TÜRKİYE’DE AKADEMİNİN HAL-İ PÜR MELALİ YA DA DEMOKRASİYİ ÖĞRETMESİ GEREKENLERİN DEMOKRASİYE OLAN UZAKLIKLARI

Akademi, ya da çoğunluğun kullandığı biçimiyle üniversite kelimesinin sözlük anlamı “evren kent” demek. Bir kentte olması gereken her şeyin olduğu, bir sosyal mekan. Kampüs dediğimiz şey de öğrencilerin sabahları saatler süren yolculuklar sonunda gelmediği, akademisyenlerin bir “mesai yeri” olarak görmediği bir yaşam alanı. Hayatın geçtiği yer. Kürsü dediğimiz ve üniversite hocasının ders anlattığı yerin hemen arkasında hocanın ofisi vardır. Orası, o sınıf hocanın kürsüsüdür. İşin ilginç tarafı, bir Batı geleneği olarak kopyalayarak aldığımız akademi/üniversite de aslında Batı’ya ait bir kurum değil. O da evrensel bir kurum. Bu evrensel kurumda kariyer yapmak da “her gencin hayali”. 17 sene üniversitelerde çalışmış bir akademisyen olarak öğrencilerime ilk derste sorduğum “Hayaliniz ne?” sorusuna yüzde 70 civarında “Yüksek Lisans ve sonrasında Akademisyenlik” cevaplarını aldığımdan bunu rahatlıkla söyleyebiliyorum.

Peki ama ne menem bir yer bu akademi? Neden bu kadar çok sıkıntısı var? Neden koskoca hocalar (!!) kitaptan okuyarak ders anlatıyor? Niçin derslere asistanlar giriyor? Neden sınav soruları ezbere dayalı? Niçin bir hoca (!!) için ana bilim dalı başkanı, bölüm başkanı olmak çok önemli? Sahi yardımcı doçent ne demek kuzum? Peki ya doçent? Bir akademisyenin bir günü nasıl geçer? Hayatı nasıldır bu insanların? Bu yazacaklarımın hepsini 4 ayrı kurumda çalışmış ve iyi kötü Türkiye’deki (ve hatta KKTC’deki) üniversite tiplerini deneyimleyerek analiz edebilmiş bir ex-akademisyen olarak yazıyorum. Ona göre okuyunuz lütfen.

Üniversiteden mezun oldunuz ve akademik kariyer yapmak istiyorsunuz. Yüksek Lisans yapmak, akademik kariyer yapmak değildir. Bunu net bir şekilde belirtmek lazım. Yüksek Lisans, lisansta öğrendiğiniz bilgileri daha da arttırmak için başladığınız bir başka programdır sadece. Mesela Lisanstaki dersin adı “Ortadoğu Tarihi” ise Yüksek Lisansta bu dersin adı “Genişletilmiş Ortadoğu Tarihi”dir. Bu böyle gider. İngilizcesinde de dersin başına “advanced” gelir. Hoca az anlatır, makaleler verir, okutur, ödev hazırlatır, sunum yaptırır v.b.

Diyelim ki yüksek lisans yapmaya başladınız ve akademik kariyere gönül verdiniz. Bunun için elbette yapmanız gereken mesleğin adı “araştırma görevliliği”dir. Diyelim şansınız da yaver gitti ve yüksek lisans programına kayıtlı olduğunuz programın bağlı olduğu bölümde açılan bir araştırma görevliliği sınavını da kazandınız. Bu durumda yüksek lisansta ders aldığınız kişilerle ucundan kıyısından meslektaş oldunuz demektir. Yanlış. Türkiye’de siz “araştırma görevlileri” meslektaş değil, sadece birer kölesiniz. O kıymetli hocalarınız tenezzül ederek sizi “asistan” olarak almışlardır. Hatta utanmasalar size “maaşınızı biz ödüyoruz” diyeceklerdir. Siz asistan olduğunuz için onlara şükretmeniz gerekir. Kurulan ilişki, olması gerektiği gibi bir usta-çırak ilişkisi değil, ancak bir patron-köle ilişkisidir. Sınav kağıtları çoğaltılır, sınavlarda gözetmenlik yaptırtılır, cevap anahtarları hazırlatılır, sınav kağıtları okutulur, notlar sisteme girdirilir, hesaplamalar yaptırılır, derslere göndertilir, öğrencinin her meselesinde size yönlendirilir, elektrik/su faturası yatırtılır, araba gölgeye çektirtilir, oda temizlettirilir, kitaplar istifletilir……Bu arada yüksek lisans derslerine girmeniz, okumalar yapmanız, ödevleri hazırlamanız, tez çalışması yapmanız gerekmektedir.

