni birtakım isteklerin sonucudur. Islahat Fermanı yerel yönetimler ve cemaat meclislerinde, özellikle gayrimüslim halkın temsil edilmesi düşüncesinin tartışılmaya başladığı ilk resmi belgedir[21] ve Fermanının esas amacı, Tanzimat Fermanı’nda yeterince vurgulanmamış olan, Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde yaşayan gayrimüslimler ile Müslümanlar arasında her yönden bir eşitliği sağlamaktır. Bu bağlamda Islahat Fermanı ile gayrimüslimlere bütün devlet memurluklarına atanabilmek, eyalet meclislerine girebilmek ve Meclisi Vâlâ’da[22] temsil edilebilmek gibi haklar tanınmıştır[23]. 1839 Tanzimat Fermanı ile 1856 Islahat Fermanı’nı Müslüman ve gayrimüslimleri ne açıdan etkilediği konusunda karşılaştırmak gerekirse şu söylenebilir: İkisi de birer anayasa olmamakla beraber, Islahat Fermanı genel olarak Hristiyan milletlerin anayasal gelişmelerinin başlangıcı olmuştur. Bu belge; padişahın dış baskılar sonucu ilan ettiği ve gayrimüslimlerin haklarını kendi otoritesi karşısında bir kere daha güvenceye aldığı, Müslüman olmayan azınlıkların ulusal bağımsızlıklarının bir bildirisi sayılabilir[24]. Diğer yandan Tanzimat Fermanı, egemenliğin paylaşımı açısından Senedi İttifak ile karşılaştırıldığında şu ifade edilebilir ki Senedi İttifak, ayanlarla padişah arasında yapılmış olduğundan padişahın egemenliği ayanların karşısında sınırlandırılmıştır. Oysa Tanzimat Fermanı’nda egemenlik paylaşımı hükümdar ile bürokrasi arasındadır[25].

Yukarıda parça parça değerlendirilen padişahın teokratik ilkelere dayanan egemenlik anlayışındaki değişiklik, Tanzimat dönemi incelendiğinde apaçık olarak göze çarpmaz. Ancak yapılan reformlara biraz daha geniş açıdan bakıldığında görülen, ilahi hukuka dayanan monarşinin aslında bu dünyevi ve modern düzenlemelerle yara aldığıdır[26] zira yapılan yenilikler, padişahın egemenliğini dayandırdığı dinsel kurallara aykırılıklar içermektedir. Abdülaziz’in Hattı Hümayununda dine ilişkin formüller kullanmaması, hilafete değinmemesi, “şeriat” sözcüğünün yerine “kavanini mevzua” (yürürlükteki yasalar), “kullar” yerine “tebaa” (uyruklar) sözcüklerini kullanması, 1868’de Şurayı Devlet açılış konuşmasındaki “Yeni örgütlenme biçimi yürütme gücünün adliye, diniye ve yasama güçlerinden ayrılığı temeline dayanır”[27] ifadesi, Heyeti Vükelâ’ya dahil olarak güçlenmiş gibi gözükse de aslında bağımsızlığını yitiren ve devletin denetimi altına giren şeyhülislamın değişen konumu, 1850 tarihli Kanunnamei Ticaret ile şeriatta yeri olmayan tüzel kişilerin ve faizin tanınması, İslam hukukunun bir kuralı olan “suçtan zarar görenin suçluyu affedebilmesi” ilkesinin yerine devletin suçluyu cezalandırması doğrultusunda özel af yetkisinin kaldırılması, İslam ceza yargılamasında yeri olmayan savcılık kurumunun kabul edilmesi, Arazi Kanunnamesi ile mülkiyet ve miras konularında dinsel hukuktan farklı kurallar getirilmesi, dinsel yargılama usulünden ayrılan Nizamiye Mahkemelerinin kurulması gibi yenilikler doğrultusunda monarkın mutlak egemenliğinin kaynağı olan teokratik ilkelerden uzaklaşılmaya başladığı görülür[28]. Sonuç olarak, ne Tanzimat-Islahat Fermanları bir anayasadır ne de Tanzimat Dönemi bir anayasal yönetim dönemidir. Ancak başta Tanzimat Fermanı ve Islahat Fermanı olmak üzere, bunların anayasal gelişim sürecindeki katkılarını yadsımak da mümkün değildir.

 

Birinci Meşrutiyet ve 1876 Kanuni Esasi

Tarihi olaylar birbirinden bağımsız ve kopuk değerlendirilemeyeceği için Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk Anayasası olan Kanuni Esasi’nin kabulüne giden süreç, elbette ki kendisinden önceki Tanzimat Döneminin ve reform hareketlerinin bir sonucunu oluşturmaktadır. Abdülaziz’in keyfi ve mutlakiyetçi tutumuna karşı oluşan muhalif aydın grup Genç Osmanlıların hareketleri, Sadrazam Mahmut Nedim Paşa’ya olan muhalefet, bu muhalefet sonucu Abdülaziz’in değiştirmek zorunda kaldığı yeni vekiller heyeti ile olan anlaşmazlığı[29], Genç Osmanlıların desteklediği yenilikçi Mithat Paşa’nın güçlenen konumu ve Abdülaziz’in anayasalı bir yönetime olan karşıtlığı 1807’den beri uygulanmayan tahttan indirme mekanizmasının yeniden işlemesine yol açmıştır[30]. Abdülaziz’in yerine gelen 5. Murat’ın ruhsal durumunun bozukluğundan yararlanan veliaht Abdülhamit, tahta çıkarılırsa meşruti bir yönetimi ilan edeceğine söz vermiş, bu da 5. Murat’ın saltanatının sonlandırılmasına neden olmuş ve 2. Abdülhamit’in tahta çıkması ile sonuçlanmıştır. 5.Murat ve Abdülaziz’in tahttan indirilmeleri ve 2. Abdülhamit ile yapılan “meşrutiyetin ilanı” pazarlıkları göstermektedir ki Tanzimat Fermanı’nın ilan edilmesinde rol oynayan “padişahı ikna” metodu, meşrutiyetin ilanında yerini “padişahla pazarlığa” bırakmıştır. Meşrutiyetin ilanında pazarlık ve zor kullanmaya varan bu metot, aynı zamanda içteki muhalefetin gücünü de kanıtlar niteliktedir[31].

Meşrutiyetin ilanı, geniş bir toplumsal tabana dayanmaz. Avrupa’daki gibi, aristokrasinin altında ezilmiş örgütlü burjuvazinin mücadelesi sonucu bir sınıfsal zorlama ile oluşmamıştır[32]. Bununla beraber, Meşrutiyetin ilanı 2. Abdülhamit’in bir lütfu ya da sadece Mithat Paşa ve arkadaşlarının baskıları ile de açıklanamaz. Genç Osmanlılar hareketi Meşrutiyetin ilanına giden süreçte fikirsel anlamda önem teşkil eder. Genç Osmanlıların çıkardıkları gazetelerde savundukları düşünceler ve tartıştıkları konular bu anlamda dikkat çekicidir. Parlamento, halka karşı sorumlu yönetim, siyasal özgürlük, vatan, hürriyet kavramları bu hareket sayesinde yayılma imkânı bulmuştur. Örneğin Reşat Bey, İbret gazetesindeki 5 Haziran 1872 tarihli yazısında Paris Komünü’nü ve cumhuriyetçileri açıkça savunmuştur.  Yine aynı şekilde Namık Kemal de İbret gazetesindeki yazısında Komün’ün savunuculuğunu yapmış, aynı sayıda Nuri Bey Birinci Enternasyonel’i anlatmıştır. Ahmet Mithat Efendi, Dağarcık adlı derginin 7. Sayısında 1871 yılında Birinci Enternasyonel’i savunmuştur. Yazısındaki yanlışlar bir yana, Ahmet Mithat Efendi sınıf sorununu bilinçsiz de olsa bu yazısında işlemiştir. Yazısını bitirdiği cümleleri dikkat çekicidir[33]:

“…. Yaz günü Temmuz sıcağına karşı mutluların ikametine mahsus 5-6 katlı binanın en üst katına sırtında çamur taşımak veyahut İngiltere kömür madenlerinde, yani yerin dibinde, kömür kırmak suretiyle kazandığı on kuruşu üç okka ekmeğe verip, akşam evinde kaba hasır üzerinde o ekmeği yedikten sonra güya gündüzki yorgunluğu çıkarmak için uzanıp yatanlar…. Ve yılbaşında mevcut parasının faizini topladıktan sonra akşam mide fesadına uğrayacak kadar yiyip içerek, yapağıyı, pamuğu dahi çekemeyip tüy yatak ve keten çarşaflar içinde yatanlar nasıl eşit olurlar?”

Dolayısıyla Genç Osmanlılar hareketi, her zaman çok bilinçlice olmasa da basın yoluyla bazı konuların en azından tartışılmasını sağladığı için önemli olmuştur.

Bir yandan Tanzimat ve Islahat Fermanlarının getirdiği yenilikler, gelişen aydın çevre, Genç Osmanlılar hareketi ve Balkan uluslarındaki anayasallaşma süreci, diğer yandan Osmanlı’nın iç işlerine yabancı devletlerce müdahale edileceği Tersane Konferansı’nın tesirlerinden kaçınma isteği Meşrutiyetin ilanı ile anayasalı bir yönetime geçişte etkili olmuştur. Anayasalı yönetime geçişte dışarıya güven verme, ortalığı yatıştırma ve dıştan gelebilecek müdahaleleri önleme amacı yatmaktadır. Osmanlı Devleti’nin ilk Anayasası Kanuni Esasi’nin, Tersane Konferansının toplanma tarihi olan 23 Aralık 1876’da ilan edilmesi de bu açıdan önemlidir. Osmanlı’nın aleyhine kararların alınacağı Konferans gününde ilan edilen Anayasa ile Batılı devletlere “Osmanlı da artık sizinle aynı yönetim sistemini paylaşmaktadır, sizden biridir. Müdahale etmenizi gerektiren bir konu kalmamıştır.”[34] mesajı verilmek istenmiştir.

Kanuni Esasi’nin gerçek anlamda bir “anayasa” olup olmadığını değerlendirmeden önce “anayasa” kavramının neyi ifade ettiğine değinmek daha yararlı olacaktır. Bir Anayasanın amacı, bireyin temel hak ve özgürlüklerini korumak üzere egemenliğin kullanıcısı olan siyasi iktidarı (o dönemde padişahı) ilke ve kurallara bağlamaktır. Anayasacılığın asli özelliği, keyfi yönetimin tersine, hukuki ve kurumsal mekanizmalar yoluyla sınırlanmış bir yönetim tesis etmektir.

