DR. ÖĞR. ÜYESİ BERK ESEN İLE “TÜRK DIŞ POLİTİKASI” ÜZERİNE

  • ABD ile Türkiye ilişkilerinde halen devam etmekte olan krizin ilişkilere etkisi ve dış politikada eksen kaymasına yol açması mümkün müdür?

 

Türkiye ile ABD arasında özellikle Rahip Brunson olayı sonrası ortaya çıkan durumun 2. Dünya Savaşının bitiminden beri iki ülke ilişkilerindeki en büyük kriz olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.  İki tarafın birbirlerine yönelik açıklamalarının krizin boyutunu daha da derinleşeceğini düşünüyorum. Dolayısıyla eksen kayması riski ve ihtimali hala var ve bu Olasılık zamanla artmakta. Aslında Rahip Brunson vakasından da bağımsız olarak uzun bir süredir iki ülke ilişkileri zayıflamayı sürdürüyordu. Her ne kadar son dönem bu zayıflama kriz noktasına gelse de ABD ile Türkiye arasında Soğuk Savaş sonrasında 1990’lı yıllardan beri görülen politik bir ayrışma vardı. Özellikle 1991 yılındaki Körfez Savaşından başlayarak iki ülke arasında dış politikada özellikle Ortadoğu siyaseti konusunda çıkarların/isteklerin farklılaştığını söylemek mümkün. Son seneye kadar yüksek bir halde seyretmediği görülmekteydi. Ama böyle bir ihtimal vardı. Eksen kayması riskinin temelinin derinlerde olduğunu düşünüyorum. Bunu da şu şekilde yorumluyorum: Soğuk Savaş boyunca Türkiye, ABD’nin çok yakın bir askeri müttefikiydi. Sovyet Rusya karşısında ABD’nin önderlik yaptığı Batı Bloğunun Güneydoğu Avrupa’da öncülüğündeki savunucusu ve kalesi durumundaydı. Soğuk Savaş bittikten sonra Rus tehdidi azalınca ABD açısından Türkiye’nin Ortadoğu güvenliğine önemi ve etkisi azalmaya başladı. Türkiye açısından da artık ekonomisi güçlendikçe ve dünya siyasetinde ağırlık kazanma ihtimali ortaya çıktıktan sonra ABD’den bağımsız bazı politikalar takip etme isteği uyandı. Ben aslında eksen kayması riskinin biraz da bununla alakalı olduğunu düşünüyorum. İki ülkenin stratejik hedefleri ve çıkarları son 25 senede birkaç noktada ayrışmaya başladı. Tabii ki her noktada ayrıştığını söyleyemeyiz. Belli konularda benzerlik taşıyorlar ama Irak, İran’la olan ilişkiler ve sonrasında Suriye ve genel hatlarıyla Ortadoğu siyasetinin şekillenmesi konusunda ABD ve Türkiye’nin çıkarları giderek birbirinden ayrışmaya başladı. Son krizi belli oranda bununla alakalı olarak görüyorum.

 

  • Halihazırda her krizde gündeme gelen Şangay İşbirliği Örgütü ve Avrasya Birliği gibi yapılar Türkiye’nin dış politikada ihtiyaç duyduğu organizasyonlardan mıdır? NATO’dan çıkmak sizce her şeyin çözümü olacak mıdır?

 

