DOLDUR SOFİ ÇAY DOLDUR!

 

“Çay sensiz demsiz,

Ben sensiz, nefessiz…”

                                                Hikmet Anıl Öztekin

 

Bir süre önce basına “Allah De Ötesini Bırak”, “Bana Allah Yeter”, “Allah’a Koşun”, “Rabb’in İçin Sabret” kitaplarının yazarı Uğur Koşar’a, eşinin aldatma gerekçesiyle boşanma davası açtığı haberleri yansıdı. (http://www.hurriyet.com.tr/rekortmene-fotosok-40243543) Tabi aile meseleleri üzerine yorum yapmak bize pek düşmez, bu yazımızda konumuz da bu değil fakat eşinin ifadesinde yer alan şu kısım pek ilginç:

“Kocam ilkokul mezunu bilgisayar tamircisiydi. İşten atıldıktan sonra yıllarca çalışmadı. […] İnternetten yaptığı araştırmalarla kitap yazdı.”

Sonuç: 1,7 milyon TL’lik telif geliri.

Anlaşılan Uğur Bey Allah deyip ötesini pek bırakmamış…

Tıpkı İslami öge boca edilmiş popüler kültür ürünlerini muhafazakar ergenlerin beğenisine sunan Hikmet Anıl Öztekin, Hatice Çolak ve her gün bir yenisi türeyen diğerleri gibi…

 

“Ne kadar seviyorsan ancak o kadar sabredebilirsin

Ve sakın unutma,

ne kadar sabrettiysen o kadar fazla kavuşacaksın.”

                                                                       Hikmet Anıl Öztekin

 

Örneğin; Hikmet Anıl Öztekin, “Türkiye’de tüm zamanların en çok basılan şiir kitabı”nın yazarı. Yazımızın devamında da kendisinden çokça alıntı paylaşacağız. Lakin bu kişilerin çiziktirdiklerine edebiyat demek, maksadı aşmak gibi geliyor bana… En iyimser tabirle Neo-Muhafazakar Popüler Kültür ürünleri olarak nitelenebilir bunlar. Zira bunlar tasavvuf ürünleri değil. Biz Celaleddin Rumi’yi, Şems-i Tebrizi’yi, Yunus Emre’yi biliyoruz. Yine muhafazakar edebiyatçılarımızı, ve onların ürünlerini de… Mehmet Akif, Necip Fazıl, Cahit Zarifoğlu, Sezai Karakoç’ları var bizim şiirimizin.

Hikmet Bey’in, Hatice Hanım’ın yazdıkları ise bunlarla hiç benzeşmiyor. Elif, vav gibi Arap harflerine takıklık; fesleğeni, çayı vs. adeta fetiş noktasına getirmek; ürünlerin altyapı eksikliği; söylemlerin edebi derinlikten yoksunluğu ve artık zorlama noktasına varan buram buram İslami öge kullanma çabası…

Kitap isimleri ile başlayalım mesela:

Elif Gibi Sevmek, Eyvallah, Vesselam, Aşkullah, vs. vs…

Adları, içerikleri hakkında gayet aydınlatıcı olan bu kitaplar, kitlelerine de raflardan bu şekilde gel gel yapıyorlar elbette… Hem de gül suyu yada fesleğen kokulu yaprakları ile…

 

“Öyle içten öyle gerçek. Evin küçük bir bölümünde az eşya, çokça huzurun olduğu, senden Kur’an-ı Kerim’i dinlediğim, namazlarımızı kıldığımız, bu dünya da Cennetin serili olduğu yer… Hafızem, Elifim, hayat membam, gelincik çiçeğim. Namazıma yaren ol, gönlüme olduğun gibi… Bir gün eğildiğimiz secdeye aynı anda, aynı evde hayırlısıyla başımızı koymak duası ile! Bizim en büyük kavgamız ezan okundu mu, okunmadı mı, olurdu herhalde.”

Hikmet Anıl Öztekin

 

Mesela bu nedir? Bu derinlikten yoksunluk, bu banallık, bu hadbilmezlik… Edebiyat desek değil. Bir garip karışımdır; cismi aşk desek değil, ilahi aşk desek değil, din desek değil…

 

“Seninle en çok namaz kılmayı seviyordum,

dua ederken yüzünde beliren

o nur çukuru olan gamzelerin yetiyordu,

namazıma huşu katmaya…”

                        Hikmet Anıl Öztekin

Mesela illa Allah kelimesi geçirtecem diye garabete çevrilmiş yorumunu Müslümanlara bırakmak gereken şu söylem:

 

“Ve tüm bunlardan sonra,

Allah’ın bile diyesi geliyor

O çocuk seni seviyor.”

                        Hikmet Anıl Öztekin

 

-Yani kuşlar dese, çiçekler, böcekler, çocuklar dese daha mı az edebi olurdu bu söylem Hikmet Bey, illa Allah’ın mı demesi gerekiyordu?-

Ya da kamyon arkası yazısı, dua kitabını andıran diğer söylemler…

 

“Sustuysak saf olduğumuzdan değil, Allah’a bıraktığımızdan…”

                                                                       Hikmet Anıl Öztekin

 

“Biri çıksa da bizi çıkarları için değil sadece Allah için sevse.”