119 maddeden oluşan Kanuni Esasi; bir anayasaya özgü bölümler ve maddeler halinde yazılmış ve yasa dili ile kaleme alınmış olup biçimsel anlamda gerçek bir anayasa görünümündedir[35]. Ancak içerik açısından gerçek bir anayasanın amacı olan “siyasi iktidarın sınırlandırılması” işlevini, Anayasanın hazırlanması esnasında 2. Abdülhamit’e verilen veya verilmek zorun kalınan tavizler karşısında yerine getirememiş, bu yüzden de biçimsel bir Anayasa olmanın ötesine gidememiştir. Bunda Kanuni Esasi’nin siyasi bir ideolojinin ürünü olmamasının payı büyüktür. Ayrıca Anayasanın halkın belirlediği bir kurucu meclis tarafından değil, padişahın bizzat atadığı bir kurul olan Cemiyeti Mahsusa tarafından hazırlanarak ilan edilmesi onu bir “hükümdar şartnamesi”nin ötesine geçirememiştir. Bu da sözde, padişahı sınırlandırmak üzere oluşturulmaya çalışılan yeni bir düzende onun etkisinin ve ağırlığının kırılamamasına yol açmıştır[36].

Kanuni Esasi’ye göre Padişah, yürütme organının başı ve kendisidir. Bakanlar Kurulu olan Heyeti Vükelâ’nın başkan ve üyeleri olan sadrazamı, şeyhülislamı ve vekilleri kendisi seçer, atar ve azleder. İlk Osmanlı Parlamentosu olan ve iki kanattan (Heyeti/Meclisi Âyan – Heyeti/ Meclisi Mebusan) oluşan Meclisi Umumi’nin Heyeti Âyan üyelerini ömür boyu görevde kalacak şekilde kendisi seçer. Heyeti Mebusan üyeleri ise her elli bin Osmanlı erkeğine bir temsilci olmak üzere 4 yıl için, belli bir gelirin üzerinde Osmanlı erkekleri tarafından çok dereceli seçimlerle basit çoğunluk sistemi ile belirlenir[37]. Padişah, Heyeti Âyan başkanını doğrudan kendisi seçtiği gibi Heyeti Mebusan başkanını ve iki yardımcısını da Heyeti Mebusan tarafından gösterilen üçer aday arasından yine kendisi seçer ve atar. Buradan anlaşılmaktadır ki padişah; Meclisi Umumi’nin bir kanadını direkt kendisi oluşturmakta, ötekinin başkan ve yardımcılarını da önerilen adaylar arasından seçme hakkına sahip olarak iki kanadında da belli bir hakimiyeti sağlamaktadır. Padişahın sağladığı bu hakimiyete karşın şu da göz ardı edilmemelidir: Azınlıkların da geniş bir biçimde temsil edilme olanağı bulduğu Heyeti Mebusan’ın yetkileri ne kadar kısıtlı da olsa, en azından halkın bir kısmının temsil edilebileceği bir meclisi padişahın karşısına çıkaran bir düzende artık padişah tek başına egemen olamaz. Meclisi Mebusan, dolayısıyla halk, henüz adı konmamış ve hatta bunun bilincini de kavrayamamış olsa padişahın mutlak egemenlik hakkına rakip olarak ilk defa ortaya çıkmıştır[38].

Madde 7’de “Padişahın kutsal hakları” olarak adlandırılan yetkileri şu şekilde düzenlenmiştir: Vekilleri, sadrazamı ve şeyhülislamı atamak ve görevden almak, orduya komutanlık etmek, şeriat hükümlerini ve yasaları yürütmek, devlet dairelerinin işleyişi ile ilgili tüzükleri düzenlemek, cezaları affetmek ya da hafifletmek, Meclisi Umumi’nin toplanmasına ve tatiline karar vermek[39], gerektiğinde Heyeti Mebusan’ı yeniden seçime gitmek koşulu ile fesh etmek[40].

Kanuni Esasi’nin 28. maddesine göre Heyeti Vükela, padişahın iznini gerektiren bir konuyu görüşmek istiyorsa, konuyu görüşebilmek için bile önce padişahın iznine gerek duymuştur. Konunun görüşülmesinden sonra aldığı kararları uygulayabilmek de yine padişahın onayına bağlanmıştır. Padişah tarafından seçilen, onun istemediği bir konuyu bile görüşemeyen ve yalnızca ona karşı sorumlu olan Heyeti Vükelâ, bu durumda padişaha direnebilecek bir konumda değildir ve padişah yürütme organına tek başına egemendir. Ayrıca padişahın; yasamanın bir kanadı olan Meclisi Âyan’ı da bizzat belirlediği, dolayısıyla kendi çıkarlarını koruyacak kişileri seçtiği unutulmamalıdır. Bu durumda padişah, yürütmenin tamamının ve meclisin yarısının da hâkimidir. Yasamanın hâkim olmadığı kanadı Meclisi Mebusan’a da önerilen adaylar arasından seçtiği başkan ve yardımcıları ile müdahale edebilmektedir[41]. Anayasa her ne kadar Meclisi Mebusan başkanının Meclisin önereceği adaylar arasından padişahça seçilmesini öngörse de Padişah “geçici” bir atama olduğunu öne sürerek, Meclisin rızasını bile sormadan birinci dönem Meclisi Mebusan başkanı olarak Ahmet Vefik Paşa’yı atamıştır. “Geçici” olması gereken Ahmet Vefik Paşa, birinci dönemin sonuna kadar Meclisi Mebusan başkanlığı yapmış, akıl almayacak bir despotik yönetim sergilemiştir. Basın Nizamnamesinin tartışıldığı bir toplantıda öne sürdüğü sansürcü fikirlerin üzerine bir mebusun “Herhalde edebiyatı men etmek caiz değildir.” sözlerine “Nasıl caiz değildir? Katli bir caizdir.” cevabını vermekten geri kalmamıştır. Mebusları “sus eşek” diye azarladığı da kayıtlara geçmiştir. Ahmet Vefik Paşa’nın milletvekillerine takındığı bu tavır Padişah’ın Meclisi Mebusan’a ve özgürlüklere olan bakış açısını kanıtlar niteliktedir[42].

Kanuni Esasi ile padişahın şu ana kadar hiçbir yerde yazılı olmayan, tamamıyla dini ve geleneksel bir otoriteye dayanan bütün yetkileri, saltanat hakkı (m.3), hilafet hakkı (m.4) ve devamı, bir Anayasanın içinde yazılı hale getirilerek koruma altına alınmıştır[43]. Önceden hiçbir yerde yazılı olmayan bu yetkiler, artık yazılı ve resmidir. Monarkı sınırlandırmayı öngören gerçek bir Meşrutiyetin gereklerine aykırı olan bu büyük yetkilerin yazılı hale gelmesi bir başka açıdan değerlendirildiğinde şu da dikkat çeker: Padişahın ilahı yetkileri insan iradesi ürünü bir belgenin içine yazılarak dayandığı meşruiyet kaynağı beşerîleşmiştir[44].

Kanuni Esasi’nin içinde dikkat çeken bir başka madde, 46. maddedir. Meclisi Umumi üyelerinin yeminini düzenleyen bu maddenin yazımı esnasında “padişaha sadakat”, anayasanın hükümlerine uyma sözünden ve “vatana sadakat” ten önce düzenlenmiştir[45].

Yasamanın yetkilerinin baltalandığı bir başka konu ise meclislerin ancak “kendi görev alanlarını” ilgilendiren konularda yasa önerisinde bulunabilmelerine karşın padişahın seçtiği Heyeti Vükelâ’nın her konu hakkında yasa önerme yetkisine sahip olmasıdır. Bir başka sorun ise 53. maddede “vazifei muayyene” olarak geçen “kendi görev alanları” ifadesinden ne anlaşılmasının gerektiğinin Anayasada belirtilmemiş olmasıdır. Bu belirsizlik, padişahın elini güçlendirmiştir[46].

Yasama meclisinin varlığını neredeyse “anlamsız” kılan bir başka konu ise kanun teklif etme sürecinde padişahın ilk izninin alınması zorunluluğu olmuştur. Heyeti Vükelâ herhangi bir konuda, Meclisi Mebusan ya da Meclisi Âyan da az önce bahsedilen belirsiz “kendi görev alanları” içinde bir kanun teklifinde bulunmak istediğinde önce padişahın izni gerekmiştir. Ancak padişah ilk izni verse bile meclisler hemen devreye giremez. İstem konusu Şurayı Devlet’e iletilir, Şurayı Devlet konu hakkında bir tasarı hazırlar ve bu tasarı önce Meclisi Mebusan’a gelir. Meclisi Mebusan’da oylanır, kabul edilirse Meclisi Âyan’a gider. Meclisi Âyan kabul edilen tasarıyı inceler, padişahın haklarını gasp edip etmediği konusunda da kontrol eder. Meclisi Âyan bu incelemeleri yaptıktan sonra tasarıyı kabul edebilir, gerekçeli kesin reddedebilir ya da değişiklik istemi ile Meclisi Mebusan’a geri gönderebilir. Meclislerden birinin kesin ret kararına uğrayan bir tasarı ise kadük olur. Ancak tasarı kadük olmayıp Meclisi Âyan tarafından da kabul edilse bile henüz kanunlaşmamıştır. Tasarının bütün bu sürecin sonunda kanunlaşabilmesi, monarşik ve aşılamaz olan mutlak veto yetkisine sahip padişahın onayına bağlanmıştır. Böylece padişah, yasama işleminde de son sözü söyleme hakkına sahip olmuştur[47].  Ancak padişahın tüm bu etkin konumuna karşın şu da gözden kaçırılmamalıdır: Meclisler padişahın istemediği bir konuyu düzenleyemezken artık padişahın da özellikle Meclisi Mebusan’ın onay vermediği bir konu hakkında düzenleme yapma yetkisi yoktur. Bu durumda ilk Osmanlı Parlamentosu olan Meclisi Umumi, her istediğini kanunlaştırabilen bir organ olmamakla beraber, istemediğini de “monarka rağmen” kanunlaştırmayan bir konumdadır[48].

