POPÜLİST SÖYLEM VE AYDIN POPÜLİZMİ

Türkiye’deki son 16 yıllık sürece baktığımız, genel olarak muhalif kesimin üzerinde uzlaştığı belirli noktalar var. Örneğin, demokratik düzenin yozlaştığı, hukukun üstünlüğü yerine hukukun araçsallaştırıldığı, baskı ortamı oluşturulduğu, benden olan ve olmayan olarak toplumun tek tipleştirilmeye çalışıldığı gibi.. Ve daha fazlası.. Bunun sebebi iktidarı ellerinde bulunduranların takındıkları tutumlardır. Her geçen gün bu bahsettiğimiz durumlar pekiştirilmektedir. Yani son hızla “savaş”a hazırlanılıyor. Cumhurbaşkanı adayı Meral Akşener “Türkiye sadece bir seçime gidiyor, savaşa değil” demiştir partisinin standı saldırıya uğradığında.

Peki bu seçim neden bir kesim için savaş niteliği taşımakta ya da savaş olarak gösterilmek istenmekte? Bunun cevabı için “benden olan ve olmayan” söylemine bakmak gerek. Burada bir diğer vurgulanması gereken nokta ise; “bitaraf olan bertaraf olur”. Yani tarafsız olma şansınız da yok. Dolayısıyla varacağımız nokta şurası olacaktır; “benim milletim, benim polisim, benim başörtülü bacım” olarak bir taraf olarak konumlandırılan yani “benden olan, beni destekleyen, bana oy veren” taraf, diğer taraf ise tarafsızlara ek olarak “cehape zihniyeti” söylemiyle cumhuriyeti sahiplenenler ve özellikle hak arayan kesim için kullanılan “bunlar solcu, bunlar ateist, bunlar terörist” söylemiyle farklı görüşlerden muhalifler. 15 Temmuz sonrası ise; “öteki” olan gruplar “fetöcü” olarak gösterilmeye başlandı. Bu bakış açısı aynı zamanda “dışlayıcı” niteliktedir. İşte bir tarafın diğer bir tarafı düşman olarak tanımladığı, algıladığı noktada bu seçim bir savaştır. Tabii bizim açımızdan bu tarz söylem ve eylemler kabul edilemez.

Hukukun üstünlüğünün ortadan kaldırıldığı ve hukukun araçsallaştırıldığı noktasında güncel bir örnek olması açısından 16 Nisan referandumunda mühürsüz oyların kullanılması ve bunun sonucunda “evet” sonucunun çıkması üzerine kullanılan söylem önemli bir gerçeği göstermiş oldu. “Atı alan Üsküdar’ı geçti”… Bu söylem, “ben yaptım oldu” demektir. Önce fiili olarak yapılır, daha sonra yasa bu fiili eyleme uydurulur. Türkiye’de son dönemde hep uygulanan yöntem oldu ve bir anlamda iktidarın “devleti gasp etmesi” sonucunu doğurdu. Bu noktada yapılmak istenen şeyin anayasa ve yasalara uygun olup olmamasının bir önemi yoktur. Hukuka inancın daha yüksek olduğu dönemlerde en azından “Anayasa Mahkemesi iptal edebilir” beklentisi vardı. Tabii 15 Temmuz sonrası OHAL ile birlikte bu beklenti de ortadan kalktı. (Bu noktalarda muhalefet de bu ortamın oluşmasını sağlayacak bazı düzenlemelere katkı sağladı. Örneğin dokunulmazlık teklifinde, “anayasaya aykırı ama evet diyeceğiz” şeklindeki kabulleniş.) Sonuç olarak, bu tarz bir hukuk anlayışının “ayrıcalıklı veya dokunulmaz” bir grup yarattığı söylenebilir. Bu ise; rüşvet, yolsuzluk, adam kayırmacılık gibi “devleti sömürme” yöntemlerinin önünü açmasını ya da “normalleştirilmesini” sağlamıştır. Toplumda bunun ifadesini “çalıyor ama çalışıyor” söyleminde bulmak mümkün.