Öncelikle ben birinci sorudan başlayım onu sonra ikinci sorunuza bağlayacağım. Ben Şangay İşbirliği Örgütü başta olmak üzere son dönemde gündeme gelen diğer örgütlerin ya da ittifakların Türkiye’nin Batı Bloğu ile kurduğu ilişkilere paralel ya da onlara alternatif olabilecek kadar güçlü olduğunu düşünmüyorum. Her şeyden önce ŞİÖ, bir kurum değil. Yani ayrıntılı kurumsal altyapısı olan NATO ve AB tarzı kuruluşlara benzeyen bir konuma sahip değildir. Zaten Türkiye açısından iki alternatif birbiriyle aynı güçte değil. İkincisi, Türkiye’nin tabi ABD’nin yanında diğer Batı ülkeleri ile birlikte sadece güvenlik bazlı değil, derin sosyokültürel ve ekonomik ilişkileri de var. Bu ilişkiler Rusya ve Çin’e nazaran daha fazla. Dolayısıyla Türkiye açısından ABD ile yaşanan krizin güvenlik boyutunun ötesinde değerlendirmesi gereken bu tarz alternatif boyutlar da var. Ben ŞİÖ’nün Türkiye’nin Batıyla olan kültürel, siyasi ve ekonomik ilişkilerine alternatif olabilecek kadar güçte olduğunu düşünmüyorum. Bunun yanında ŞİÖ’ye üye olan ülkelere baktığımız zaman bunların hepsi istisnasız olarak otoriter rejimlerle yönetilmektedirler. Eğer Türkiye demokratik bir sistem inşa etmek istiyorsa burada hedef ŞİÖ ya da Rusya ve Çin’le daha entegre bir dış politika olamayacaktır. Bu durum Türkiye’deki demokratik sistemin de devam etmesi açısından kendi içerisinde bir risk taşır.

NATO konusuna gelecek olursak; 1960’lardan beri Türk kamuoyunda NATO çokça tartışılan bir örgüttür. En azından Soğuk Savaş döneminde Türkiye’nin NATO üyeliğinin çok ciddi bir mantığı vardı. Sonuçta SSCB’nin komşusu olan bir ülke artan Sovyet tehdidine karşı tek başına askeri harcamaların altından kalkamayacağı için, NATO üyeliği -başta Kıbrıs olmak üzere- üye ülkeler arasında ayrışma oluştursa bile tercih edilmiştir. Hala önemli bir durum olarak nitelendirilebilecek üyeliğin yanında, dünya siyasetinde daha fazla rol oynamak isteyen orta ölçekte bir ülke olan Türkiye için NATO’nun yanında, ona alternatif olmasa da onunla beraber devam ettirebileceği alternatif ittifak veya örgütlere girebilir. Bunun ekonomik boyutu da olabilir, siyasi boyutu da olabilir. Dolayısıyla sorunun içeriğindeki durumu Türk Dış Politikasında NATO’nun alternatifi değil de NATO’nun yanında üyelik oluşturulabilecek diğer yapılar olarak görüyorum. Son dönemde giderek belirgin bir biçimde ortaya çıkan çok kutuplu dünya siyasetinde Türkiye’nin de ulusal çıkarlarını korumak için Batı ile olan ilişkisini zedelemeden, diğer bölge ülkeleriyle beraber kendi ulusal çıkarlarını koruyacak şekilde bir ilişki geliştirmesi gerektiğini düşünüyorum. Burada önemli olan şey Türkiye’nin ulusal çıkarlarını bu ilişkileri oluştururken koruyor olmasıdır. Alternatif değil ama bunların paralelinde oluşturulacak ilişkilerin Türkiye’de demokratik sistemi zedelememesi ve son olarak da bu durumun beraberinde Türk ekonomisine katkı sağlamasıdır. Mesela Türk ekonomisine bakıldığında Batı ülkeleri özellikle de AB üyesi ülkeleri hala ciddi bir ağırlığa sahip. Dolayısıyla Türkiye’nin Batıyı kaybetme veya sırtını dönme lüksü yoktur. Eğer bunu yaparsa da ekonomik büyümesini ve demokratik sistemini ayakta tutmasının zor olduğunu düşünüyorum. Son olarak Türkiye’nin Batıya sırtını dönmeden NATO’dan çıkmadan ulusal çıkarları doğrultusunda diğer ülkelerle de Çin, Rusya, Hindistan ya da Ortadoğu ülkeleriyle beraber ilişkilerini iyi seviyede tutabilmeli. Türk dış politikasının 21. Yüzyılda bu tip pragmatik bir çizgiye oturması elzemdir.