Padişahın Meclisi Mebusan üzerinde kullanabileceği bir başka mekanizma ise “fesih” kurumudur. Heyeti Vükelâ ile Meclisi Mebusan arasında bir anlaşmazlığın ortaya çıktığı bir durumda Heyeti Vükelâ kararında direnir, Meclisi Mebusan da buna iki defa karşı çıkarsa padişahın Heyeti Vükelâ’yı azletme ya da Meclisi Mebusan’ı yeniden seçime götürme hakkı bulunmaktadır. Ancak böyle bir durumda padişahın bizzat kendisinin seçtiği ve yalnızca monarka karşı sorumlu olan bir kurula mı yoksa oluşumunda kendisinin söz hakkı bulunmadığı bir kurula mı müdahale edeceği siyasi gerçeklikle beraber değerlendirildiğinde, bu yetkinin Meclisi Mebusan’ın aleyhine olduğu ortadadır. Meclisi Mebusan’ın feshedileceği gerçeği meclisi tehdit etmektedir[49].

Kanuni Esasi’nin gerçek bir anayasa olma yolundan nasıl saptığı yukarıda parça parça değerlendirilmiştir. Gerek padişahın monarşik yetkilerinden arındırılamaması, gerek Meclisin güvenoyuna dayanan bir Heyeti Vükelâ’nın oluşturulamaması hükümetin denetlenememe gerçeği ile birleştiğinde problemin büyüklüğü bir kere daha ortaya çıkar. Hükümeti denetleme yolu olarak öngörülmüş 38. Madde gereği Meclisi Mebusan’ın vekillere soru sorma hakkı bulunsa da sorunun sorulduğu vekil cevabı süresiz erteleyebilmektedir. Ayrıca bu vekil hakkında 31. Madde gereği bir şekilde Divanı Ali’ye gönderme kararı meclisten çıksa bile bu kararı onama yetkisi padişahtadır[50]. Padişahın kendi seçtiği vekili Divanı Ali’ye göndereceği  ise siyasi gerçeklikle bağdaşmaz.

Konunun uzunluğu gereği Kanuni Esasi’nin getirdiği haklar, özgürlükler ve yargısal güvencelere, anayasanın değiştirilme usulüne vs. değinilmemiştir. Ancak padişahın yetkileri açısından son olarak, Meşruti bir monarşiyi anlamsız kılan 113. Maddeye de değinmek yerinde olacaktır. Anayasa çalışmaları esnasında bu madde yüzünden ciddi çatışmalar yaşanmıştır. Meşruti bir yönetimden yana olan kimseler bu maddeye itiraz etmiş ancak Abdülhamit, 113. Madde olmadan Anayasayı onaylamayacağını açıkça ifade etmiştir. Sıkıyönetim ilan edebilme ve padişaha, yapılan (!) bir polis soruşturması sonucu hükümetin emniyetini ihlal edenleri sürgüne yollama yetkisini sağlayan, T.Z. Tunaya’nın deyimi ile Anayasanın “en nefret edilesi” maddesi olan 113. Madde, Kanuni Esasi’nin getirdiği haklar ve özgürlükler açısından bütün hukuki güvenceleri anlamsız kılmıştır[51].

Monarkın bunca yetkisinin karşısında sorumluluğunu incelemek için 5. Maddeye dönüş yapılmalıdır. Kanuni Esasi’nin beşinci maddesinde padişahın sorumluluğu şöyle düzenlenmiştir:

Zatı Hazreti Padişahinin nefsi hümayunu mukaddes ve gayri mesuldür[52].”

Monark; yasama ve yürütme işlemlerindeki bunca yetkisi ve gücüne rağmen “kutsal ve sorumsuz” olarak korunarak, hesap sorulamaz bir şekilde Anayasada yerini almıştır. Bu anlayış, demokratik mantıktaki “Sorumlu olmayanın yetkisi olmaz.” ilkesinin tam karşıtıdır[53]. 1839’da Tanzimat Fermanı’nı ilan eden Abdülmecit bile vermiş olduğu sözleri bir yeminle bağlamışken tam 37 yıl sonra bir başka padişah ilan ettiği anayasaya bağlılık yemini bile etmemiştir[54].

Sonuç olarak Kanuni Esasi’nin kurduğu sistem, gerçek bir meşrutiyete geçişi değil ama mutlakiyetten çıkışı ifade etmiştir. Monarşi; bütün eksikliklerine rağmen mutlakiyetten çıkarak ılımlı, anayasalı ve parlamentolu hale gelmiş ancak henüz meşruti, anayasal ve parlamenter bir niteliğe kavuşmamıştır[55]. Aydın-bürokrat kesimin eseri olan bu Anayasa, yaratıcılarını da uygulanış açısından tatmin etmemiştir. Halkın hâlâ seyirci olduğu bir ortamda kalıcı ve sürekli gelişmeler yaratamayan Osmanlı aydının bu problemi sınıflaşamamasından kaynaklanmıştır. Ancak orduyu yanına aldıkça bir adım ileri gidebilmiş fakat örgütlü olmadığı için mutlakiyet yanlılarının diretmesi karşısında gerilemiş, yeniden fırsat bulduğu bir anda bir adım ileri atmaya çalışmıştır. Sonuçta 1876 Kanuni Esasisi bu gelgitin bir ürünü, Namık Kemal’in ifadesi ile de “bir anayasa sayılamayacak kadar sakat bir belge” olmuştur[56]. Ancak bu belge, Osmanlı İmparatorluğunun ilk parlamentosunu kurarak onu kesintilere rağmen asla geri dönemeyeceği bir yola çıkarmıştır. O günden bugüne kadar geçen sürede ülkemizin parlamento macerasını başlatan bu belge, “anayasal” değilse de “anayasalı” bir devlet yönetimini hayata geçirmiştir.

Kanuni Esasi’nin ilanı Tersane Konferansına engel olamamış, yabancı devletler Osmanlı’nın aleyhine kararlar almışlardır. Osmanlı İmparatorluğu da bu kararları kabul etmeyince Rusya ile 93 Harbi başlamıştır. Bütün eksikliklerine rağmen Kanuni Esasi’nin getirdiği hak ve güvencelerle keyfi bir düzenin karşıtını oluşturmayı denemesi bürokrasinin yozlaşmış kesimini, vurguncuları, düzensizlikten beslenen din tüccarlarını, keyfiliğin içinde yer edinmiş her kesimi rahatsız etmiştir. Ayrıca Osmanlı’nın reform yapmasından yana olan yabancı devletler de azınlıkların Parlamentoda geniş bir şekilde temsil edilmesi karşısında “azınlıkların koruyucusu” sıfatı ile Osmanlı Devleti’ne müdahale etme şanslarının azalacağını anlayınca bu girişimi desteklemeyi bırakmışlardır. Ve bu şekilde Padişah Abdülhamit de 19 Mart 1877’de ilk defa toplanan Osmanlı Parlamentosunu 14 Şubat 1878 günü 93 Harbi’ni bahane ederek 30 yıl sürecek bir “tatil”e göndermiştir. Bundan sonraki 30 senesini Osmanlı İmparatorluğu; Kanuni Esasi, hürriyet, ıslahat, vatan, cumhuriyet gibi sözcüklerin[57] yasaklandığı, aslında suikastle öldürülen yabancı devlet başkanlarının baskı yüzünden hastalıktan öldüğünün yazıldığı bir basının içinde, sansürün çok ciddi boyutlarını tecrübe ederek geçirecektir[58]. Ancak tarih bize göstermiştir ki böyle bir ortam içinde “baskı muhalefeti doğurur” gerçeği kendini bir kere daha doğrulayacak ve en ilerici fikirler, Abdülhamit’in tüm özgürlükler üzerine şal örttüğü bu zamanda aydınlar içinde filizlenecektir[59].

 

İkinci Meşrutiyet, 1909 Anayasa Değişiklikleri ve İttihat ve Terakki Yönetimi

30 yıl süren istibdat; mutlakiyet ve baskı rejimine karşı çıkan, içinde her çeşit siyasi düşünceyi barındıran, “Meşrutiyetin mimarı” Jön Türkler hareketini yaratmıştır. 1905 yılında Rusya’nın meşruti bir yönetime geçmesi, bir Asya ülkesi olarak Japonya’nın meşrutiyet ile yönetiliyor oluşu ve bir İslam ülkesi olarak İran’daki meşrutiyet devrimi Jön Türkler için ilerici örnekler olmuştur[60]. Siyasal birliği korumakta güçlük çeken padişahın baskıyı arttırması muhalefetin gittikçe güçlenmesi sonucunu doğurmuştur. Böyle bir ortamda gelişen Jön Türkler hareketi, 29 Aralık 1907’de Paris’teki ikinci kongresinde parlamentolu bir rejimin kurulması ve halkın da vergi ödememek yoluyla pasif direnişe çağrılması kararını almıştır[61]. Özellikle ağır vergilere itirazlar için kitle hareketleri yer yer Anadolu’da da görülmüştür. Makedonya’daki hareketlilik ise Meşrutiyet’e giden yolda ana etken olmuştur[62]. Manastır’da sokaklara asılmış ve yabancı devletlerin konsolosluklarına gönderilmiş 23 Haziran 1908 tarihli bildiri bu bakımdan dikkat çekicidir. Osmanlı Terakki ve İttihat Heyeti tarafından “gayri meşru hükümetin” Manastır Valisi’ne bir muhtıra niteliğinde olan bu belgede açıklanmış ana fikirler şu şekildedir:

“Bugünün hükümeti (mutlakiyet sistemi) gayri meşrudur. Terakki ve İttihat Cemiyeti’nin tek arzusu milletin açık ve meşru haklarını geri almak ve idare mekanizması başındaki süfehanın (zevke ve eğlenceye düşkünlerin) ihtiraslarına son vermekten başka bir şey değildir. Fesat sistemi kurmuş olanlar bilmelidirler ki Osmanlı İmparatorluğu bir millet ile o milletin timsali olan padişahtan ibarettir. Bu ikisinin arasında alçaklara, şehvet esirlerine, rezillere, ikbal sarhoşlarına yer yoktur. Kurulması istenen rejim sayesinde milletle padişah doğrudan doğruya temas halinde olacaktır. İnsanlık ve medeniyet mahkemesinin temyiz edilmemek üzere verdikleri karar budur. Bu kararın uygulanmasıyladır ki cinayetler ve zulümler insanlık kanununun hükümdarlığı altında yok edilmiş olacaklardır[63].”

