ŞEKERİN ÖYKÜSÜ

Neden yerli üretim?

Osmanlı topraklarında Kıbrıs, Mısır ve Suriye’de şeker kamışından şeker üretildiği bilinmektedir.  Batılı ülkelerin ılıman iklimli sömürgelerinde ileri tekniklerle şeker üretmeye başlamaları nedeniyle Osmanlı ülkesinde üretilen şeker düşük kaliteli kalmış ve zamanla Amerika ve Avrupa’dan ithalat artmıştır.  16. ve 17. yüzyıllarda İmparatorlukta üretilen şeker muhtemelen yerli tüketimi karşılamaktaydı. Ancak tüketimin geniş kitlelere yayılmasıyla 18. yüzyıldan itibaren Amerika ve Avrupa’dan ithalat sürekli olarak artmıştır. Bu arada Batılı üreticilerle rekabet edemeyen Kıbrıs, Mısır ve Suriye’deki üreticiler zamanla daha kârlı buldukları zeytin ve pamuk gibi endüstriyel tarım ürünlerine yönelmişlerdir.

Napolyon Savaşları nedeniyle kolonilerden yapılan şeker ticareti sekteye uğrayınca, Avrupalılar şeker kamışı yerine, şekeri başka kaynaklardan elde etmeyi denediler. Bu denemeler 19. yüzyıl başında semeresini verdi.  Alman kimya profesörü Franz Karl Achard 1802’de şeker pancarından şeker üretmeyi başararak bir fabrika kurdu. Daha sonra Fransız kimyagerler pancardan şeker üretimini daha verimli hale getirdiler.[1] Böylece Avrupa hem pancar yetiştirmekte hem de kaliteli şeker üretmekte çok ilerledi. Asrın sonunda Osmanlı Devleti’nden bağımsızlığını alan Yunanistan, Sırbistan ve Bulgaristan bile pancardan şeker üreten fabrikalar kurmaya giriştiler. Bu arada Kıbrıs ve Mısır’ı kaybeden Osmanlı şeker tüketiminde tamamen Batıya bağımlı duruma gelmişti.

  1. yüzyılda Osmanlı Devleti’nde şeker fabrikası kurma girişimleri çeşitli nedenlerle gerçekleştirilememiştir. Haydar Kazgan’a göre şeker ithalatından büyük kazançlar sağlayan yabancı tüccarlar bu girişimleri baltalıyordu. Bu tüccarlar büyük şeker tröstlerinin adamlarıydı ve bu tröstler kolonilerdeki şeker kamışı tekelini ellerinde tutabilmek için sömürge valilerini sık sık değiştirecek güçteydiler. Bu büyük tüccarların Babıâli’de ve Sarayda maaşlı adamları olduğu söylenmekteydi.[2]

İstanbul’a, 1839’da, şeker üretmek üzere Avrupa’dan makine ve aletler getirten Necip Paşa’nın ölümü nedeniyle girişiminin sonuçlanamadığını 24 Nisan 1841 tarihli Ceride-i Havadis gazetesi bildiriyor. Aynı gazete bu tarihlerde Yunanistan’da bir şeker fabrikası bulunduğunu yazıyor.[3]   Kısa bir süre sonra Yunanistan’dan da şeker ithal ediliyor. 1867 yılında Davutoğlu Garabet Efendi, İstanbul ve İzmir’de, şeker kamışı ve pancardan üretmek üzere iki şeker fabrikası kurmak için devletten 20 yıllık bir imtiyaz alıyor. Fakat imtiyaz şartnamesine, o devirde görülmemiş öyle sınırlayıcı çevre ve hijyen koşulları koyulmuş ki, uygulanması halinde maliyet Avrupa’dakinin iki misline çıkmış. Bu koşullar altında Garabet Efendi fabrikalarını kuramadı.

Doktor Rauf Bey’in, 1888 yılında, “Şeker Fabrikası” başlığıyla bir kitabı (veya broşürü) Fransızcadan tercüme edip yayınladığını gene Kazgan’dan öğreniyoruz. Osmanlı İmparatorluğu’nun “Bulgaristan Emaneti” olarak bilinen bölgesiyle artık Osmanlı’dan ayrılmış olan Romanya ve Yunanistan’da da şeker fabrikaları bulunduğunu bu kitaptan öğrenen halkın üzüntüye kapıldığı anlatılıyor. Yeni kurulan devletler bile şeker fabrikaları inşa ederken Osmanlı kendi şekerini üretemiyor.

1908 Meşrutiyet Devrimi’nden sonra da hızlı sanayileşme hamlesi yapmak isteyen İttihat ve Terakki hükümetleri de çok ciddi politik ve mali sıkıntıların yaşandığı bir ortamda başarılı olamıyorlar.   Kazgan’a göre “o devirde Türkiye’de şeker sanayi kurmak için…şekeri devlet tekeline almaktan ve içeride dış fiyata nazaran çok yüksek bir fiyat uygulamaktan başka çare yoktu”. Meşrutiyet ilanını takip eden yıllarda şeker ithalatı 200 bin ton civarında dalgalanmaktaydı. Ülkede şeker fabrikası bulunmadığından, tüketilen miktarın tamamı dışarıdan, özellikle Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’ndan gelmekteydi. İthalat 1914’de savaş nedeniyle 80 bin tona düşmüş, 1915’de tamamen durmuştu. Ancak 1916’da, müttefikimiz olan Avusturya-Macaristan’dan bir miktar ithalat mümkün olmuştur.[4] Savaş yıllarında bile şeker üretimi için girişimler olmuş, Alman girişimcilerin çabaları Almanların savaşı kaybetmesiyle sonuçsuz kalmıştır. Halk Birinci Dünya Savaşı ve İstiklal mücadelesi yıllarında büyük şeker sıkıntısı yaşamıştır.