Yukarıda bahsettiğimiz iki durumu tamamlayıcı olması açısından “milli irade = sandık” algısına da değinmek gerek. Buradaki “milli irade” kavramı ilk paragrafta “benim” ile nitelenen “çoğunluğa” ait. Yani dışlanan grubun ne “milli” olması ne de “irade sahibi” olması kabul edilir. Dolayısıyla demokratik rejimin “çoğulculuk” anlayışı yerine “çoğunluk” anlayışını oturtur. Yani %50+1’i sağladığınız takdirde yapacağınız her şey “meşrudur” ve “milli irade” sonucudur. Cumhurbaşkanının halk ile arasındaki aracıları aradan çıkarması ve “güçlü yürütme” ile birlikte, “beni halk seçti” ifadesi birlikte değerlendirildiğinde “halk oylaması” bir yöntem olarak ön plana çıkıyor. Neticede muhatap doğrudan halk olmuş oluyor.

Olayın bir de “ahlaki”lik yönü var. Dikkat etmişsinizdir, muhalefet iktidara yönelik bir iddiada bulunduğunda ile karşılık şu şekilde geliyor: “İspatlamazsan namertsin!” Ayrıca Devlet Bahçeli’nin “Millet İttifakı” için sarf ettiği sözler de şöyle: “Millet değil zillet ve illet ittifakı!” ve geçtiğimiz günlerde bu ittifakı Bizans’a benzetti: “Bizans çöktü sanıyorduk, meğer yaşıyormuş, çürük bedenlere nüfuz etmiş, soysuz fikirlere sinmiş, satılık ve karışık zihniyetlere sızmış halde husumeti kamçılıyor, huşuneti kışkırtıyor. Köhne Bizans durmuyor, ama 24 Haziran’da dağılacak, inşallah bir daha toparlanamayacaktır.”  “Cumhur İttifakı”na göre zaten muhalefet meşru değildir. Burada önemli olan nokta şu; “ahlak” göreceli bir kavram olduğu için “doğru/yanlış” olarak değerlendirilemiyor. Toplumun çoğunluğunun “ahlaki bir değer” olarak benimsediği bir olguya “yanlış” diyebilecek bir devlet adamı yoktur sanırım.

Rejime karşı bakış ve toplumu konumlandırış noktası ise; iktidar “cumhuriyet rejiminin bir seçkinler rejimi olduğu ve toplumun önemli bir kısmını dışladığı dolayısıyla da toplumun sistemi benimsemediği” şeklindedir. Rejimin kuruluşundan itibaren “sessiz kalan” bu çoğunluğun konuşmasının vakti geldiği şeklinde geliştirilen söylemler, bu “sessiz çoğunluğun daha cüretkar ve öfkeli” olmasına sebebiyet veriyor. Çünkü iktidar bu kesimi “rejimin yıllardır onları mağdur ettiğine” ikna etmiş durumda. Bu noktada ise aslında “rejimi temsil eden kurumlar”dan bazılarını yani yapmak istediklerini engelleyen kurumları, toplumun bu mağduriyet hissinden faydalanarak, bir anlamda “sizi mağdur eden bunlardır” algısı yaratarak “değiştirme/kaldırma” yolunu tutuyor ve bunun karşısında kamuoyu oluşmasının da bir anlamda önünü kesmiş oluyor. Kendisi “halk” olduğu için, onu eleştiren halkı eleştirmiş sayılıyor.

Türkiye’nin geçmeye çalıştığı “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi”, Başbakanlığı kaldırarak bir anlamda “gücün bölünmesini engellemeye” yani “gücün tek elde toplanmasını” sağlamak amacındadır. Buradaki mantık, “halk bir”dir, dolayısıyla yöneten de bir olmalıdır, çünkü halkın tek temsilcisi vardır. Aslında bu noktada denklemi (cumhurbaşkanı [yani halkın tek temsilcisi] = halk = devlet), “ben gidersem devlet yıkılır” söylemiyle tamamlayabiliriz. Bu sistemi destekleyen kesime baktığımızda ise, bu kitlenin eğitim seviyesinin daha düşük, ekonomik gelirinin daha az, memnuniyetsiz, daha az demokratik kültürü almış ancak daha fazla otoriter, gerek kendisini gerek ülkesini hep bir tehlike altında hisseden kişilerden oluştuğunu görürüz. Dolayısıyla, “halk adına” her şeyi yapan bir cumhurbaşkanı var ise, toplumun siyasetle ilgilenmesi gereksizdir. Kitlenin profiline baktığınızda da anlaşılacağı gibi, bu grup “daha az kafa yoran, daha az düşünen ve ülke sorunları hakkında daha yüzeysel bilgi sahibi olan” bir kitledir. Bu yüzden iktidarın sadece seçimlerde hatırladığı ve “makarna-kömür” yöntemiyle ödüllendirdiği “iktidara bağımlı” bir grup oluşmuştur.