Temmuz 1908’de toplantı ve mitingler bütün Rumeli’yi sarmıştır. Otuz bin kadar Arnavut tebaa Kosova ilinin Firzovik denilen yerinde toplanıp yemin etmiş, İstanbul’da acele bir millet meclisinin toplanmasını, aksi halde fiili harekete geçileceğini Yıldız’a bildirilmiştir. Kosova, Selanik, Serez, İştip, Priştine’den Yıldız’a çekilen telgraflarla meşrutiyetin ilanı istenmiş, Yıldız bir halk hareketi karşısında olduğunu düşünerek dehşete kapılmıştır. Bu hareketlere kısmen önderlik eden İttihat ve Terakki ise giderek gücünü ve padişaha olan baskısını arttırmıştır[64]. İngiltere ile Rusya’nın Osmanlı aleyhine kararlar aldığı Reval görüşmesine olan Abdülhamit’in pasif tutumu, İttihatçıların sabrını taşıran son damla olmuştur. Reval görüşmesinin yarattığı telaş içinde padişaha çekilen telgraflardaki Kanuni Esasi’nin yeniden ilanı ve millet meclisinin toplanması isteği saray tarafından artık görmezden gelinemez bir noktaya ulaşmıştır. Abdülhamit, 23 Temmuz 1908 günü Kanuni Esasi’nin yeniden yürürlüğe konduğu anlamına gelen Meclisi Vükela mazbatasını onaylayıp Meşrutiyeti resmen ilan etmiştir[65].  Bunun üzerine Manastır vilayetinde derhal “Hürriyet” adı verilen meydanda Binbaşı Vehip Bey, hürriyetin ilanını halka izah etmiştir. Meydanda yaptığı konuşmasının ana hatları şöyledir:

“Hürriyetin ilanı otuz bir senelik zulme son vermiş, uzun çabaların ürünü olmuştur. Adalet, meşveret, eşitlik, hürriyet ve kardeşlik bundan böyle gerçekleşme yoluna girmiştir. Kanuni Sultan Süleyman devrinden beri padişahla millet arasına çekilen kafes kırılmıştır. Sürgün olan hürriyet kahramanları kurtulmuştur. Yetimlerin göz yaşlarını dindirecek, kimsenin hakkını kimseye kaptırmayacak, insanı insan gibi yaşatacak meşru meşveret usulüdür ve bu istekleri bütün halinde sağlayan Kanuni Esasi’dir…” Nutuk bittikten sonra meydanda toplanan halk, Kanuni Esasi’yi korumak için ant içmiştir[66]. Bu yüzden, İkinci Meşrutiyet ilkine göre çok daha geniş bir toplumsal tabana sırtını dayamıştır. Türk olsun olmasın, yeniden bir meşruti yönetiminden yana olan herkesin beraber çalıştığı ve başarıya ulaştığı, sırtını aydınların yanında halka da dayayan ilk ve son harekettir[67].

Henüz parlamento seçimleri bile yapılmadan İttihat ve Terakki ile Padişah arasında bazı çatışmalar yaşanmıştır. Kanuni Esasi’nin 7. maddesi ile 27. maddesi arasındaki bir belirsizlikten kaynaklı bu çatışmada Padişah, 7. maddeye göre bütün vekillerin kendisi tarafından seçilip atanacağını savunurken 27. maddeye göre ise yalnızca sadrazamın ve şeyhülislamın padişah tarafından seçileceği, diğer bakanların sadrazamca belirleneceği anlamı çıkıyordu. Padişah, kendi güvenliği açısından harbiye ve bahriye bakanlarını da bizzat seçmek istemesine karşın İttihat ve Terakki bunda direnmiştir. Dönemin sadrazamı Sait Paşa da bu çatışmaların ortasında kalmış, en sonunda Padişaha yakın bir harekette bulunarak bu iki bakanlığa onun istediği kişileri seçmiştir. Bu hareket İttihatçıları kızdırmış, İttihat ve Terakki’nin artan baskısı karşısında Sait Paşa sadrazamlıktan çekilmek zorunda kalmıştır. Yeni kabineyi kuran Kâmil Paşa, İttihatçıların istediği kişileri bu iki bakanlığa atayınca bu sefer Abdülhamit karşı çıkmış ancak sonunda Padişah boyun eğmek zorunda kalmıştır. Bir süre sonra bu iki bakanlığa yeni bakanlar atamak gerektiğinde Padişah yine kendi adamlarını seçmek istemişse de İttihatçıların baskısı karşısında yeniden geri çekilmek zorunda kalmıştır. Ayrıca Abdülhamit, Kâmil Paşa’nın Heyeti Âyan başkanlığına Sait Paşa’yı önermesi üzerine buna yine itiraz etmiş ancak Kâmil Paşa’nın ısrarı üzerine Sait Paşa’yı atamak zorunda kalmıştır. Daha henüz parlamento seçimleri yapılmadan ve Kanuni Esasi değişikliklerine bile gidilmeden Padişahın art arda aldığı bu üç darbe ile monark kutsallıkla karışık saygınlığını yitirmiştir[68]. Kendisi de bu durumdan nasıl yakındığını Mâbeyn Başkatibine söylediği şu sözlerle ifade etmiştir: “Beni bir şeye karıştırmıyorlar. Ben de karışmak istemem[69].” Monarka rağmen atılan bu adımlar, 1909 Anayasa değişikliği ile padişahın yetkilerinde gidilecek kısıtlamaların adeta haberci olmuştur.

Kâmil Paşa hükümeti esnasında dikkat çeken bir başka şey, ilk defa bir hükümet programının hazırlanıp kamuoyuna sunulmasıdır. Bu şekilde hükümet programları, imparatorluğun siyasal hayatına girmiştir. Ayrıca daha sonra İttihatçılarla arası bozulan Kâmil Paşa’nın güvenoyu istemesi de ilk güvenoyu istemi ve güven oylaması olarak tarihimizde yerini almıştır. Sonradan Kâmil Paşa’nın meclis ile yaşadığı bazı çekişmeler sonucu yeniden yapılan ve aslında “ciddi bir siyasi denetim mekanizması” olan güven oylamasında 8’e karşı 198 oyla güvensizlik oyunu alması sonucu hükümet istifa etmiştir. Bu da tarihimizdeki ilk güvensizlik oyu olarak kaynaklara geçmiştir. Bu ilk güvensizlik oyunun belki de en önemli yanı, bir anayasa değişikliği ile hükümetin meclis önündeki siyasi sorumluluğunun anayasal çerçevede kabul edilmesinden önce yapılmış olmasıdır. Ancak diğer bazı yazarlar bunu İttihatçıların Kâmil Paşa’yı ne olursa olsun indirmek için gerçekleştirdikleri bir girişim olarak da değerlendirmişlerdir[70]. Kâmil Paşa’dan sonra hükümeti kuran Hüseyin Hilmi Paşa kabinesi ise hükümet programını meclisin güvenine sunan ilk hükümet olmuştur[71].

Meclisi Mebusan seçimleri, İttihat ve Terakki cemiyetinin etkisi ve baskısı altında yapıldığından seçimi İttihatçılar kazanmıştır. Ancak şu da var ki seçilenlerin hepsi İttihatçı değildir. 275 mebustan 160 kadarı İttihat ve Terakki üyesidir. Ayrıca Meşrutiyetin ilanından sonra cemiyetin söylevlerindeki giderek artan ulusalcılık, gayrimüslim mebuslar tarafından benimsenmemiş, fikir ayrılıkları ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu yüzden İttihat ve Terakki seçtirdiği mebuslar üzerinde her zaman büyük bir hakimiyet sağlayamamıştır. 31 Mart Ayaklanması esnasında meclis içindeki bu muhalefet kendini daha çok hissettirmiştir[72].

30 yıl süren bir tatilin ardından Meclisi Umumi 17 Aralık 1908 günü padişahın söylevi ile açılmıştır. Ancak padişahın meclisin açılısı esnasında Kanuni Esasi hükümlerine ant içmekten kaçınması Meclisi Mebusan ve Meclisi Âyan’ın tepkisine yol açmıştır. Padişahın seçtiği Meclisi Âyan’ın bu olay üzerine cevap yazısında “Hakimiyeti milliyenin timsali olan Meclisimiz” ifadesini kullanmış olması “millet egemenliği”ne vurgu açısından oldukça önemlidir[73]. Ayrıca Meclisi Mebusan başkanlığına önerilen adaylar arasından padişahça atanan koyu meşrutiyetçi Ahmet Rıza Bey, mecliste yaptığı bir konuşmasında “hakimiyeti milliye” kavramını yeniden vurgulamıştır. Meclisi Mebusan da âdeta “hakimiyeti milliyenin temsilcisi” olduğunu açıklamış, kendisinden de “Millet Meclisi” olarak söz etmiştir[74].

Eski düzenin içinde yer edinen memurlar, yozlaşmış kurumlar, mektepliler karşısında geri plana düştüklerini fark eden alaylı subaylar, cahil ve işbirlikçi kesim, kısacası baskıdan ve mutlakiyetten yana olan herkes tıpkı 1876’da olduğu gibi 1908’de de Meşrutiyetin ilanından veryansın etmiştir.  Öte yandan Balkanlarda yaşanan problemler ve toprak kayıpları da Meşrutiyeti yıpratmıştır. Gazeteci Hasan Fehmi’nin ölümünün İttihatçılardan bilinmesi ise bardağı taşıran son damla olmuş, kontrolden çıkan bazı askerler “şeriat isteriz” sloganları ile 13 Nisan 1909 günü (31 Mart 1325) ayaklanmışlardır. Tarihimize 31 Mart Vakası olarak geçen bu olay karşısında padişah Abdülhamit, açıktan destekçi olmadıysa bile sessiz ve hoşgörülü bir tavır içinde kalmıştır[75]. İttihat ve Terakki Cemiyetinin güçlü olduğu Selanik’ten gelen ve içinde Mustafa Kemal’in de olduğu Hareket Ordusu ayaklanmayı bastırmıştır. Hareket Ordusu’nun amaç ve görevi komutanı tarafından şöyle açıklanmıştır: “Meşrutiyeti bir daha hiçbir gücün sarsamayacağı şekilde güçlendirmek, düşmanlarına gereken dersi vermek, Kanuni Esasi’nin üstünde hiçbir kuvvet olmadığını ve olamayacağını ispat etmek.” Bu sözler Padişaha karşı bir meydan okuma olmuştur. Üç gün sonra Yeşilköy’de “Meclisi Umumi Millet” olarak birlikte toplanan Heyeti Âyan ve Heyeti Mebusan da bu bildirinin içeriğini onayladığını açıklamıştır[76]. Karar metninde Meclisi Umumi’den “Meclisi Umumi Millet” yani “Millet Meclisi” olarak söz edilmesi önemlidir[77].  Ordunun ayaklanmayı bastırdıktan sonra yayımladığı bildiride “ordunun bir cemiyet ya da partinin değil, bütün Osmanlıların ordusu olduğunu, İttihat ve Terakki ile bir bağlantısının olmadığını” vurgulaması, ordunun Cumhuriyet tarihimizdeki müdahalelerinde de “partilerüstü ve tarafsız” bir tavır takınması ile paralellik göstermiştir[78].