Cumhuriyet kurulurken, İzmir İktisat Kongresi 1923’de, liberal ekonomi politikalarıyla girişimci esnaf ve çiftçiyi gayrete getirmişti. Hem devlet yöneticileri hem de iş adamları yerli şeker üretiminin gerekliliğine yürekten inanmışlardı. Uzun incelemelerden sonra Uşaklı Molla Ömeroğlu Nuri (Şeker) Bey bir şirket kurma girişiminde bulunur. Uşak Terakki-i Ziraat Türk Anonim Şirketi’ni kurarak sermaye toplamayı ve modern teknoloji ile çalışan bir fabrika açmayı başarır ve 1926’da 573 ton şeker üretir. Aynı yıl İş Bankası, Ziraat Bankası, Trakya İlleri Özel İdare Müdürlükleri ve özel girişimcilerin katılımıyla İstanbul ve Trakya Şeker Fabrikaları TAŞ kurularak Alpullu Şeker Fabrikasının temelleri atılır. Bu fabrika da Kasım 1926’da faaliyete geçince, 1927’de toplam yerli üretim 5.162 tona ulaşır. Türkiye’de 1932’de toplam şeker üretimi 27.707 tona yükselir.[5] Fakat kapitülasyonların 1929’a kadar devam etmesi nedeniyle ithal edilen şekerin gümrük vergisi oranı yükseltilemez. Dışarıdan gelen şeker çok daha ucuz olduğundan yerli üretici fiyatı arttıramaz ve zarar eder. Devlet yardımı kaçınılmaz olur. Bu sırada kurulan Sanayi ve Maadin Bankası sermayeye katılır ve vergi muafiyeti sağlanır. 1929 Büyük Buhranından sonra Uşak fabrikasının satılması söz konusu olunca şirket, daha sonra 1935’de Sümerbank olan, Sanayi ve Maadin Bankasına satılır.

1933’de Eskişehir ve 1934’de Turhal fabrikaları gene milli bankaların sermaye ve çabalarıyla kuruldu. 1935’de Sümerbank, İş Bankası ve T.C. Ziraat Bankası tarafından eşit paylarla 22 milyon TL sermayeli Türkiye Şeker Fabrikaları Anonim Şirketi kurularak dört şeker fabrikası aynı çatı altında toplandı. Devlet teşvikiyle pancar ekimi artarak, üretim 1926’da 4.710 tondan 1935’de 334.046 tona çıktı.

İkinci Dünya Savaşı sırasında dış ticaretin sekteye uğraması, ve bir milyon kişilik bir orduyu beslemek zorunda kalan hükümetin yeni yatırımlar yapamaması yüzünden, önceki savaşlarda olduğu gibi, gene şeker sıkıntısı yaşandı. Yeni yatırımlar ancak savaş bittikten ve siyasi çalkantılar biraz durulduktan sonra yapıldı. 1951-56 yılları arasında 11 yeni fabrika, 1962’den 2001’e kadar da 16 yeni tesis faaliyete geçti. 2017 sonunda 25’i Türkiye Şeker Fabrikaları bünyesinde olmak üzere 33 şeker fabrikası bulunmaktaydı.

Tartışma

Son 150 yıldan beri şekerin bu ülkede üretilmesini isteyen insanlar hangi amaçlarla veya güdülerle böyle bir duyguya ve arzuya kapılmışlardır. İhtimaller şunlar olabilir:

  • Vatanlarının siyasi ve ekonomik bağımsızlığının sağlanması ve korunması.
  • Halkının uygar ve zengin ülkelerde yaşayanlar gibi üstün bir refah düzeyine yükselmesi.
  • Çocuklarının üstünlük taslayan yabancılar karşısında eziklik duyarak aşağılık duygusuna kapılmaması.
  • Yukarıdaki bütün hususları içine alan vatan sevgisi.

Büyük fedakârlıklarla kurulan şeker fabrikalarının satışı, insan sağlığına zararlı olduğu düşünülen, nişasta bazlı tatlandırıcıyı üretenlerin piyasa payının ve kazancının, belki de haksız olarak, yükselmesine yol açacaktır. Ayrıca, bu tesislerin arazilerini sahiplenecek olanların bu arazileri, üretim amacıyla değil, kolay rant elde etmek için kullanmalarından şüphe duyulmaktadır. Sonuç olarak şu sorunun cevabını vermek gerekir. Şeker fabrikalarının satışı ülkemizin ve ulusumuzun hangi çıkarlarına hizmet edebilir?

 

Prof. Dr. Necla GEYİKDAĞI

 

NOTLAR

[1]Frise Chronologique,  http//www.lesucre.com/sucre-de-a-a-z/histoire/frise-chronologique.html. Erişim: 5 Nisan 2018.

[2] Haydar Kazgan (1991) Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Şirketleşme “Osmanlı Sanayii Monografi ve Yorumlar”, Töbank, ss. 74-78.

[3] Aktaran H. Kazgan, ibid., s. 76.

[4] Vedat Eldem (1994) Harp ve Mütareke Yıllarında Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomisi, Ankara: Türk Tarih Kurumu, ss. 9-10.

[5] Orhan Conker (1937) Redressement économique et Industrialisation de la Nouvelle Turquie, Paris: Librairie du Recueil Sirey, s. 149.

 

Bir cevap yazın