                                                                       Hikmet Anıl Öztekin

 

Mesela baş harflerle mısranın arasına eşittir işareti koyup, insanın gözünün içine sokarcasına akrostiş yazmak, en fazla şiire hevesli bir ortaokul çocuğunun yapacağı iş değil midir?

Hikmet Anıl Öztekin (Yazım hatalarının daha rahat görülebilmesi için fotoğraf konulmuştur.)

 

Her neyse…

Bu kişilerin yazınlarında bir de öyle bir “çay” fetişizmi var ki insanı hayretler içerisinde bırakıyor. Çay kendi boyutunu aşıyor; garip, mistik, anlamsız, sığ biçimlere bürünüyor.

Hani tamam edebiyatta çayın bir yeri vardır… Cemal Süreya’dan, Can Yücel’e, Oğuz Atay’dan, Turgut Uyar, Edip Cansever, Attila İlhan’a onlarca şairde karşımıza çıkar çay…

 

“…

İki çay söylemiştik orda biri açık,

Keşke yalnız bunun için sevseydim seni…”

                                               Cemal Süreya

 

Beni tanıyanlar bilir; çay sevmem, fakat kendi amatör şiirlerimde dahi zaman zaman çay imgesini kullandığım olmuştur.

Ancak bu arkadaşlar gibi henüz “çayla demlenen, çayyaş, çaydaş” olacak kafayı bulamadık. Biz hala demlenmek deyince rakıyı hatırlıyor, her sebepten sarhoşluğu hala mey sözü ile, şarap sözü ile ifade ediyoruz…

 

“…Çay içip geceleri demli kafayla şiirler yazıyorsak.”

                                                                       Hatice Çolak

 

“Çayı çok içiyormuşum

Evet bizde yalan yok

Çayyaşım…”

                        Hatice Çolak

 

“…Yanımda iki çaydaşımla demlenirken

Eski günlerden bahsediyoruz.”

                                    Hatice Çolak

 

Arkadaşların çay saplantılarından bazı başka örnekler verecek olursak:

 

“Ömrüme ömür katsan…

Demli çayım, senli yanım olsa…

Şiirler vuslatımızla son bulsa…”

                                    Hikmet Anıl Öztekin

 

“Ve artık gelmelisin. Şimdi tam zamanı; 

Çay içmenin 

Duâ etmenin 

ve âşık olmanın…”

                                    Hikmet Anıl Öztekin

 

“İnsanın erdemlisi, çayın demlisi makbuldür

Sahi, çay demlesem, şiir yazsam

Çayımın şekeri, şiirimin mısrası olur musun?”

                                    Hatice Çolak

 

Sonra bir çay tüccarının dilinden dökülmüş gibi şu mısralar:

 

“İlk kez gitmiştik,

Kız Kulesi’nde, “Beni ne kadar seviyorsun?” diye sordu,

sustum,

konuşamadım,

dünyada sevgimi anlatacak kadar çay yoktu…”

                                               Hikmet Anıl Öztekin

 

Üstelik çok zaman İslami öğe kullanımında aşırılıktan çekinmedikleri ölçüde, çay fetişizminde de aşırılıktan da çekinmiyor bu arkadaşlar:

 

“Hâlbuki her şey sadece birkaç kelimeydi; Yağmur, Çay ve Şiir. Cennet için tefekkür, tefekkür için de bunlar yeterdi.”

                                                                                               Hikmet Anıl Öztekin

           

“Bereket çayı bizimkisi

Nakış gibi ince ince işlenir, dua dua demlenir

Sevgisi eksik olan çay ziyan sayılır

Muhabbeti şükre varmayan çay haram sayılır…”

                                                           Hatice Çolak

 

Ya büyük laf edecem çabasıyla anlamsızlık bataklığında höpürdettikleri çaya ne demeli…

 

“Biz evde huzurun olduğunu

çayın demine bakarak anlayan nesildik…

Şimdi çaylar sallama, çaylar soğuk.!

-Eyvah çayın bile dengesini bozduk…”

                                               Hikmet Anıl Öztekin

 

-Hayır yani aynı nesilden sayılırız, çayın deminden aile içi meseleleri nasıl anlıyordun aklım şaştı Hikmet Bey?-

Sonuç olarak, bu çay fetişizmi aynı zamanda acıklı bir trajedinin göstergesidir de. Bu arkadaşlara şunu demek gerek, “Hani şarap diyeceksiniz de, diliniz varmıyor…”

Zira tasavvufta dahi ilahi aşkı şarapla simgeleştirmekten çekinmezken Harabi, Kul Nesimi gibi üstadlar…

 

“Kelb rakip haram diyormuş şarabın bir katresine

            Saki doldur ben içerim günah benim kime ne”

                                                                       Kul Nesimi

 

Bizim Neo-Muhafazakarlarımız öyle dini bütün, öyle haramdan sakınır kimselerdir ki; Allah’ın Cennet vaadi olarak Kur’an’da değindiği şarabın lafzını dahi ağızlarına almamaya itina eder ve gerek cismani aşk, gerek ilahi aşk için olsun kafayı çayla bulmak ucubeliğine sarılırlar…

 

“Allah’a karşı gelmekten sakınanlara söz verilen cennetin durumu şöyledir: Orada bozulmayan su ırmakları, tadı değişmeyen süt ırmakları, içenlere zevk veren şarap ırmakları ve süzme bal ırmakları vardır.”

