ÇIKMAZ SOKAK: TÜRK DIŞ POLİTİKASI

2002 yılı sonrası Türk Dış Politikası ciddi kırılmalar geçirdi. Öncelikle “Komşularla Sıfır Sorun” politikası güdüldü. Mantıken böyle bir şeyin gerçekleşmesi zaten mümkün değildi. Bir kimse veya devletle sorun yaşamamanın tek yolu onunla ilişki kurmamaktı. Bir zaman sonra Atatürk’ün “Yurtta barış, dünyada barış” felsefesi pasif bulunarak ciddi olarak eleştirildi. Türkiye hemen hemen bütün komşularıyla sorunlu hale geldi. “Bölgesel liderlik” adı altında Türkiye komşularının iç işlerine müdahale etmeye başladı. Çok sağlıklı bir ilişkisi varken Suriye ile, bir anda kopma noktasına geldi. Aslında bu bölgesel liderlik söylemini iktidar, bazılarının Türkiye’yi ittiği “Laikliği bırakın, İslam’ın lideri olun” olarak (tam da işlerine geldiği gibi) algıladı. Hatta doğrudan mezhepçi politikalara yöneldiler. Fethullahçılarla yolların ayrılmasından sonra bazı dış politik krizler doğrudan onların üzerine atılmaya başlandı. Rus uçağının düşürülmesi sonrası ilk açıklamada Ahmet Davutoğlu: “Emri ben verdim!” demişti. Fakat ilerleyen süreçte tam tersi ifade edildi, hatta Rus Büyükelçisinin öldürülmesi sonrası bu iki olayı Fethullahçıların yaptıkları açıklandı. İktidarın söylem bazındaki bu tutarsızlıkları, Türkiye’nin ABD ve Rusya arasındaki dengeli yürütmesi gereken ilişkileri de bozdu. Türkiye, ABD ile yaşadığı her krizde sırtını ona dönüp Rusya’ya koştu. Rusya ile yaşadığı her krizde de ABD’ye… Dolayısıyla hem bölge için hem de iki ülke açısından güvenilmez bir konuma düştü ve en sonunda yine hamaset yapılmaya başlandı: “Yalnızız, Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” vs .. Ayrıca ABD’nin 15 Temmuz ve Fethullahçılara olan desteği de daha belirgin şekilde ortaya çıkmaya başladı.

Türkiye, cumhuriyet kurulduğundan beridir kendini Batılı laik bir devlet olarak tanımlarken, bugün geldiğimiz noktada Orta Doğulu ve Müslüman olarak konumlandırıyor. Bu durum hem içeride hem de dışarıda Türkiye açısından bir de kimlik bunalımı içeriyor. Cumhur ittifakı ile birlikte milliyetçi oylara da talip olan bugünkü iktidar yapısı, geçmişte iktidar ittifakı olarak ortaya çıkan milliyetçi cephe koalisyonunu andırıyor Hatta bir devamı olarak da nitelendirilebilir zannediyorum.

Son sürece baktığımızda ise; Türkiye komşularıyla ilişkilerini normalleştirmeye çalışırken, çok sert eleştirdikleri Atatürk’ün politikasına yeniden döner gözükmektedir. Bunun önemli göstergelerinden biri Rusya ve İran ile bölgesel ittifak/işbirliği kurulmak istenmesi. Yerden yere vurulan cumhuriyet dönemi dış politikası kendisinin ve bölgesinin güvenliğini sağlamak adına Balkan Antantı ve Sadabat Paktı gibi oluşumlarda yer almıştı. Türkiye’nin tutarsız söylem ve eylemleri olmasa, özellikle Rusya ile olan ilişki dışarıdan ilk bakıldığında cumhuriyet dönemini andırmakta. Tabii bu benzeyiş önemli ölçüde görünüşte öyle…

 

 

 

 

 

Bir diğer yandan Türkiye NATO üyesi. Bu Türkiye’ye belli bir koruma yaratsa dahi, sadece kendisine bağımlı kılmamalı. Türkiye gerektiğinde bağımsız bir dış politika izleyebileceği bir alternatif de üretebilmeli. Bunu üretmeden doğrudan “NATO’dan çıkmalıyız” söylemi havada kalır. Dolayısıyla Türkiye’de ABD ile yaşanan her kriz sonrası bu algıyı yaratmanın ülkemiz açısından çok kayda değer olmadığını söylemek gerek. Türkiye güvenlik anlamında da dengeli ilişkiler kurmak durumunda.

Buna karşıt olarak her ne kadar “Avrasyacı yönelim” gösterilmek istense de şuan için ülkemizin beklentilerini tam olarak karşılayamayacağı kanaatindeyim. Türkiye sağa sola yönelmek ya da yamanmak yerine öncelikle kendi ayakları üzerinde durabilmesini sağlayacak hamleler yapmak durumundadır. Kısa vadede Türkiye’nin “NATO’dan çıkmak” gibi bir eylem gerçekleştirebileceğini düşünmüyorum. Söylem bazında da Amerikan karşıtlığı üzerinden siyasilerin popülizme kurban ettiği bir konu olmaya devam edecektir. Uzun dönemde bu yapılmak istense bile bu işi ciddiyetle ve kararlılıkla yürütecek bir iktidar gerekli. Mevcut iktidarın bunu sağlayacak bir iradesi de maalesef ki yok.