 

  • Türkiye’nin en uzun kara sınırına sahip sınır komşusu Suriye ile beraber tekrar dost olacak gibi. Fakat zamanında yapılan komşu ülkelerin toprak bütünlüğünü bozmaya yönelik eylemler beraberinde Ortadoğu’da Türkiye’nin politikalarının geçerlilik/meşruiyetini azalttığı görülmekte, bunları tekrar düzene sokabilmesi için Türkiye’nin neler yapması gerekmektedir? Ve Türkiye Ortadoğu’da tekrar etkin bir hale gelebilir mi?

 

Açıkçası bu soruyu cevaplayabilmek için Türkiye’nin özellikle Arap Baharı başladıktan sonraki dış politikasını da iyi bir eleştirelanalizden geçirmek gerekiyor. Türkiye’nin 2012 yılından başlayarak Arap Baharı sonrası Ortadoğu’da takip ettiği politika bugün tam anlamıyla çökmüştür. Yani, bugün bu politika nedeniyle Türkiye ne yazık ki, Suriye iç savaşının parçası haline geldi. Bunun yanında çok uzun süre İran’la ilişkileri zedelendi, her ne kadar son dönemde biraz daha toparlanmaya başlasa da. Benzer şekilde Mısır’da 2013 yılından sonra askeri darbeyle iktidara gelen rejimle olan ilişkileri çok kötü bir seviyeye geldi. Aynı zamanda Suudi Arabistan, Ürdün gibi birçok ülkeyle de Türkiye’nin ilişkileri negatif bir seviyede devam ediyor. Suriye İç Savaşı’nda Türkiye’nin beklediği gibi Esad yönetiminin devrilmemesi ve onun yanında PYD ve YPG güçlerinin özellikle Kuzey Suriye’de ciddi bir güç kazanması ve ABD’nin artan yardımı sonrası o bölgede hakimiyet alanları oluşturmaya başlaması, Türkiye’nin biraz elini kolunu ciddi olarak bağlamıştır. Son bir-bir buçuk yılda Türkiye’nin askeri operasyonlarıyla birlikte Suriye’de biraz daha aktif rol oynamaya çalışmasını ve buna müteakip Rusya-İran ekseninde ilişkilerini geliştirmesi ben biraz bunun üzerinden okuyorum. Şu noktada hala Türkiye’nin Esad yönetimi ile ilişkilerini kısa vadede düzelteceğine dair çok fazla emare olarak göremiyorum. Gelinen noktada Türkiye sadece yüksek sesli bir şekilde Esad yönetiminin görevden ayrılması gerektiğini dile getirmiyor. Dolayısıyla o konuda Rusya-İran’ın çizgisine gelmese de en azından belli oranda eski çizgisinden taviz verdiğini görüyoruz. Fakat bunun ötesinde iki rejimin de birbirlerine karşı olumlu bir adım atmasının hala çok zor olduğunu söylemek gerek. Ve Türkiye kontrol ettiği topraklarda ciddi bir askeri operasyona girmiş durumda bunun ekonomiye de bir maliyeti bulunmakta, yakın zamanda başlayacağını düşündüğümüz İdlib operasyonu sonrası Türkiye ülke sınırları için yeni bir mülteci kriziyle karşı karşıya kalabilir ve bunu önlemek için İdlib bölgesinde sınır hattını geçip Suriye topraklarında kamplar kurmak zorunda kalabilir.

Rusya’nın desteklediği Esad rejimi askerleri İdlib’de kontrolü sağladıkça Türkiye’nin oradaki ağırlığı azalacak, Türkiye’ye İdlib’den göçmen akını olacaktır.  Türkiye’nin şu noktada yapacağı birkaç şey var. Birincisi, Suriye yönetimiyle belli bir konuşma seviyesine gelebilmesi için iki ülkenin birbirlerini sevmelerii gerekmiyor. Fakat Suriye ne olursa olsun Türkiye’nin bir komşu ülkesi olarak önemli bir ülkedir.  İkincisi, Türkiye’nin girmiş olduğu askeri operasyonu mümkün olduğunca kısa bir sürede en az zarar ve hasarla bitirmesi gerekiyor. Bunun sonrasında tabii ki yeni bir Suriye yönetimi oluşturulmasına Türkiye’nin de destek vermesi gerekir. Son olarak Türkiye’nin Suriye konusu üzerinden ABD ile yaşadığı krizi bir şekilde çözüp orada kendi ulusal güvenliğini tehdit edecek unsurların ortaya çıkmasını engellemesi gerekmektedir.