Başından beri açıklamaya çalıştığım konular, popülizmin demokratik rejime nasıl zarar verdiğini göstermek içindi. Bahse konu olan söylem ve eylemler ise, popülizmin ve popülist yöneticilerin genel özellikleriydi. Varmak istediğim nokta ise, popülizmin demokratik bir sistem oluşturmada bir geçiş süreci olmadığı ya da demokratik rejimin alt yapısını hazırlamadığı aksine demokratik rejime zarar verdiğiydi. Çünkü yaklaşan seçimler öncesi “madem onlar yapıyor biz de yapalım” kanısı muhalefette de egemen olmaya başladı. Kısa vadede yani sadece seçime yönelik bir taktik olarak kabul edilebilir belki ancak uzun vadede (benim açımdan) kabul edilebilir bir yöntem değildir. Şunu da söylersek yanlış olmaz sanıyorum, iktidarı ele geçirmek için kullanılan popülist yöntemden iktidar ele geçirildikten sonra vazgeçmek pek mümkün gözükmüyor. Daha sonra yapacağınız “öyle davrandık ama aslında durum bu idi, şimdi bu duruma göre hareket edeceğiz” açıklaması, sizi “yalancı” konumuna düşüreceği gibi iktidarın da elinizden kayıp gitmesi anlamına gelir. Dolayısıyla “toplum böyle istiyor/böyle seviyor” söylemini bu noktada geçerli görmüyorum.

Bunu kabul edenlerin de üzerinde düşünmesi gerektiği durum şu olmalı: “Acaba toplum böyle istiyor denilerek mi Türk Devrimi gerçekleştirildi? Cumhuriyet kuruldu? Demokratik sisteme geçildi?” Cevabınız hayır ise; tembellik edip işin kolayına kaçmadan, doğru bir alternatif üretmek olmalıdır. Diyebilirsiniz ki “ya ne alakası var, şartlar başka şimdi”, o zaman da şu soruya cevap aramak gerek: Adnan Menderes’in bir söylemi vardı; “siz isterseniz hilafeti bile geri getirebilirsiniz”, toplum (%50+1) böyle istiyor diye buna müsaade edilebilir mi? Elde edilen kazanımlardan vazgeçilebilir mi? Yahut ileriye doğru akan süreç  geri çevrilebilir mi?

Tabii ki çevrilemez ya da baştan başlanamaz. Yukarıda bahsettiğim güncel ve karşıt görüş olarak yapılan popülizm idi, yani bir anlamda dışarıdan yapılan.. Bunun bir de içeriden yapılanı var ki, özellikle aydın (!) ve yazar çevresinin yaptığı.. Yani “öteki olmayan”, “bizden olan”ın yaptığı.. Dolayısıyla buna da değinmeden geçmek olmaz.

Deniliyor ki AKP dönemiyle birlikte Atatürk ve o dönemi anlatan yayınların, kitapların sayısında artış var. Doğrudur. Bunun iki sebebi var. Birincisi kabul edilebilir olanı. Yani son dönemde Atatürk ve o döneme (bir anlamda da cumhuriyete) yöneltilen eleştiriler, bir “fesli”nin kuyuya attığı taşlar, atılan iftira ve yapılan karalamalar karşısında bazı konuların tekrardan araştırılması ya da daha önce araştırılmamış konuların araştırılma ihtiyacının doğması vs olarak değerlendirilebilir. Ancak sayıca azdır bu yayınlar. Aslında buradan şunu çıkarsamamız gerekiyor. “Eleştirel” bakışın bir kazanımı. Yani Atatürk’ü eleştirilemez bir zırha bürümenin anlamsızlığı ortaya çıkıyor, ya da Atatürk mükemmeldi ama 10 Kasım 1938’de her şey bir günde değişti demek ki sıkıntı İsmet İnönü’de algısı pompalamanın da aslında doğru olmadığı ve gereksiz olduğudur. Son AKP dönemine bir bakın, akşam yatıp uyudunuz, sabah kalktığınızda her şey değişmiş. Böyle bir güne tanık oldunuz mu? Ben olmadım. Dolayısıyla bu noktada hele ki bir Atatürkçü olduğunu söyleyen bir yazarın İnönü karalaması yapmasını kabul edemiyorum.