Devletlerarası ilişkilerde ulusal çıkarı esas tutmak için, bir devleti sürekli dost veya düşman olarak görmemek gerek. Bunun zararlarını şu şekilde açıklamak yerinde olur. Türkiye için Rusya, Milli Mücadele ve Atatürk dönemini çıkarırsak Osmanlı’dan beri düşmanımızdır. Bu yüzden birçok kere ülkede çıkan karışıklıklar kökü dışarıda Rus ideolojisine bağlanmıştır. Komünist, bugün bile iktidar tarafından hala olumsuz anlam yüklenerek kullanılmaktadır. Sol görüşler, Sovyetlerin daha sonraki zamanda Rusların yaydığı zararlı görüşler olarak toplum tarafından algılanagelmiştir, nitekim hala da öyle. Benzer durum ABD’yi dost görme eğilimidir. Bu düşünceyi Milli Mücadele dönemi mandacı görüşünden tutunuz da günümüze kadar hep bu şekilde işlemiştir sağ partiler. Türkiye’de Amerikan karşıtlığı yüksek olmasına rağmen, bugün dahi toplum nezdinde soruşturulsa kuvvetle muhtemel Rusya ABD’den daha tehlikeli bir düşman olarak algılanır.

Türkiye’nin ilişkilerini normalleştirmesi bakımından yapacağı en önemli şey, komşularının toprak bütünlüklerine ve rejimlerine saygı göstermek olmalıdır ve ortaya çıkacak sorunları bölge ülkeleriyle çözebilecekken AB, ABD ya da Rusya gibi önemli unsurların dahil olmasının önüne geçmelidir. Türkiye, Suriye’yi iç işi olarak görmeyip mevcut iktidarı devirmeye kalkmasa daha sonra bölgede ABD ya da Rusya yerine belki de Suriye hükümeti ile oturup sorunlarını çözme fırsatı olabilirdi. Neticede, dışarıdan bir ülke gelip bizim içişlerine müdahale edip iktidarı devirmeye kalksa, zannediyorum bunu biz de kabul etmeyiz.

Önemli bir konu da aslında Ermenistan. İlişki kurmadığımız için ne sorunlarımızı konuşabiliyoruz ne de iki taraf için de yararlı olacak ekonomik ilişkiler kurabiliyoruz. Dolayısıyla “ben çözerim” diyen diğer devletlerin aracılığını kabulleniyoruz, Ermenistan da o ülkelere kendisine bir çeşit koruma gibi bakıyor. Türkiye’nin bu tutumu, doğal olarak Ermenistan’ı Rusya’ya mecbur kılıyor. Sorunlarımız dondurulmuş olarak bekletiliyor. Tabii ki ilişkileri bu ülke ile normalleştirmek çok kolay değil, hatta fazlasıyla tepki de çekecektir ama bu tarz durumlarda ulusal çıkarımıza bir fayda sağlanacaksa devlet aklı egemen olmak durumundadır. Dolayısıyla bu sorun Ermenistan’ı sürekli düşman olarak görerek çözülemez…

Bu tarz durumlar Türkiye gibi ülkelerde, gündemi değiştirmenin çok iyi bir aracı olduğu için, iktidarlar da bu yüzden pek de çözüm odaklı düşünüp davranmamaktadır. Bugün ABD – AB – Rusya ya da diğer komşularla en ufak bir kriz yaşansa ülke içi her şey bir anda unutulmakta, bir “Eyyy ABD!” nidası tüm gündemi örtmeye yetmektedir. Bu anlamda Türk Dış Politikası da önemli ölçüde popülist söylem barındırmaktadır.

Benzer tabloyu Yunanistan’la ilişkilere bakarak da anlayabiliyoruz. Ancak bugün, Ege Adaları ve Kıbrıs konularına bakarak dış politikamızın çok da iyi yönetilmediğini söyleyebiliriz. Adı anılmak istenmeyen, dış politikası yerden yere vurulan o Mustafa Kemal devrinden çok çok daha geride kaldıklarının farkında değiller… Çünkü Türkiye’nin prestijini ve caydırıcılığını sarstılar.

Hatırlarsınız; 1998 yılında Kara Kuvvetleri Komutanı Atilla Ateş Hatay’da Abdullah Öcalan konusunda Suriye’ye karşı şu sözleri sarfetmişti:

‘‘Suriye’ye karşı sabrımız kalmadı. Türkiye beklediği karşılığı alamazsa, her türlü tedbiri almaya hak kazanacaktır’’

Yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısı sonrasında ise; Suriye eğer Öcalan’ı sınır dışı etmezse, askeri müdahalede bulunacağını kararlı şekilde ifade etmişti. Sonuç olarak, Suriye sınır dışı etmiş, önce Rusya’ya oradan da İtalya’ya kaçmıştır. Türkiye istediğini almıştır. Bugün geldiğimiz noktada ise; bu tarz bir durumda Türkiye’nin istediğini alıp alamayacağı aklımızda soru işareti oluşturmaktadır.

 

Bir cevap yazın