 

  • Ekonomik olarak dış etkiye açık olarak kriz ortamlarında sallantıya girebilecek ülke olarak nitelendirilebilen Türkiye’nin geleceğe yönelik dış politikada ne kadar parlak bir gelecek oluşturabilir? Ne zaman dış politik karar oluşturmaya çalışırsa krizler yaşamaktadır? Bu konulara ilişkin görüşleriniz nelerdir?

 

Özellikle son 5 senede Türkiye’de artan otoriterleşme, kaynak dağıtımında yaşanan partizan gelişmeler, kurumların zayıflatılması Türk ekonomisini giderek içinden çıkması zor bir darboğaza soktu. Bu darboğazın akabinde ABD ile yaşanan gerilim  Türkiye’yi ciddi bir ekonomik kriz ihtimali ile karşı karşıya bıraktı. Türkiye’nin dış politikada ulusal çıkarları doğrultusunda güçlü adımlar atabilmesi vebağımsız bir çizgi takip etmesi için ekonomisini güçlendirmesi gerekiyor. Bunun yolu da bahsettiğim kötü siyasi tablonun tekrar geri çevrilmesinden geçiyor.  Yani ülkede belli bir demokratikleşme sağlanmadan, basına/sivil topluma olan müdahaleler azaltılmadan, Merkez Bankası daha bağımsız bir hale gelmeden Türk ekonomisi bu darboğazdan kolay kolay çıkamayacaktır diye düşünüyorum. Ekonomisi bu kadar zayıflamış ve dış güçlerin yeri geldiğinde manipüle edebileceği bir noktaya gelmiş bir ülkenin de uzun vadede güçlü adımlar atabilmesi bana çok mümkün gözükmüyor. Dolayısıyla Türk dış politikası açısından bence şu an en büyük sıkıntılardan biri o. Türkiye belli oranda da haklı olarak, giderek ortaya çıkan çok kutuplu dünya siyasetinde, geleneksel müttefiklerinin dışındaki ülkelerle de ilişki kurarak kendine daha otonom bir alan sağlamaya çalışıyor. Mesela başta Afrika olmak üzere Latin Amerika ülkeleriyle yakın kültürel, ekonomik vb. ilişkiler kurmaya çalışıyor. Bunların hepsi doğru hamleler. Ama bu adımın  sürdürülebilmesi için Türk ekonomisinin güçlü bir şekilde büyümesi ve ülkenin demokratik standartlarının daha yukarı taşınması gerekiyor. Bu olmadan dış politikada atılacak adımların olumlu sonuç vereceğini düşünmüyorum.

 

  • Türkiye’nin Afrika Açılımı hakkında neler düşünüyorsunuz?

 

Ben Türkiye gibi son 20 senede dünya ekonomisinde daha önemli bir yere sahip olan ve bu hedefi sürdüren bir ülkenin diğer bölgelere yönelik aktif açılımlar yapmasını doğal buluyorum. Türkiye artan nüfusu ve büyüyen ekonomisi nedeniyle yeni pazarlar arayan bir ülke.  Bu haliyle son 10 senelik periyotta Afrika ülkeleriyle daha yakın ticari ve kültürel ilişkiler geliştirmiş olmasının doğru olduğunu düşünüyorum. Fakat burada birkaç tespit yaparak devam etmek gerekiyor. Birincisi, Türkiye’nin Afrika Açılımı olarak nitelendirilebileceğimiz politika değişikliğinin bir noktadan sonra ağırlıklı olarak  özel sektöre dayanması lazım. Eğer Türk ekonomisi güçlü olur özel sektör dışarı yatırım yapabilir, güçlü yatırımlar yapabilir ya da dış pazarlara yatırım yapabilecek şekilde güçlü bir temele sahip olursa Türkiye’nin Afrika Açılımının da içi dolacaktır. Ben bunu önemli buluyorum. İkincisi, genel olarak baktığımız zaman son dönemde, Afrika ülkelerine başta Çin olmak üzere Rusya ve Brezilya’dan giderek artan oranda bir ilginin olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla Türkiye’nin geri planda kalmaması gerekiyor. Afrika tabi ki içinde ciddi oranda ham madde barındırdığı için Türkiye gibi orta gelire sahip bir ülke içinde önemli bir Pazar olma özelliği kazanabilir. Bölgede yaşanan askeri ve siyasi sorunlar nedeniyle Batı ülkelerinin orada çok aktif bir pozisyon alammaları da burada Türkiye’ye daha rahat hareket etme serbestliği kazandırabilir. Burada belki değerlendirilmesi gereken bir başka nokta Türkiye’nin bu ekonomik açılımını aynı zamanda kültürel ve eğitim alanlarında da güçlü bir zemine oturtabilmesi gerekiyor. Bunu yapabilirse muadili olan ülkelerin daha önüne geçebilir ya da bu konuda avantaja sahip olabilir.