Yukarıda verdiğim bu örnek ikinciye giriyor. Yani “Atatürk popülizmi” dolayısıyla, Atatürk ve o döneme ilişkin yazılan önemli sayıda kitap da buna giriyor. Mesela “Atatürk Araştırmacımız” var, işi gücü Atatürk’ü araştırmak. Her yıl “tuğla ebatında” bir kitap çıkarıyor. Sürekli olarak Atatürk’ün bir şeyini ispatlama çabası güdüyor. Yahu adamın kendisi bu tarz ispat çabalarına girişmemişken, siz neden üzerinize böyle bir görev alıyorsunuz ki? “Atatürk ile Allah Arasında” ne geçmiş olabilir ki 1000’den fazla sayfalık bir kitap ortaya çıkıyor? Allah ile konuştuğunu iddia eden peygamberin aktardıklarının bile sayfa sayısı ortada. “Atatürk doğru tanınsın” cümlesi arkasında yıllardır “Müslüman Atatürk” algısı pompalandı. Neden? Toplumun önemli bir kesimi Müslüman ve laiklik ile ilgili uygulamalardan kaynaklı olarak bir kısmı da tepkili yani işte bu “tepkili Müslüman” kesim ile Atatürk’ü barıştırmak (bu ne demekse). Peki şöyle düşünsek; bu kesimin tepkisini dile getirmesine izin verseniz ya da eleştirmesini (hakaret ve karalamaları ayrı tutuyorum) normal karşılasanız, bu insanları farklı yollara sevk etmeseniz daha başarılı olmaz mısınız?

İşte bu “Müslüman Atatürk” algısının tavan yaptığı nokta meclis açılışında Atatürk’ün ellerini açmış dua ederken çekilmiş fotoğrafı. Kanıt olarak gösteriliyor. Neden? Çünkü “toplum öyle istiyor, toplum böyle seviyor, seçimde oy devşiririz belki” vs iyi de seçime Atatürk’ü mü sokacaksınız? Ona mı oy istiyorsunuz? Karşımızda belli bir yaş üzeri kemikleşmiş bir kitle var ki Atatürk için dua ederken, CHP’ye kin kusuyor, ne yaparsa yapsın oy vermeyecek ve bunu kendileri ifade ediyor. Siz de bu kitleye hoş görünmeye çalışıp “sadece mahafazakar olduklarından dolayı” onları etkileyebileceğinizi zannediyorsunuz. Hem bunu başaramıyorsunuz, hem de genç kitlelere de bu algıyı pompalayarak bu kemikleşmiş kitleye doğru itiyorsunuz. Dolayısıyla hem o belli bir yaş üzerindeki kitleden oy çıkmıyor hem de o görüşün yoğunlukta olduğu ortamda yetişen gençlerden bir şey kazanamıyorsunuz hatta o gençlerin de bu algıyla yetişmesine sebep oluyorsunuz.

Bir dönem de “kuruluş ayarlarına dönmek” sürekli gündemdeydi, yine kitaplar yazıldı. İktidar “Hedef 2023” diyordu, muhalefet “1923”… Bu konuda ben de şöyle düşündüm: “Elimde bir akıllı telefon var, içinde Windows 10 yüklü, tüm güncellemeleri ve kullandığım programlar yüklü. Ben bunu kuruluş ayarlarına çevirirsem ne olur? Hiçbir programı yüklü olmayan, hiçbir ayarı yapılmamış olan ve Windows 8.1 sürümüne düşmüş ilk günkü gibi bir telefon. Yani bugün için olması gerekenden geri bir hale getirdim telefonu. Telefon zaten “akıllı” olduğu için önce Windows 10 güncellemesi olduğunu hatırlatıyor, ayarlarını yapıyorsunuz, kullanacağınız programları tekrar yüklüyorsunuz. Geldiğim nokta öncekinden farklı mı? Hayır. Ben bunu niye yapıyorum o zaman?” diye sordum kendime. Dolayısıyla öncekinden daha iyisini kurmak gibi bir iddianız yoksa yani madem “Atatürk en iyisini yaptıysa” ve eleştirilemez ise; aynı şeyleri tekrar tekrar yaparak ne olmasını bekliyorsunuz?