Ayaklanmanın bastırılması sonrasında Abdülhamit’in parlamento kararıyla hal edilmesi ile ilk defa “milletin temsilcileri” “millet adına” “monarkı” indirmiştir. Meclis üyeleri, Abdülhamit’in yerine gelen Sultan V. Mehmet Reşat’ın hükümet önünde ant içtiği gibi Meclisi Umumi’de de yemin etmesini istemiş, bunun üzerine Mehmet Reşat 20 Mayıs 1909’da Meclisi Umumi önünde de ant içmiştir[79]. Ayrıca Mehmet Reşat tahta çıkışını “milletin isteği” ile açıklamıştır. Bir taht değişikliğinin padişah tarafından milletin isteği ile açıklanması, millet egemenliği kavramının artan önemini vurgular niteliktedir[80]. Artık, sarayın ve monarkın etkisi kırılmıştır. Sarayın bu geri plana ittirilen konumu Birinci Dünya Savaşı’ndaki yenilgi ile İttihatçıların dağılmasına kadar devam etmiştir. 1918 sonrası Vahdettin ve saray yine yükselişe geçmiştir[81].

Kanuni Esasi’de yapılan 1909 Değişiklikleri İttihat ve Terakki’nin suistimalleri ve işine gelen şekilde yönetme isteği ile “pratikte” her ne kadar hayal edildiği şekilde uygulanamamış olsa da dönemin koşullarına göre sınırlandırılmış bir monarşiyi “hukuken” kurmuştur.

Anayasada toplam yirmi bir madde değiştirilmiş, bir madde kaldırılmış ve üç yeni madde eklenmiştir[82]. Değiştirilen Anayasada İkinci Meşrutiyet’in ruhuna ters olan birkaç hüküm hemen dikkati çeker. Bunlar teokratik devlet yapısının güçlendirilmeye çalışıldığı düzenlemelerdir. 3. Maddeye göre artık padişah şeriata bağlılık yemini edecektir ve 5. Maddede padişahın şeriatı koruma görevini yükleneceği yazılıdır. 118. Maddede ise yasaların fıkıh hükümlerine uygunluğu şartı getirilmiştir[83]. Bu da aslında özünde ilerici ve ihtilalci bir hareket olan İkinci Meşrutiyetin, bir yandan monarkın yetkilerini daha önce hiç olmadığı kadar budarken diğer yandan da din devleti kalıplarından tamamıyla çıkmaya henüz hazır olmadığını gösterir. Üstelik bunu Anayasada koruma ihtiyacını hissetmiştir. Çünkü Abdülhamit, 30 yıl süren istibdat yönetimini halkı “din” köprüsü ile yanına alarak sürdürmüş, İslamcılığı en etkili siyasal akımlardan biri haline getirmiştir. Bu yüzden İkinci Meşrutiyet bile, Abdülhamit’in 30 yıl süren geleneksel ve baskıcı yönetimi yüzünden devlet yapısındaki bu “teokratik” geri dönüşü henüz üzerinden atmaya hazır değildir[84].

Diğer yandan padişahın Meclisi Umumi’de anayasaya bağlılık andı içmesi hükmü getirilmiş, ödenekleri Meclisi Umumi’nin kabul edeceği özel yasaya bağlanmıştır. Genel af ilan edebilmesinde Meclisi Umumi’nin onayı şartı getirilmiştir. Bakanlar kurulunun oluşumundaki yetkileri budanarak yalnızca şeyhülislam ile sadrazamı seçip ataması usulü kabul edilmiştir. Yalnız burada önemli olan bakanlar kurulunun artık padişaha karşı değil, seçimle gelen Meclisi Mebusan’a karşı sorumlu olmasıdır. Dolayısıyla bakanlar kurulu artık Meclisi Mebusan’ın güven oyuna dayanacağından padişah, meclisin güven oyu vermeyeceği birini sadrazam olarak görevlendiremeyecektir. Ayrıca padişahın önerilen isimler arasından Meclisi Mebusan’ın başkanını ve yardımcılarını seçip atama usulü kaldırılmış, Meclisi Mebusan kendi başkan ve yardımcılarını bizzat seçebilme hakkına sahip olmuştur. Artık Padişah, kendisine verilen yetkileri ancak sadrazam ve ilgili bakanın imzası ile kullanabilir hale gelmiştir. Böylece “sorumlu olmayanın yetkisi de olmaz” ilkesi gereği oluşan “karşı imza” kurumu Osmanlı siyasal hayatına da girmiştir[85]. Ayrıca “karşı imza” kurumu çerçevesinde padişaha yasa önerme yetkisi de tanınmıştır[86].

Anayasa değişikliği görüşmeleri esnasında Meclisi Mebusan, Meclisi Âyan’ın yapısını da değiştirmeyi istemiştir. Meclisi Âyan’ın 2/3’ünün halk tarafından seçilmesini, 1/3’ünün padişahça atanmasını, ömür boyu olan Âyanlık görevi süresinin 9 yıla indirilmesini, süresi dolanların ise yeniden seçilebilmesini veya atanabilmesini önermiştir ancak bu öneri Ayanca kabul edilmemiştir. Görüşmeler esnasında Meclisi Âyan da kendisinin gensoru hakkına sahip olabilmesi için Anayasada bir değişiklik istemiştir. Meclisi Mebusan ise, Meclisi Âyan’ın halk tarafından seçilmediğini, Âyan’ın gensoru hakkına sahip olma isteğini anca seçimle belirlenmeyi kabul ederse görüşebileceğini belirterek her defasında bu isteği reddetmiştir[87]. Ayrıca 1910 senesinde Meclisi Âyan’dan gelen bir başka Anayasa değişikliği teklifinde mali konular hariç hükümetten gelen tasarıların önce Meclisi Âyan’a gelmesi, buradan Meclisi Mebusan’a gönderilmesi ısrarla istenmiş ancak Meclisi Mebusan, Âyan’ın seçimle oluşmaması nedeniyle bu teklifi de istikrarla reddetmiştir[88].

Yapılan değişikliklerle bakanlar kurulunun bir konuyu görüşebilmek için önce padişahtan izin alma usulü kaldırılmıştır[89]. Ayrıca hükümetin yasa gücünde kararname çıkarabilme yetkisinde de bir değişikliğe gidilmiştir. Meclisler toplanık değilken acil bir durum oluşur ve hükümet yasa gücünde kararname çıkarırsa yapılacak ilk toplantıda bu kararnamelerin derhal Meclisi Mebusan’a sunulması kuralı getirilmiştir[90].

Meclislerin yasama işlemini başlatabilmek için padişahtan izin alma yöntemi de kaldırılmıştır. Padişahtan ilk izin alındıktan sonra istem konusunun Şurayı Devlet’e gönderilmesi sonlandırılmış, bu şekilde temsili bir yönü olmayan, yasama sürecine yasama organından önce dahil olan ve dolayısıyla da parlamentonun saygınlığını zedeleyen bir kurul bu süreçten çıkarılmıştır. Ayrıca Meclisi Âyan ve Meclisi Mebusan’ın her yılın Kasım ayında padişahın daveti olmadan toplanması hükmü getirilmiş, bu şekilde padişahın meclisin açılışını engellemesi önlenmiştir[91]. Padişahın meclisin toplantı yılını kısaltmak yetkisi de kaldırılmış,[92]yasama işlemine son noktayı koyan mutlak veto yetkisi geciktirici veto yetkisine dönüştürülerek “monarka has” bir yetkiye de son verilmiştir. Mutlak veto yetkisinden arındırılan bir monarkın önüne parlamentodan gelen bir belge ise 1876 Kanuni Esasi’sinde olduğu gibi artık bir “tasarı” değil, “kanundur.” Padişah önüne gelen kanunu geri gönderse bile meclislerin bu metni 2/3 oy çokluğuyla kabul etmeleri durumunda artık bu kanunu onaylamak zorundadır[93]. Bu sayede Birinci Meşrutiyet’te her istediğini kanunlaştıramasa da istemediğini kanunlaştırmayan bir yapıya sahip olan Meclisi Umumi, ikinci Meşrutiyette kararlı olduğunu “monarka rağmen” kanunlaştırabilen bir yapıya sahip olmuştur.

Ayrıca Meclisi Umumi’nin uluslararası antlaşmaları onaylama yetkisi de düzenlenmiştir. Barışa, arazi terkine, ticarete, Osmanlıların “hukuku asliye ve şahsiyesine” ilişkin bulunan ve Devlet maliyesinden harcama gerektirecek olan uluslararası antlaşmaların kabulü için Meclisi Umumi’nin onayı koşulu getirilmiş, padişahın keyfice antlaşma yapması engellenmiştir[94].