                                                                       Kur’an, Muhammed Suresi, 15. Ayet

 

Peki ama bu garabeti ortaya çıkaran nedir?

Türk toplumu yaklaşık iki yüz yıldır hızla biçim değiştiriyor, öyle ki bu hız son birkaç on yılda daha da arttı… Batı Medeniyeti ile yakından ilişkili, ancak İslam Kültürü retoriğinden de sıyrılamamış bir toplum…

Son yıllarda artan muhafazakar eğilim elbette siyasette yaşadığı ve yaşattığı dejenerasyonu, kültüre de yansıtıyor.

Ayrıca Anadolu Kaplanları vs. tarzı çıkışlarla tarikat-ticaret-siyaset üçlüsünden beslenen bu yeni muhafazakar burjuva kesim son dönemde önemli bir ekonomik refah da elde etmiş durumda.

Avrupa’da değişim hareketlerinin çıkış noktasının zenginleşen burjuva sınıfının istekleri olduğunu hatırlayın…

Ve son dönemde yaşanan şu gelişmeleri gözünüzün önüne getirin:

Akdeniz ve Ege kıyılarında artan Muhafazakar Resort Oteller,

Şehirlerin en gözde caddelerini dolduran Tesettür Mağazaları, Tesettür Modası, Tesettür Trendleri…

Yine gece hayatında bar-meyhane-pavyon gibi içkili mekanlara rakip konuma gelen; şık dekorlu, canlı müzikli Kahve Dünyaları, Kahve Depoları, Kahve Diyarları falan…

Kısacası Neo-Muhafazakarlarımız zenginleşiyor ve zenginleştikçe harcama yapmak istiyor, ucube zevkler geliştiriyorlar… İnternette vakit geçiriyor, televizyon izliyorlar… Batı’yı görüyor, imreniyor, kıskanıyorlar… Kıskançlıklarından, sürekli Batı karşıtı söylemler geliştirdikleri halde, aynı zamanda Batılı benzeri yan ürünler ortaya koyuyorlar…

İşte Hikmet Anıl Öztekin, Hatice Çolak gibi isimlerin yazınlarındaki çarpıklığın kaynağı da muhafazakar kesimdeki bu çekimser, kıskanç özentilik… Üstelik Hatice Hanım bunu alenen beyan ediyor da:

 

“En kötü günümüz böyle olsun diye kadeh tokuşturanlara inat her halimize şükür deyip çayımızı yudumlayan insanlarız…”

                                                                                               Hatice Çolak

 

Neo-Muhafazakarlarımız denizde jet-ski yapmak, güneşlenmek, geceleri eğlenmek, şık giyinmek istiyorlar…

Romantizm istiyorlar, fakat helalinden… Aşk istiyorlar, fakat şehvetsizinden… Demlenmek, mest olmak istiyorlar, fakat alkolsüzünden… Eyvallah’ı, Bismillah’ı, Vesselam’ı duymak istiyorlar, ancak onyıllarca cemaat sohbetlerinde imamlarının ağzından duydukları gibi değil; Issız Adam’da Cemal Hünal’dan, Kaybedenler Kulübü’nde Nejat İşler’den, Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku’da Erdal Beşikçioğlu’ndan duydukları; OT, KAFA, BAVUL gibi popüler kültür dergilerinde karşılaştıkları gibi, daha bohem, daha karamsar, daha fiyakalı…

Kısacası muhafazakarlık yükseliyor, fakat kapitalizmle birlikte… Ve ortada bir talep varsa, misal Uğur Koşar gibileri de buna arz sağlamaktan başka bir şey yapmıyor…

Gülünçlük ise neo-muhafazakarların bu konulardaki gelenek ve altyapı eksikliğinden kaynaklanıyor. Ki yükselen neo-muhafazakarlık biraz da entelektüelliğe karşı, avam bir tutum karakteri taşıyor… Bu yüzden yazıp çizdikleri edebi bir üründen çok, kamyon arkası yazıları andırıyor…

Biz de Doldur sofi çay doldur diye başladığımız yazımızı, Harabi’nin ses vermesiyle bitirelim o halde…

“Ey zahit şaraba eyle ihtiram…”

 

 

1 Comment

  1. Ha ha ❤ Acik mi olsun Anil Bey?

Bir cevap yazın