 

  • Venezuela gibi ülke yönetimi açısından sıkıntı yaşayan 3. Dünya ülkeleri ile yakınlaşan Türkiye’nin dış politik tercihleri gelecek açısından Türkiye’ye yönelik bakış açısını zedeler mi? Konuya ilişkin olarak bilindiği üzere 2003 Irak Savaşı sonrası İran’a da koalisyon müdahalesi düşünülürken İran’ın yanında yer alan Türkiye’nin ayrıca Suriye’ye yönelik operasyonları da engellediği durumu ortadaydı özellikle 2007-2008 yılları evvelindeki duruma bağlı olarak değerlendirmeleriniz nelerdir?

Türkiye’nin son dönemdeki Venezuela açılımı ya da daha yakın ilişkiler geliştirmesinin sizin sormuş olduğunuz İran konusuna nazaran daha farklı bir durumda olduğunu düşünüyorum. Türkiye 2007-2008 yılları arasında bence haklı olarak komşu bir ülke olan İran’ın yanında yer alarak ABD’nin dışarıdan yapabileceği bir saldırının Türkiye’yi birebir etkileyeceği için o konuda Türkiye’nin daha farklı bir yol takip etmesi bence de haklıydı. Fakat son dönemde Venezuela’ya olan ilginin benzer bir temeli olduğunu düşünmüyorum. Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor. Venezuela giderek artan oranda güçlenen otoriter rejimle yönetilen bir ülke ve çok ağır bir ekonomik krizden geçiyor. Ve bu ekonomik krizin çok büyük bir oranda ülkedeki yönetim zafiyetinden kaynaklandığını düşünüyorum. Türkiye’nin dünya siyasetinde bu kadar dışlanmış, orta sınıfı tamamen çökmüş ve çok fazla sayıda insanı bulunduğu ülkeyi terk eden bir otoriter rejim ile bu kadar yakın ilişkiler kurmaya başlamış olmasını olumlu görmüyorum. Bunun dünya siyasetinde Türkiye’ye çok olumlu bir imaj yaratacağını da düşünmüyorum. Bunun yanında ekonomisi bu kadar zayıflamış ve otoriter yönetimle yakınlaşmanın Türkiye’ye çok fazla bir katkısı olacağını sanmıyorum.

 

  • Avrupa Birliği(AB) ile olan ilişkilerin durumu –vize serbestisi gibi- durumların yanında Kıbrıs mevzuu başta olmak üzere genel bir değerlendirme yapabilir misiniz?

Kıbrıs konusunda yakın zamanda çok ciddi bir değişiklik olmasını beklemiyorum. Ne yazık ki, 2004 yılında Annan Planı’nın onaylanmasının GKRY’nin AB’ye üye olmasının bir ön koşulu olmamasının getirdiği eşitsizlik durumunun hala bedelini ödüyoruz. Kıbrıs Rum Kesimi, AB’ye Annan Planı’nı onaylamasa da gireceğini gördükten sonra o planı referandumda reddederek birliğe üye oldu. Şu anda AB’nin Türkiye’yi istediği zaman istediği konuda veto edebilecek bir oya sahip ülkesi. Bu noktada AB içinden Kıbrıs Rum Kesimi’ni de tekrar anlaşma masasına zorlayacak bir inisiyatifin olduğunu düşünmüyorum. Dünya siyasetinde giderek yalnızlaşan bir Türkiye’nin de bu konuda GKRY’yi ya da AB’yi baskı altına alacak bir gücünün olduğunu düşünmüyorum. Dolayısıyla kısa ve orta vadede Kıbrıs sorununda olumlu bir gelişme olacağını düşünmüyorum.