Meclisi Âyan’ın padişahça oluşturulma usulü devam etse de artık Meclisi Âyan görüşmelerinin aleni yapılması kabul edilmiştir. Birinci Meşrutiyette Heyeti Vükelâ ve Meclisi Mebusan arasında çıkan bir anlaşmazlıkta meclisin Heyeti Vükelâ’nın kararını iki kere reddetmesi üzerine Meclisi feshetme ya da Heyeti Vükelâ’yı azletme yetkisine sahip padişahın fesih yetkisinde de düzenlemeye gidilmiştir. Yeni düzenlemeye göre bir anlaşmazlıkta Meclisi Mebusan, Heyeti Vükelâ’nın kararını iki kere reddederse Heyeti Vükelâ, Meclisi Mebusan’ın kararını kabul etmek ya da çekilmek zorundadır. Heyeti Vükelâ çekilir ve yeni oluşan Bakanlar Kurulu da eski bakanlar kurulunun görüşünde direnirse padişah Heyeti Âyan’ın da “onayını” alarak üç ay içerisinde seçimlerin yapılması şartı ile Meclisi Mebusan’ın feshine karar verebilir. Yeni meclis de eskisinin görüşünde direnirse Heyeti Vükelâ meclisin kararına uymak zorundadır. Bu şekilde 30 sene önce Meclisi Mebusan’ı tehdit eden fesih mekanizmasında ciddi bir sınırlandırılmaya gidilmiştir[95]. Ne var ki daha sonraki senelerde yapılan Anayasa değişikliklerinde en çok tartışılan kurum yine “fesih” mekanizması olmuş, bu madde üzerinde Meclisi Mebusan’ın aleyhine olacak şekilde çokça oynanmıştır. Giderek buyurgan ve otoriter bir hâl alan İttihat ve Terakki yönetimi önce 1911’deki bir Anayasa değişikliğiyle fesih kurumunu 1876 Kanuni Esasi’sindeki hale çevirmek istemiş ancak Meclisi Mebusan’ın muhalefeti ile karşılaşmıştır. Hükümet, bu muhalefet karşısında “çakallık” seviyesinde bir siyasi manevraya gitmiştir: Fesih kurumunu işletebilmek için Meclis ile olan bu uzlaşmazlığı art arda ret kararı olarak saymış, bunun sonucunda Sait Paşa kabinesi istifa etmiş, sonra da hükümeti yeniden kurmuştur. Hükümet, Meclis ile fesih kurumunun değişikliği konusunda yine anlaşamayınca Ayan’ın da onayı alınarak padişahtan Meclisi Mebusan’ın feshini istemiştir. İttihat ve Terakki’nin baskısı altında geçen 1912 “Sopalı seçimi” sonucu oluşan yeni Meclisi Mebusan’da bu değişiklik teklifi kabul edilmiştir. Fakat teklif, Meclisi Ayan’a sevk edilemeden ordu içindeki muhaliflerden gelen bir muhtıra üzerine Sait Paşa Kabinesi istifa etmiştir. Babıali Baskını sonucu iktidarı yeniden devralan İttihat ve Terakki 1914’te bu yasayı Âyan Meclisinden de geçirmiştir. Tevfik Fikret, ünlü “95’e Doğru” adlı şiirini de 1295’te (1878) Abdülhamit’in meclisi kapatmasına gönderme yaparak fesih kurumunu laçkalaştıran İttihat ve Terakki’yi eleştirmek için yazmıştır[96]. İttihat ve Terakki, 1916 senesinde yaptığı bir Anayasa değişikliğinde ise Meclisi Mebusan’ın feshi önündeki bütün engelleri tamamen kaldırmıştır. Ancak tarihin de garip bir cilvesi olarak Birinci Dünya Savaşı’ndan yenilgi ile çıkan İttihatçılar işlerine nasıl gelirse öyle düzenledikleri fakat hiçbir zaman kullanmadıkları fesih silahları ile baş düşmanları Vahdettin tarafından 1918’de vurulmuşlardır. Ayrıca Vahdettin, 1920 yılında Müdafaai Hukukçuları barındıran meclisi de aynı şekilde feshetmiştir[97]. Bir zamanlar İttihatçıların en ön sıralarında yer alan ve Meclisi Mebusan başkanlığı da yapmış, sonradan Meclisi Âyan’a atanmış meşrutiyetçi Ahmet Rıza Bey, fesih mekanizmasını bir silah olarak kullanmak isteyen İttihat ve Terakki’ye 1916’da şu sözlerle tepki göstermiştir[98]:

“Meşrutiyetin esası ve memleketi idare eden kanunların temeli olan Kanunu Esasi’yi geçici gelişmelere tabi olarak ileri sürülen hayalî sebeplerle senede bir sarsmakta, değiştirmekte memleket ve hususiyle Meşrutiyet için büyük bir can tehlikesi görüyorum… Çark-ı Meşrûtiyyet tersine döndürülmek isteniyor. Acaba Hükümet vazifesini, kuvvetini sûistimâl ederse ve cidden iş görmeyecek bir hale gelir ise ne yapılacak? … Görevdeki hükümet bu kuvveti acaba sûistimal eder mi? Beşerdir, elbet eder, bunda şüphe edenler, bu ciheti Ermeni vatandaşlarımızdan sorup anlayabilirler[99]… ‘Türk’e beylik vermişler, evvelâ babasını öldürmüş.’ derler. Ben istemem ki, bu hükümeti teşkil eden kişiler hakkında da analarını, yani Meşrûtiyeti öldürmüş desinler.”

Muhalif Lütfi Fikri Bey’in İttihat ve Terakki’nin fesih kurumunu değiştirmek istemesine tepki olan konuşması da kayda değerdir[100]:

“…. Fakat muvaffak olamayacaksınız, bütün teşebbüsleriniz perişan olacak. Çünkü siz vatanın selametini düşünmüyorsunuz. Çünkü siz bu memleketi cebir, tahakküm, istibdat altında ezmek istiyorsunuz. Efendiler, düşününüz, bundan üç sene evvel 31 Mart Hadisesi üzerine İstanbul’a şanlı bir Hareket Ordusu gelmişti. O ordu, irticayı ezmek maksadıyla hareket ediyordu. Yörüngesi ulusal erdemdi. Kalplerinde vatana hizmet, hakimiyeti milliyeyi müdafaa endişesi vardı. İstanbul’da ise o vakit kırk bin asker vardı. Bu asker eğitimliydi. (muallemdi) Silahı, cephanesi boldu. Adeta müthiş bir kuvvet, ordu idi. Fakat müdafaa ettikleri maksat aşağılık idi. Milletin hakimiyetine karşıydılar. Bütün kuvvetlerine rağmen kıpırdayamadılar. Hiçbir direniş gösteremediler. Siz de kıpırdayamayacaksınız. Siz de öyle olacaksınız. Siz de aşağılık maksadınızdan ürkerek, tıpkı o millet düşmanları gibi, siz de kıpırdayamayacaksınız.”

 

Anayasa değişikliğiyle düzenlenen hükümlerin incelenmesine devam edilecek olursa sıkıyönetim ilanı ve padişahın sürgün yetkisini barındıran 113. madde sürgün yetkisinden arındırılmış, padişahın herhangi bir mahkeme kararı olmadan yalnızca polis soruşturması ile sakıncalı bulunan kişileri sürgüne gönderme keyfiliğinin önüne geçilmek istenmiştir. Bunların yanında kişi hak ve özgürlüklerinde de bazı düzenlemelere gidilmiştir. Kişi güvenliğini düzenleyen 10. Maddede cezalandırılmaların yanında tutuklamalarda da yasaya uygunluk ilkesi kabul edilmiştir. Ancak bu maddede gerici bir düzenleme de yapılmış, 1876 Kanuni Esasi’sinde yalnız yasal nedenlerden söz edilmişken yeni metinde tutuklanma ve cezalandırılma için şeriata aykırılık da kabul edilmiştir[101]. 12. Maddedeki “Matbuat kanun dairesinde serbesttir.” şeklindeki yer yana çekilebilir, belirsiz ilke korunmakla beraber basının ön denetime tabi tutulamayacağı belirtilmiş; yeni 119. maddede postanelere verilen evrakların sorgu yargıcı ya da mahkeme karar olmadan açılamayacağı esası getirilmiştir. Ayrıca 120. Maddede toplanma ve dernek kurma hakkı ilk defa düzenlenerek anayasal çerçeveye oturtulmuştur. Bu maddede kurulması yasak olan dernekler şu şekilde ifade edilmiştir: Ülke bütünlüğünü bozma, meşruti yönetim biçimini değiştirme, Kanuni Esasi’yi çiğneme, Osmanlılığı oluşturan topluluklar arasında siyasal ayrılık yaratma, genel ahlaka aykırı, gizli derneklerin kurulması yasaktır[102].

1909 Anayasa değişikliğinin yapıldığı ortama bakıldığında – 2. Abdülhamit’in tahttan indirilmesi, ordunun 31 Mart Vakası’na müdahale şekli, yükselen “hakimiyeti milliye” kavramı- anayasa değişikliğinin milletin temsilcisi Meclisi Umumi tarafından yapıldığı, padişaha dayatıldığı ve kabul ettirildiği ortadadır. 1876 Kanuni Esasisi’nin yapılış yöntemi olan “padişahın ihsanı” ferman anayasa tipinden “padişaha dayatılan” misak anayasaya geçiş sağlanmıştır[103]. Aslında yeni bir Anayasa yapılmamış da olsa değiştirilen maddeler ile yepyeni bir anayasal düzen kurulmuştur. Aynı zamanda 1876’dan başlayıp günümüzde de devam eden “anayasalı” yaşamımızda ilk ancak ne yazık ki son olmayan tarihsel bir hataya da bu dönemde düştüğümüz saptanabilir: “Bir anayasadan mucizeler beklemek.” İyi bir anayasanın uygulayıcılar elinde nasıl kötü bir yönetime yol açabileceğini ilk defa bu dönemde tecrübe ettiğimizi söylemek yanlış olmayacaktır. Samimiyetsiz uygulayıcıların en iyi anayasayı bile yozlaştırabileceği gerçeğinden ne kadar ders çıkarmış olduğumuz ise tartışmaya açıktır[104].

Sonuç olarak; dönemin siyasal pratiğinde iktidarın tekelleşmesi yüzünden istenilen şekilde uygulanamamış olsa da 1909 değişiklikleri ile Kanuni Esasi, dönemin şartları içinde meşruti bir yönetimi hukuken kurmayı başarmıştır. Meşrutiyet, birçok demokratik siyasi müessese kurmuş ne var ki gerçek manalarını anlayamamıştır. Bu da onun “kağıt üzerinde” gerçekleşmesine sebep olmuş, demokratik rejimin anca bir müsveddesini yaratabilmiştir[105]. Pratikte yaşanan bu başarısızlık, çok çeşitli fikirleri içinde barındıran İttihat ve Terakki’nin esas hedefi olan “istibdadı yıkmak” hayalini gerçekleştirdikten sonra ciddi bölünmeler yaşamasından, demokratik olgunluğun eksikliğinden, dolayısıyla “çoğulcu” demokrasi anlayışı yerine “çoğunlukçu” anlayışın kabul görmesinden kaynaklanmıştır. İstibdadı beraberce “yıkanlar”, aynı beraberlikle “yapamayacaklarını” anlamışlardır. İttihat ve Terakki’nin bu çözülmeler karşısında giderek sertleşen yönetimi siyasi tarihimizde ilk defa meclisteki bir çoğunluğun tahakkümüne dönüşmüştür[106]. İttihatçılar muhalifler tarafından sürekli eleştirilmiş, bu uzlaşmazlık karşılıklı suikastlara kadar gitmiş, intikam almayı hedefleyen, “yanlışı yanlışla” düzeltme isteğini doğurmuştur. Muhalefetin bir broşüründeki “Abdülhamit’in otuz üç senede kazanmış olduğu bir mevkiyi siz dört senede kazandınız.” ifadesi İttihat ve Terakki yönetiminin demokratik eksikliğinin yerinde bir eleştirisi sayılabilir. Yalnız şu da göz ardı edilmemelidir ki İttihat ve Terakki’ye getirilen bu eleştiriler onun yönetim anlayışı yüzündendir. Çalışmayı daha fazla uzatmamak adına getirdiği sosyal ve kültürel yeniliklerin, millileşme politikalarının, hukuktaki laikleşme çabalarının, milli ekonomiyi destekleyen girişimlerinin -mutlak bir başarı gösterememiş de olsa- tarihi değere sahip olduğu asla inkâr edilemez. Ona gölge düşüren ise yönetim tarzı olmuştur. Hürriyeti getirenlerin istibdadına rağmen Osmanlı İmparatorluğu bu dönemde en kritik fikri gelişmelerini yaşamış, İmparatorluk’ta “birey” hiç olmadığı kadar iktidarın kullanılışını kendi gidişatı ile ilgili bulmuş, bu konuda düşünme ve çözüm üretme görevini yüklenmiştir. “Memleket nasıl kurtulur?” sorusunun cevabı en çok bu dönemde aranmıştır. Ancak hangi kurtuluş yolu ile gelinirse gelinsin Avrupa’dan her alanda geri kalan bir İmparatorluk bu dönemin devamında tarihe karışmıştır. Türkleri imparatorluk formülünden demokratik bir cumhuriyete götüren yolda İkinci Meşrutiyet bir köprü görevini görmüş, siyasal alandaki bütün kazanımları ile “Cumhuriyet devrinin adeta laboratuvarı” olmuştur[107]