Türkiye’nin muhafazakarlaşması arttıkça, her şey ve herkes de buna uyumlulaştırılmaya çalışılıyor. Bundan “Atatürk’ün Sofrası” da nasibini alıyor doğal olarak. O sofrada oturanlar tanıklıklarını, anılarını yazmışlar. Onlar okuyup öğrenebiliyoruz. Amacım tabii ki o sofraları, o sofralarda konuşulanları veya yapılan planları küçümsemek falan değil ama birileri kalkıp da işte “şu tarz şeyler konuşulurken hiç içmezdi, şunlar konuşulurken az içerdi, bunlar konuşulduğunda içerdi daha çok, sizin bildiğiniz masalar gibi değildi” olayına döndüğünde olayın cılkı çıkıyor. Hani böyle oturmuş da adamın lokmasını sayıyormuş gibi, nerde ne kadar içtiğinin dökümünü yapmaya hazırlar sanki. Yani rakı içmiyor olsa mesela, diyelim ki bunu da ispatladınız, ne değişecek? Gerçekten merak ediyorum..

Muhalif aydınların(!) genel bir sıkıntısına da değinmek gerekiyor. Yani, bir tek onlar uyanık ve her şeyin farkında, geri kalanlar hiçbir şeyin farkında değil, bu aydınlar(!) olmasa yandık bittik, bize de “İyi Uykular Sayın Seyirciler” diyorlar. Ben bu noktada tam tersini düşünüyorum, yani çoğu insan birçok şeyin farkında. Ancak toplum yapımız itibarı ile, çoğu zaman “birilerini bekliyoruz” bizi yönlendirecek. Toplum kendiliğinden harekete geçmekte yetersiz kalıyor. Bu beklenti şu tam olarak: “Şu kişi gelse de A partisini/B derneğini düzeltse/ayağa kaldırsa” ama şunu demiyorlar “biz burada neciyiz o zaman, ne işe yarıyoruz, biz niye yapmıyoruz?”. Çünkü işin kolayı var “aman canım birileri yapar zaten”. Ya da çıkarı gereği “yılan kendine dokunmadığı sürece” farkında değilmiş gibi davranıyor.

Sonuç olarak vardığımız nokta ise; bugünkü durumumuz oluyor. Gerek siyasi hayatımızda gerek toplumsal sorunlara ya da tarihe bakışımızdaki bu tutum “demokratik kültür”ün gelişmesini engelliyor. Toplum “uzlaşmak” yerine “ötekileştirmeyi” tercih ediyor. “Tartışma kültürü” olmadığı için, “hep bir haklı, hep bir kazanan” arıyoruz. Tartışmalarımız kavgayla, küfür ve hakaretlerle sonuçlanıyor. Çok bilen bir aydın(!) kesimi var ve halk bir türlü bunlara layık olamıyor. En tepeden en aşağı kadar “mafyavari çözüm yöntemleri”nden medet umuyoruz. Çözülmeyen sorunlarla halkı umutsuzluğa mahkum ediyoruz. İnsanlar da doğal olarak, kabullenmemesi gereken şeyleri de “öteki de gelse aynı şeyi yapacak zaten” bakış açısıyla normalleştiriyor. Yani popülizm, derdimize deva değil aksine bize zarar veriyor. “İslami popülizm” de yapsanız “Atatürk popülizmi” de yapsanız bu konudaki beklentiniz karşılanmayacak. Ancak beklenti mali ya da ticari ise, işte çok doğru bir yerdesiniz. Türkiye’de en çok ve en kolay kazanç sağlayan iki ticaret kolu. Bir, din. İki, Atatürk… Bu konularda ne yazarsanız para eder, okuyucu bulursunuz. Hatta kitap ismini “İslam’ın bilinmeyen…” ya da “Atatürk’ün bilinmeyen…” şeklinde başlayarak gizemli şekilde koyun, toplum olarak bayılırız…

 

Deniz YÜCE

Bir cevap yazın