POPÜLİZM VE DIŞ POLİTİKA

Duden isimli Almanca sözlükte popülizme ilişkin –oportünizmce belirlenen, halka yakın, politik durumu dramatize ederek kitlelerin lüfunu(seçimlerle bağlantılı olarak ) kazanmayı hedefleyen genellikle demagojik politika- olarak tanımlamaktadır. Avrupa’da bilindiği haliyle görüş farkında olunan politikacıları ‘halkı kişisel çıkarları için manipüle ve enstrümentalize etme’ iddiasıyla suçlamak için kullanılmaktadır. Popülist politikacıların gerçekçi olmayan vaadlerde bulunmaları, ülkenin geleceğini tehlikeye attıkları ve politik hedeflerinin sürdürülebilirlikten yoksun olmalarını kastederek suçlamak için kullanılır. Popülist olarak adlandırılanlarsa: “yurttaşlara yakın olduklarını ve mevcut siyasetin halkın gerçek sorunları ile ilgilenmediğini” anlatmaktadırlar.

  1. yüzyıl sonlarında sermaye egemenliğine direnen ABD’li çiftçi hareketine dayanan popülizm; düşük kredi politikaları, zirai kooperatifler ve katılımcı demokrasi talepleriyle mücadeleyi başlatmış ve 1892 tarihli Popülist Parti’nin kurulmasına öncü olmuştur. Siyaset biliminde 19. yüzyılın ikinci yarısında çarlığa ve sanayi kapitalizmine karşı mücadele eden zirai sosyalizmi savunan Rus Narodniki’lerini popülist hareket olarak tanımlamaktadır. Orta ve Doğu Avrupa’da faşizme yakın popülist hareketleri olarak görülmekteyken; 1930’larda Latin Amerika’da yoksulların temsilcileri güç kazanmaktaydılar.

Popülizme ilişkin olarak içerik olarak boyutunda yaygınlaşan tartışmalar ve politik sol ve politik sağ çerçevesine dahil edilerek seçim dönemlerinde ortaya çıkan eylemlerin anlamlandırılma çabası oluşmaya başlamıştır. Popülizme ait olarak üç ana konu siyasetin merkezinde ele alınmaktadır: Avrupa’ya ait toplumların etnik unsurlarının zedelenmesinin engellenmesi, küreselleşme boyutuyla beraber çeşitli örgütlerin içinde yer alan ülkelere dayatılan koşullar(AB’nin genişlemesi ve ekonomik sorunlu ülkelerin güçlü ekonomiye sahip ülkelerce krediler açılarak işleyişlerinin düzeltilme çabası) ve halk kitlelerinin güvensizliği(yolsuzluk, rüşvet, kara para aklama gibi suçlara sahip siyasetçilerin varlığı) nedenleri yüzünden farklı arayışlara girişilmiştir(www.kozmopolit.com/sagpop1.pdf, (Çevrimiçi), 15.05.2018).

Popülizmin artan etkisi ve çığ gibi büyümekte olan halktan karşılık bulması durumunun en somut örneklerinden birisi de ABD’de yaşanmıştır. 8 Kasım 2016 tarihli Başkanlık seçimlerinde Donald Trump’ın –Make America Great Again(yani Amerikayı Yeniden Harika Yap)- sloganıyla damga vurup kazanmasıyla beraber demokrasinin yılmaz savunucusu Washington yönetimine dengesiz politika uygulama emareleri gösteren bir başkan galip gelmiştir. Avrupa’da özellikle Fransa ve Hollanda’da var olan popülist hareketlerin yanına demokrasi ihracı(!) yapan ABD’deki bu değişimle beraber uluslararası ilişkilerde tetikte olunması gereken gelişmeler peşi sıra gerçekleşmiştir. Bunların başında Paris İklim Anlaşmasından ve Trans Pasifik Ticaret Ortaklığından ABD’nin ayrılması bunun yanı sıra İran ile yürütülen müzakerelerle nükleer tesisler ve zenginleştirilmiş uranyum konusunda kontrolü sağlayan anlaşmadan çekilmesi gibi eylemler uluslararası dengeleri etkileyecek boyuta gelmektedir(http://politikaakademisi.org/2016/11/16/francis-fukuyamanin-donald-trump-ve-yukselen-populist-milliyetcilikler-yorumu/, (Çevrimiçi), 15.05.2018).