Hürriyetin ilanı sonrası yer yer çalınan Fransız milli marşı Marseyez’in nağmeleri arasında Manastır Valisine çektiği telgrafında Enver Paşa şöyle demişti: “Hastayı tedavi ettik.”     Oysa borçlanarak yaşamayı gelişme prensibi saymış bir devletin ancak ölebileceğini tarih acı bir şekilde göstermiştir… Tam on sene sonra, 1918’de Birinci Dünya Savaşı’ndan yenilgi ile çıkan İttihatçıların kaçışını anlatan Hadisat gazetesinde bir karikatür çıkacaktır.               İttihatçılar kaçarken yerde imparatorluk yığılmış yatıyordur.                                                                     Altında da şu yazılıdır:                                                                                                                    “Zaten hastaydı[108].”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KAYNAKÇA

 

AKŞİN, S., “Senedi İttifak ile Magna Carta’nın Karşılaştırılması”, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih Bölümü Tarih Araştırmaları Dergisi, Cilt:16, Sayı:27, 1994

AKTEL, M, “Tanzimat Fermanı’nın Toplumsal Yansıması”, SDÜ İİBF Dergisi, Sayı:3, 1998,

ÇAVDAR, T., Türkiye’nin Demokrasi Tarihi, İmge Kitabevi, Ankara, 2013

ERDOĞAN, M., Anayasal Demokrasi, Siyasal Yayın Dağıtım, Ankara, 2010

EROĞUL, C., “1908 Devrimi’ni İzleyen Anayasa Değişiklikleri”, 100. Yılında Jön Türk Devrimi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2010

GÖZLER, K., Türk Anayasa Hukuku Dersleri, Ekin Basım Yayın Dağıtım, Bursa, s.2017

GÖZLER, K., Türk Anayasa Hukuku Sitesi, http://www.anayasa.gen.tr/1876ke.htm

ÖZDEMİR, Y., ÇİĞDEM, E., AKTAŞ, E.,Tanzimat Fermanının Arka Planı”, Kastomonu Eğitim Dergisi, Cilt: 22, Sayı:1, 2014

PAMİR, A., “Osmanlı Egemenlik Anlayışında Senedi İttifak’ın Yeri”, AÜHFD, Cilt:53, Sayı: 2, 2004

SEYİTDANLIOĞLU, M.,Tanzimat Döneminde Yüksek Yargı ve Meclisi Vâlâyi Ahkamı Adliye (1838-1879)”, Adalet Kitabı (Edit: Halil İnalcık, Bülent Arı, Selim Aslantaş), Ankara, Adalet Bakanlığı, 2007, s.257

TANÖR, B., Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, Yapı Kredi Yayınları, Ankara, 2017

TEZİÇ, E., Anayasa Hukuku, İstanbul, BETA, 2017

TUNAYA, T.Z., İnsan Derisiyle Kaplı Anayasa, Arba Yayınları (2.Baskı), 1988, İstanbul

TUNAYA, T.Z., Hürriyet’in İlanı, Cumhuriyet Yayınları, İstanbul, 1998

UZUN, H., “Türk Demokrasi Tarihinde 1. Meşrutiyet Dönemi”, Gazi Üniversitesi KEFAD, Cilt 6, Sayı 2005

YÜCEL, B., Parlamenter Hükümet Sisteminin Rasyonelleştirilmesi ve Türkiye Örneği, Adalet Yayınevi, Ankara, 2009,

TBMM Başkanlığı Anayasa ve İçtüzük Sitesi, https://anayasa.tbmm.gov.tr/1876.aspx

 

TBMM Kütüphanesi Açık Erişim Koleksiyonu, https://acikerisim.tbmm.gov.tr/xmlui/handle/11543/2332

 

 

* Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğrencisi

[1] Mustafa Erdoğan, Anayasal Demokrasi, Siyasal Yayın Dağıtım, Ankara, 2010, s.5-6-18

[2] Bülent Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, Yapı Kredi Yayınları, Ankara, 2017, s. 13

[3] Bülent Tanör, age, s. 36

[4] Tevfik Çavdar, Türkiye’nin Demokrasi Tarihi, İmge Kitabevi, Ankara, 2013, s.24

[5] Bülent Tanör, age, s.43

[6] M. Soysal, Anayasanın Anlamı, 5. Baskı, Gerçek yay., İstanbul 1979, s.26-27’dan aktaran Bülent Tanör, Osmanlı- Türk Anayasal Gelişmeleri, s.64

[7] Sina Akşin, “Senedi İttifak ile Magna Carta’nın Karşılaştırılması”, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih Bölümü Tarih Araştırmaları Dergisi, Cilt:16, Sayı:27, 1994, s.117

[8] Sina Akşin, agm, s.123

[9] Bülent Tanör, age, s.54-1

[10] Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, Bilgi yayınları, Ankara, 1973, s.127-128’den aktaran Bülent Tanör, age, s.49

[11] Mümtaz Soysal, 100 Soruda Anayasanın Anlamı, İstanbul, 1992, s.26 ‘dan aktaran Aybars Pamir, “Osmanlı Egemenlik Anlayışında Senedi İttifak’ın Yeri”, AÜHFD, Cilt:53, Sayı: 2, 2004, s.77

[12] Bülent Tanör, age, s.46-1

[13] Tevfik Çavdar, age, s.24

[14] Yavuz Özdemir, Erol Çiydem, Elif Aktaş, “Tanzimat Fermanının Arka Planı”, Kastomonu Eğitim Dergisi, Cilt: 22, Sayı:1, 2014, s. 324, Bülent Tanör, age, s.84

[15] Tevfik Çavdar, age, s.24

[16] Mehmet Aktel, “Tanzimat Fermanı’nın Toplumsal Yansıması”, SDÜ İİBF Dergisi, Sayı:3, 1998, s.181, Bülent Tanör, age, s.94

[17]  “… herkes yani gerek Müslim ve gerek reaya olsun tebaa-i Devlet-i  Aliyyemden olan cemi’ nâs, can ve malına ve ırz ve nâmusuna küllî serbestiyet üzere mâlik ve mutasarrıf olub çünki bir âdemin şer’an ve kanûnen da’vası âlenen görülüb hükm olunmadıkca, taraf-ı şâhânemden kimse hakkında bir şey yapılmayacağından vüzerâdan tâ çobana kadar sâir nâsdan dahî kimse kimsenin bi-gayr-i hakkın fuzulî can ve malına ve ırz ve namusuna sakınıb el uzatmasın…” Takvim-i Vekâyi, def’a 187 (15 Ramazan 1255/22 Kasım 1839). Ayrıca bkz. Reşat Kaynar, Mustafa Reşit Paşa ve Tanzimat, Ankara: TTK Yayını, 1985, s. 180-189. ‘dan aktaran Mehmet Seyitdanlıoğlu, “Tanzimat Döneminde Yüksek Yargı ve Meclisi Valayi Ahkamı Adliye (1838-1879)”, Adalet Kitabı (Edit: Halil İnalcık, Bülent Arı, Selim Aslantaş), Ankara, Adalet Bakanlığı, 2007, s.257

[18] Bülent Tanör, age, s.88-90

[19] Age, s.91, Tevfik Çavdar, age, s.25

[20] E.Z. Karal, “Gülhane Hattı Hümayunu’nda Batının Etkisi”, Belleten, Cilt:28, Sayı: 112, 1964, s.599-1 ‘den aktaran Bülent Tanör, age, s.91

[21] Tevfik Çavdar, age, s.26

[22] Meclisi Valayi Ahkami Adliye, Divanı Hümayun’un silikleşen yerini doldurmak üzere 24 Mart 1838 tarihinde 2. Mahmut tarafından kurulmuştur. Bu meclis, Tanzimat Dönemi boyunca bazı değişiklikler geçirmiş olmakla beraber yasaların hazırlanmasında görevli bir kuruldu ve aynı zamanda yüksek bir yargı organınkine benzer yetkilere sahipti.  (Mehmet Seyitdanlıoğlu, agm, s.256)

[23] Bülent Tanör, age, s.95-97

[24] Niyazi Berkes, age, s.192’den aktaran Bülent Tanör, age, s.97

[25] Tevfik Çavdar, age, s.26

[26] Erdoğan Teziç, Anayasa Hukuku, BETA yayınları, İstanbul, 2017, s.104

[27] “Teşkilatı Cedide, kuvvei icraiyenin kuvvei adliye, diniye ve teşriiyeden tefriki esasına müsteniddir.” İ.H. Danişmend, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, c.4, Türkiye yay., İstanbul, 1972, s.227’den aktaran Bülent Tanör, age, s.101

[28] Bülent Tanör, age, s.100-103

[29] Bülent Tanör, age, s.124 (Abdülaziz, yeni vekiller heyeti ile anlaşmaya olan gönülsüzlüğünü “Sizi halk istediğinden memur ettim.” sözü ile açıkça ifade etmiştir. (Ali Efendi, İstanbul’da Elli Yıllık Önemli Olaylar, s.76-77; E.Z. Karal, Osmanlı Tarihi, c.7, s.104-110’dan aktaran Bülent Tanör, age, s.124-1) Bu sözündeki “halk” ifadesi, gittikçe güçlenen muhalif grupların Abdülaziz’e olan baskısının somut bir örneğidir.