Fakat AB’yle yaşanan son dönemdeki kriz Türk dış politikası için çok ciddi bir sorun olduğunu söylemek abartı olmayacaktır.  2005 yılında başlayan müzakere görüşmelerinde ne yazık ki pratikte 2007 yılından itibaren çok ciddi bir ilerleme kaydedilemedi. Bunda tabii ki AB’nin de ciddi hataları var. AB üyesi ülkelerin çeşitli eylemlerinden dolayı da duraklama sürecine girildi. Fakat aynı zamanda o dönemden beri Türkiye’deki demokrasinin içine düştüğü durum, ülkede yaşanan otoriter gelişmeler, siyasi kurumların zayıflaması açıkçası Türkiye’yi AB üyesi olma hedefinden uzaklaştırdı. Şöyle bir ortamda Türkiye’nin kısa, orta ve hatta uzun vadede AB’ye üye olma perspektifini ortaya çıkarabileceğini düşünmüyorum. Geçen hafta Macron’un ortaya koyduğu öneri yani Türkiye ve Rusya ile bir şekilde stratejik ortaklık kurulması ama onları üye olarak içeri almaması sanırım birçok AB üyesi ülkenin hükümetleri tarafından da paylaşılıyor. Ben bunun Türkiye açısından kaygı verici bir gelişme olduğunu düşünüyorum. Çünkü Türkiye’nin öyle ya da böyle 60 seneden beri devam eden bir Avrupa Birliği üyeliği perspektifi vardı ve o perspektif doğrultusunda ülkedeki belli demokratik gelişmeler hızlanabiliyordu. Dış faktör bu gelişmelerin itici gücü oluyordu. Türkiye’nin AB üyelik perspektifinden uzaklaşmış olması Türkiye’deki demokratikleşme sürecini sekteye uğratacağını düşünüyorum. Zaten Macron’un yaptığı açıklama sonrası kamuoyu tatmin olmadı. Türkiye’deki siyasi yapı değişmeden AB ile müzakerelerde olumlu bir adım atacağını düşünmüyorum. Vize serbestisi durumu da sürüncemede kaldı. Kısa vadede bir ilerleme sağlanacağını düşünmüyorum.

 

  • Orta Asya ülkeleriyle ilgili 1990’lı yıllardan beri belirgin bir kurum oluşturulma amacı olan ama bunun sağlanamaması ve beraberinde ikili-üçlü ortaklıkların yapılamaması açısından değerlendirmeleriniz nelerdir?