Popülist eğilimli partilerin iktidara gelişleri konusuna dair ya seçim sonuçlarını kazandıkları durumlar ya muhalefette kalıp iktidarı etkileyebilecek eylemleri sağlamaları ya da seçim sürecine ilişkin iktidarın icraatlarını gerçekleştirmelerinden öte taban tabana zıt sadece söyleme dayalı politik kararlar almalarına olanak sağladıklarını eklemek gerekir. Bunların yanında Fransa gibi iki turlu seçimlerde özellikle Le Pen ve Marine Le Pen’in öncülüğünde yaşanan büyük değişimler gelecek veya özgürlükler kısıtlanacak tarzı korku oluşturmaları çabalarının boşunadır. Çünkü, Fransız siyasetinde seçim süreçlerinde eğer bir partiye yönelik tavır ve tepki konulması gerektiği zaman partiler üstü bir anlaşma gerçekleştirilerek yönetimde daha tahmin edilebilir partilerin iktidara gelişi sağlanmaktadır. Unutulmaması gereken bir başka hususta parti tercihlerinin birbirine yakın olduğu Avrupa’daki bazı ülkelerde Hollanda vb. koalisyon oluşturulma sürecinde popülist partiler kendilerine yer bulup belli ölçüde temsil olanı bulmaktadırlar.

Sonuç olarak, bir kriz içerisinde olan liberal eğilimli politikalar ve ulus devlet düşüncesinden uzaklaşma yönündeki yaklaşımlar kriz ortamındadır. Mevcut olan bu kriz ortamında siyasal sistemin dışında olan hangi unsur olursa olsun, bir şekilde söylem bazında kendisine hareket alanı sağlayabilir bunun yanında çeşitli alternatiflerle veya siyasi sistemin koşulları içerisinde belli bir konuma gelebilmektedir. Siyasal sistemdeki krizin genellikle ekonomik, sosyal vb. gibi birçok alana yayılmış oluşu devletlerin en temel unsuru olan vatandaşların durumlarını değerlendirmelerine ve retorik olsa da bir değişiklik istemelerine ve popülist lider, parti, kurum ya da kuruluşlara yönelmelerini sağlamaktadır. Vatandaş ya da halkın bu tercihleri dış politikadaki öngörülemezliği artırmakta ve sadece günü kurtarmaya yönelik politik eylemlere sahne olan ve kısıtlı adımların atıldığı bir uluslararası sistemi ortaya çıkarmaktadır. Liberalizmin tekrar eden krizlerinin mevcudiyeti de her ne şartta olursa olsun değişmeme ihtimalinin günden güne artışı ile beraber, ulus devletlerin veya ulus devlet yapılanmasına sahip olan yeni kurulan devletlerin farklı siyasi arayışlara girişebileceği belki de faşizm/diktatörlük gibi yönetimler oluşturabileceklerini ortaya çıkarmaktadır.

 

Ahmet Yavuz GÜRLER

 

Kaynakça

“Neoliberalizmin Egemenlik Aracı Sağ Popülizm”, (www.kozmopolit.com/sagpop1.pdf, (Çevrimiçi), 15.05.2018).

Uluslararası Politika Akademisi, “Francis Fukuyama’nın Donald Trump ve Yükselen Popülist Milliyetçilikler Yorumu”, http://politikaakademisi.org/2016/11/16/francis-fukuyamanin-donald-trump-ve-yukselen-populist-milliyetcilikler-yorumu/, (Çevrimiçi), 15.05.2018

Bir cevap yazın