[30] B.S. Baykal, “93 Meşrutiyeti”, BELLETEN, c.6, sayı 21-21, 1942, s.47-51’den aktaran Bülent Tanör, age, s.125

[31] B.S. Baykal, “93 Meşrutiyeti”, s.82-83’den aktaran Bülent Tanör, age, s.127 (Anayasa çalışmalarının darboğaza girdiği anlardan birinde Süleyman Paşa, 2. Abdülahmit’e 5. Murat’ın sağlığını kazanmakta olduğunu söyleyerek Padişahı üstü kapalı tehdit etmiştir. Tevfik Çavdar, age, s.46)

[32] Mümtaz Soysal, Fazıl Sağlam., “Türkiye’de Anayasalar”, Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, C.I, s.21’den aktaran Hakan Uzun, “Türk Demokrasi Tarihinde 1. Meşrutiyet Dönemi”, Gazi Üniversitesi KEFAD, Cilt 6, Sayı 2, 2005, s.155

[33] Tevfik Çavdar, age, s.41-43

[34] Konferansta Osmanlı’nın temsilcisi olan Saffet Paşa o günün koşulları içinde Rusya’da bile bulunmayan bir anayasanın ve meşrutiyet düzeninin Osmanlı padişahınca kabul edildiğini ve bu nedenle Konferansın anlamını yitirdiğini, dağılması gerektiğini belirtmiştir. Meşrutiyetin ilanını “Bu dakikadan itibaren Türkiye, hükümeti meşruta sırasına dahil olmuştur.” sözleri ile yabancı devletlere müjdelemiştir. Ancak yabancı devletler Saffet Paşa’nın bu önerisini kabul etmemiştir. Osmanlı Devleti de bunun üzerine Konferansı terk etmiştir. B.S Baykal, agm, s.52-59, E. Z. Karal, age, c.8, s.4-9, Edouard Engelhardt, La Turquie et le Tanzimat, t.2, p.161 vd. ‘dan aktaran Bülent Tanör, age, s.128; Tevfik Çavdar, age, s.46

[35] TBMM Başkanlığı Anayasa ve İçtüzük Sitesi, https://anayasa.tbmm.gov.tr/1876.aspx

[36] Mustafa E. Elöve, “Anayasa Hareketimizin Şeması”, İBD Cilt no 35, Sayı no 5-6: 148-188, 1960, s. 172 ‘den aktaran Bülent Yücel, Parlamenter Hükümet Sisteminin Rasyonelleştirilmesi ve Türkiye Örneği, Adalet Yayınevi, Ankara, 2009, s.204,

[37] Osmanlı İmparatorluğunda siyasi parti olmadığı için adaylıklar kişiseldi. (Servet Armağan, “Memleketimizde İlk Parlamento Seçimleri”, Ankara Üniversitesi Yayınları, 1978, s.149-167’den aktaran Bülent Tanör, age, s.153)

[38] Bülent Tanör, age, s.136-1, Kemal Gözler, Türk Anayasa Hukuku Dersleri, Ekin Basım Yayın Dağıtım, Bursa, s.2017, s.17

[39] Meclisi Umumi’nin iki kanadı da her yılın Kasım ayında ancak padişahın emri ile toplanıp dönemi kapatabilirdi. Padişahın iradi seniyyesi olmadan meclisler toplanamazdı. (Bülent Tanör, age, s.139)

[40] Bülent Tanör, age, s.138

[41] Age, s.138

[42] Tevfik Çavdar, age, s.48

[43] Kemal Gözler, Türk Anayasa Hukuku Sitesi, http://www.anayasa.gen.tr/1876ke.htm

[44] Bülent Tanör, age, s.136

[45] Age, s.138

[46] Age, s.139

[47] Age, s.140, Kemal Gözler, age, s.17

[48] Bülent Tanör, age, s.141

[49] Age, s.143

[50] Age, s.142

[51] Tevfik Çavdar, age, s. 46, Bülent Tanör, age, s.145 (113. Madde Anayasanın mimarı Mithat Paşa’yı da yakmış, paşa sürgünde öldürülmüştür.)

[52] Kemal Gözler, Türk Anayasa Hukuku Sitesi, http://www.anayasa.gen.tr/1876ke.htm

[53] Kemal Gözler, age, s. 323

[54] Bülent Tanör, age, s.143

[55] Age, s.149

[56] Tevfik Çavdar, age, s.50; Tarık Zafer Tunaya, Hürriyet’in İlanı, Cumhuriyet Yayınları, İstanbul, 1998, s.49

[57] Sansür o boyutlara ulaşmıştır ki “tahtakurusu” kelimesi bile “tahtın kurusun” cümlesini çağrıştırdığı için yasaklanmıştır. (Bülent Tanör, age, s.162)

[58] Age, s.150-163

[59] Tevfik Çavdar, age, s.56

[60] Sina Akşin, Jön Türkler ve İttihat ve Terakki, Gerçek Yayınları, İstanbul, 1980, s.48-49’dan aktaran Bülent Tanör, age, s. 172

[61] Y.A.Petrosyan, Sovyet Gözüyle Jön Türkler (çev. M. Beyhan – A. Hacıhasanoğlu), Bilgi yayınları, Ankara, 1974, s.261-262, İbrahim Temo, İbrahim Temo’nun İttihat ve Terakki Anıları, Arba yayınları, İstanbul, 1987, s.171-172’den aktaran Bülent Tanör, age, s.175

[62] Bülent Tanör, age, s.175

[63] Ahmet Refik , İnkılabı Azim 1324, s.45-51’den aktaran Tarık Zafer Tunaya, age, s.14

[64] S. Külçe: Firzovik Toplantısı ve İkinci Meşrutiyet, İstanbul, a1944, s.60-60; Ahmet Saip, Tarihçei İnkıllap ve Şark Meselesi Hazırası, İstanbul, 1328, s.61-63, Ahmet Ziya, Meşrutiyet Uğrunda, İstanbul, 1327, s.22; Ahmet Refik, age, s.4, T.Z. Tunaya, Türkiye’de Siyasi Partiler, İstanbul, 1952, s. 139-140 ‘dan aktaran T.Z. Tunaya, age, s.15-16; Bülent Tanör, age, s.175

[65] S. Akşin, age, s.68-75’den aktaran Bülent Tanör, age, s.176

[66] T.Z. Tunaya, age, s.18

[67] Bülent Tanör, age, s.177

[68] Age, s.182

[69] Ali Cevat, İkinci Meşrutiyetin İlanı ve 31 Mart Hadisesi, TTK yayınları, Ankara, 1960, s. 8-9, 14, 18-19, 35-36’den aktaran Bülent Tanör, age, s.182

[70] Feroz Ahmad, , İttihatçılıktan Kemalizme, (çev. F. Berktay), Kaynak yayınları, İstanbul, 1985, H.K. Bayur, age, s.12-13, 247, 250, 294,-299; Feroz s.20’den aktaran Bülent Tanör, age, s.187

[71] İ. Güneş, “Meşrutiyet Dönemi Hükümet Programları”, AÜ Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi, Sayı:1, 1990, s.180-184; A. Şeref, Tarih Konuşmaları, s.213, S. Akşin, age, s.109-112; R.G. Okandan, Amme Hukukumuzun Ana Hatları, İÜHF yayınları, İstanbul, 1977, s.267-269, Ali Cevat, age, s.36-38; H.K. Bayur, Sadrazam Kamil Paşa, Sanat basımevi, Ankara, 1956, s.294 vd. den aktaran Bülent Tanör, age, s.186

[72] S. Akşin, age, s.98-107’den aktaran Bülent Tanör, age, s.183

[73] Ali Cevat, age, s.25-30, 124-126’dan aktaran Bülent Tanör, age, s.184

[74] Ali Cevat, age, s.124-128’den aktaran Bülent Tanör, age, s.185

[75] S. Akşin, 31 Mart Olayı, AÜSBF yayınları, Ankara, 1970 bütün kitaptan aktaran Bülent Tanör, age, s.188

[76] Ali Cevat, age, s.137-139 ‘dan aktaran Bülent Tanör, age, s.189

[77] Bülent Tanör, age, s.189

[78] Ali Cevat, age, s. 144, 156-157’den aktaran Bülent Tanör, age, s.190

[79] Cem Eroğul, “1908 Devrimi’ni İzleyen Anayasa Değişiklikleri”, 100. Yılında Jön Türk Devrimi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2010, s.86

[80] “Kanuni Esasimiz ahkamı ve alelumum milleti Osmaniye’nin icma ve arzusu üzerine (…) cülusumuz (tahta çıkışımız) vuku bulmuştur. (A.Ş Gözübüyük / S. Kili, Türk Anayasa Metinleri, 2. Baskı, SBF yayınları, Ankara, 1982, s.73, Ali Cevat, age, s.148’den aktaran Bülent Tanör, age, s.190-1

[81] Bülent Tanör, age, s.191

[82] Age, s.192

[83] Age, s.193

[84] Tevfik Çavdar, age, s.52, 54, Cem Eroğul, agm, s.89

[85] Age, s.193; Cem Eroğul, agm, s.90

[86] Cem Eroğul, agm, s.90

[87] Agm, s. 86-87

[88] Agm, s. 97

[89] Bülent Tanör, age, s.193

[90] Cem Eroğul, agm, s.91

[91] Bülent Tanör, age, s.194

[92] Cem Eroğul, Agm, s.92

[93] Bülent Tanör, age, s. 194

[94] Cem Eroğul, Agm, s.90

[95] Bülent Tanör, age, s.195

[96] T.Z. Tunaya, age, s.52-53

[97] Cem Eroğul, agm, s.96

[98] Agm, s.98

[99] Ahmet Rıza Bey burada 1915’te gerçekleşen Ermeni göçüne gönderme yapıyor.

[100] Tarık Zafer Tunaya, T.Z. Tunaya, İnsan Derisiyle Kaplı Anayasa, Arba Yayınları (2.Baskı), 1988, İstanbul, s.191-1

[101] Bülent Tanör, agm, s. 196; Cem Eroğul, agm, s. 90

[102] Bülent Tanör, age, 196-1, Cem Eroğlu, agm, s.95

[103] Bülent Tanör, age, s.192

[104] T.Z. Tunaya, İnsan Derisiyle…, s.31, 41

[105] T.Z. Tunaya, Hürriyet’in İlanı, s.100

[106] T.Z. Tunaya, age, s.54

[107] Tarık Zafer Tunaya, age, s.9,40,45,62

[108] T.Z. Tunaya, İnsan Derisiyle… s.25 (Karikatür, https://acikerisim.tbmm.gov.tr/xmlui/handle/11543/2332 sayfasındaki Hadisat gazetesinin 21. sayfasından alınmıştır.)

Bir cevap yazın