SSCB çöktükten sonra Türkiye’deki özellikle milliyetçi camia Orta Asya ülkeleriyle Türkiye’nin çok kısa sürede yakın ilişkiler geliştireceğine dair bir umut besliyordu. Fakat 1990’lı yıllar başından sonraki 25 senede yaşanan gelişmelere baktığımızda bu umutların karşılığının olmadığını görüyoruz. Türkiye’nin tabii ki Orta Asya’daki rejimlerle ilişkileri var. Özellikle ticari konularda ikili ilişkilerin zaman içinde daha da ileri gittiğini görüyoruz. Fakat Türkiye, Orta Asya ülkeleriyle ciddi bir etkileşime işbirliğine girememiş durumdadır. Ben bunun birkaç nedeninin olduğunu düşünüyorum. Bir tanesi Orta Asya ülkelerinin hala otoriter rejimlerle yönetildiğini düşünürsek Türkiye’nin parlamenter demokratik yapısının o ülke rejimlerine karşı örnek olamayacağını rahatça görebiliriz. Ülkenizi eğer otoriter bir rejimle yönetiyorsanız Türkiye sizin için önemli bir model ülke olamayacaktır. Dolayısıyla zaten en baştan Türkiye’nin kendi modelini Orta Asya’ya aktarmasının önünde çok ciddi engeller vardır. Benzer birdurumun Türkiye’nin Ortadoğu ile olan ilişkilerinde de olduğunu düşünüyorum. Türkiye’nin laik, demokratik, parlamenter yapısı bu ülkelerde kolayca destek bulacak durumda değildir. İkincisi Orta Asya ülkelerinin ekonomileri yer altı kaynaklarını işleyip satmaya dayalı rantiyer bir yapıya sahip. Bu ekonomiler bir iki ürüne dayalı olduklarından dolayı son derece yolsuzluğa açık ve kolay kolay yatırım yapılamayacak ekonomiler. Dolayısıyla Türk iş adamları açısından Orta Asya kolaylıkla yatırım yapılabilecek ülkeler olma özelliği kazanamadı. Türkiye’nin de Orta Asya ülkelerinin sattığı yer altı kaynakları çok fazla satın alabilecek kaynağa sahip olmadığı için bu ülkeler açısından Türkiye çok ciddi bir Pazar olarak ortaya çıkamadı.

Özetlemek gerekirse Türkiye Orta Asya ile ilişkilerinde var olan otoriter rejimler için ne model olabildi, ne de iyi bir Pazar olabildi. Geriye Türkiye ile Orta Asya arasında ilişki kurulabilecek kültürel bağlar kaldı ve zaten en hızlı ilerleme de bu konuda oldu. SSCB çöktüğünden beri Orta Asya Ülkelerinde Türkçenin kullanım oranının arttığını görüyoruz. Bunun arkasında tabi birkaç neden var. İlk olarak Türk televizyonlarının özellikle artan oranda izleniyor olması, Türkçenin kullanım haliyle arttı. İkincisi, çeşitli üniversitelerinin sunduğu burs olanakları sayesinde giderek artan sayıda Orta Asya’dan öğrenci geldi. Memleketlerine döndükleri zaman Türk kültüründen bir şeyler götürdüler. Son olarak özellikle son 10 senede Orta Asya’dan Türkiye’ye hizmet sektöründe çok fazla sayıda insanın geldiğini görüyoruz. Bu durum da ülkeler arasındaki etkileşimi arttırmıştır. Ekonomik ilişkilerin de artmasına neden oldu. Bütün bunları alt alta topladığımız zaman Türkiye açısından Orta Asya ile ilişkiler güçlü ivme kazanamadı. Kısa vadede bu durumun değişmesi mümkün gözükmemektedir.

 

  • Türkiye’nin yumuşak güç unsuru olarak kullanmaya çalıştığı Yunus Emre Enstitüsü, Maarif Vakfı ve TİKA gibi kurumların çalışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye’nin özellikle Almanya/Fransa gibi dilini bir şekilde dünya genelinde öğretmeye çalışan ülkelerden ilham alarak Türkçeyi yaymak için çeşitli ülkelerde Yunus Emre Vakfı’nı kurmuş olması önemli bir adım olarak görüyorum. Aynı şekilde TİKA da 1990’lı yıllardan başlayarak Türkiye’nin özellikle komşu ülkeler Kafkasya, Balkanlarve Orta Asya’da çeşitli ülkelerle Türkiye’nin daha yakın ilişkiler kurmasına vesile oldu. Fakat özellikle son 5 senede hem TİKA hem Yunus Emre Vakfı’nın iktidar partisi elinde partizan bir şekilde kullanıldığını ve takip ettikleri politikaların da ülke çıkarını korumaktan ziyade iktidarda olan partinin siyasi çıkarını yaymak için kullanıldığını görüyorum. Bu çizgi devam ederse Türkiye 1990’lı yıllardan itibaren yakaladığı başarılı politikaların meyvesini yeterince alamayacaktır. Bence en kısa zamanda hem Yunus Emre Vakfı’nın hem de TİKA’nın  sadece siyasi parti emellerini yürütmeye çalışan çizgiden çıkarılıp Türkiye’nin tanıtımının, Türk kültürünün tanıtımının yapılması ve Türkçenin yayılması için kullanılması gerektiğini düşünüyorum. Bunu gerçekleştirdiği ölçüde Türkiye başarılı olacaktır.

 

  • Cumhuriyetin 100. Yılına doğru giderken ve 2023 yılı sonrasında Türkiye’nin dış politikada uygulayacağı argümanları ve öncelikleri nelerdir?

Türkiye’de cumhuriyet kurulduktan sonra Türk Dış Politikası bölgesinde barış sağlayarak Osmanlı Devleti’nin yaşadığı tarz askeri çatışmalardan uzak durma  prensibi üstüne kurulmuştu. Ve ben cumhuriyetin ilk yıllarında çıkan bu politikanın Soğuk Savaşın sonuna kadar önemli oranda bir başarıyla takip edildiğini düşünüyorum. Bu politika sayesinde Osmanlı’nın son döneminin aksine Türkiye bölgesinde yaşanan çatışmalardan uzak durdu ve bu sayede kamu kaynakları savunmadan diğer alanlara kaydırılabildi.. Kıbrıs operasyonunu ve ufak ölçekli Kore müdahalesini saymazsak Türkiye bölgesinde ya da uzak coğrafyalarda askeri harekatlara girmekten kaçındı. Bir şekilde hem politik sistemini hem de ekonomisini bu tip askeri müdahalelerinin getireceği yıkımlardan uzakta tuttu. Bu barışa dayalı dış politikanın tekrar Türk dış politikasında ağırlık kazanması gerektiğini düşünüyorum. Dolayısıyla Türkiye’nin hem Ortadoğu’da hem Kafkasya’da bir şekilde bölgesinde barış isteyen bir barış düzeni kuran bir çizgiye gelmesi gerekiyor. Bunun için Türkiye’nin bir bölge ülkelerindeki çatışmaların hele ki sekteryan çatışmaların bir tarafı olmaktan ziyade bir şekilde oradaki siyasi çatışmayı kışkırtmayan, askeri çatışmaların uzağında kalan hatta o askeri çatışmaları önleyen bir politikayı benimsemesi gerekiyor. Kısacası 21. yüzyılda Türk Dış Politikasının takip etmesi gereken en önemli prensiplerden birinin barış alanını genişletmek olduğunu düşünüyorum. İkinci olarak Türkiye’nin bölgesinde demokratik rejimini tehlikeye atmayacak bölgesel ittifaklara girmesi gerekiyor. Burada kastettiğim nokta Türkiye’nin özellikle otoriter rejimlerle yönetilen komşu ülkelerle gireceği siyasi ve askeri işbirliklerinde demokratik rejimini zayıflatacak bir çizgi takipm etmemesi gerektiğidir. Üçüncüsü Türkiye’nin bölge ülkeleriyle beraber ciddi ticari ilişkilere girerek ekonomisini geliştirmesi gerektiğini düşünüyorum. Dolayısıyla Türkiye’nin 21. Yüzyıla dair takip etmesi gereken politikanın Barış, Ticaret ve Demokrasi ana prensipleri üstüne dayanması gerektiğini düşünüyorum. Bir süredir Türkiye’nin bölgesinde takip ettiği sekteryen politikaların açtığı zararların ancak bu şekilde kapatılabileceğini düşünüyorum. Şimdi bu ana prensipler doğrultusunda Türkiye özellikle son dönemde güçlenen çok kutuplu dünya siyasetinde daha önceki bir soruya cevaben verdiğim gibi Batı’yla ilişkilerini zedelemeden; aynı zamanda Dünya siyasetinde önemli devletlerle ilişki geliştirebilir. mesi gerektiğini düşünüyorum. Bunun içinde tabii ki Çin ve Rusya gibi ülkeler de var. Rusya da var. Barış, ticaret ve demokrasi üçlüsünü Türkiye bu çok yönlü dış politikayı takip ederek bence bir ana siyaset ajandasına çevirebilir.

 

Bir cevap yazın