Diyelim ki tüm bunları yaparak hayatta kalmayı başardınız ve hatta doktoraya bile başladınız. Haydi diyelim şansınız yaver gitti ve yine araştırma görevlisi olarak çalıştığınız kurumda size uygun bir doktora programı var. Ve artık doktoraya başlamış bir araştırma görevlisisiniz. Şimdi bir önceki seviyede yaptıklarınızın bir gömlek üstünde sorumluluklarınız başladı. Artık yazdığınız doktora ödevlerinin en az 1-2 tanesini konferansta bildiri olarak sunmak, hatta mümkünse akademik dergide yayınlatmalısınız. Ama o da ne? Bölümden bir hocanız, ki aynı zamanda doktorada dersinize giren hocanız, “beraber yazalım bir makale” dedi. O şu demektir. “Sen yazıyorsun, birinci isim ben oluyorum, yayınlatıyoruz”. Makaleler yayınlanır, “hocanız”la beraber. Yani hocanızın hem öğrencisi, hem kahve/çay taşıyanı, hem yerine derse gireni, hem de makale yazıcısısınızdır artık. Akademik skalada hızlıca ilerliyorsunuz, sizi durdurmak ne mümkün.

Doktorayı da bitirdiniz bu harala gürelede. Artık bir “doktor”sunuz. Ona sıkı sarılın, aslında akademik anlamdaki tek geçerli sıfatınız bu. Dünyanın her yerinde hem de. Demek istediğim, “yardımcı doçent, doçent, profesör” gibi unvanlar sadece bizim ülkede (ya da aldığınız ülkede) geçerli. Beynelmilel olanı “doktor” unvanınız. Bundan sonrası +18. Akademi politiğe giriyoruz çünkü, kemerleri sıkı bağlayın. Kuşkusuz ki doktor unvanını yeni almış genç bir araştırma görevlisinin en büyük hayali artık “kendi derslerini verebilmek”tir. Bunca sene neden okudunuz, yazdınız, çizdiniz? Uzmanlık alanınızda veya ona yakın olan bir alanda ders verebilmek için. Zaten “doktor” unvanı da bundan geliyor. Yani artık teorisinden çıkıp işin pratiğine giriş yapma hakkınız var.

İşte bundan sonrası, bir sonraki yazının konusu. Şimdi ben bunu bu kadar hikayeleştirerek anlatınca sakın bu sıkıntıların yapısal nedenlerini ele almayacağımızı düşünmeyin. Kısa bir kapanış notuyla bitirelim. Bu sıkıntıların temel nedeni, 12 Eylül 1980 sonrasında üniversitelerde “hoca” vasfına sahip olan personelin büyük bir kısmının görevine son verilmesi sonrasında ne kadar teknik enstitü, yüksek lise düzeyindeki eğitim kurumu varsa oradaki tüm “okutmanların” bir gecede “yardımcı doçent” ve hatta “doçent” yapılmaları sonrasında ortaya çıkan “akademik sıfatlara haiz ancak akademik donanımı olmayan” üniversite hocalarının “boynuz kulağı geçmesin diye” yetiştirdikleri elemanların kendilerinden daha kapasiteli olmalarını kaldıramamaları yatıyor. O da bir sonraki yazıda, artık “doktor” olan akademisyenimizin “yardımcı doçentlik ve doçentlik” mecrasına atılmasıyla paralel ele alınacak.

Dr. Evren ALTINKAŞ

KAYNAKÇA:

1) Örneğin günümüzde artık ana okullarında bile mezuniyette takılan cüppe ve kep; kimilerine “papaz kıyafeti” gibi gelse de, kökeni Endülüs Emevi toplumunda. Dünyadaki ilk üniversitelerden birisi Kurtuba’da kurulur ve öğrencilerin aralarındaki sosyal statü farklılıklarını ortadan kaldırmak için boğazdan ayak bileğine dek kapatan cüppe ve öğrenciler mezun olduklarında bu öğrendikleri bilgiyi doğruluk için kullanacaklarına dair yeminlerini kafalarına bağladıkları Kutsal Kitap altında ettiklerinden kep çıkar. Sonra malum Oxford, Bologna Üniversiteleri bu geleneği içselleştirir. Cüppe ile kep olur bize “gavur icadı”.

2) Bu “asistan” kelimesini kullanımı da yanlıştır. Yurtdışından apartma bir diğer kavram karmaşası. Üç tip “assistantship” vardır Batı akademilerinde. “Research assistantship”, “Teaching assistantship” ve “Graduate assistanstship”. Birisi araştırma yardımcısı, birisi öğretim yardımcısıdır biri de yardımcı yüksek lisans/ doktora öğrencisidir. Bizde “asistan” hepsini yapar.

3) Asistanlığımın ilk günlerinde benimle birlikte asistanlığa yeni başlayan bir arkadaşa hocası “her sabah ben gelmeden önce odama girecek, koltuğuma oturacak ve ısıtacaksın” demiş. Bunu ciddiye alarak 1 hafta bunu yapmıştı arkadaş.

4) Mesela “asistan” olarak çalıştığım üniversitede TÜBİTAK araştırma bursu ile 1 sene yurtdışına gitme hakkını kazanmama rağmen, fakültem 6 ay izin vermişti. Nedenini sorduğumda cevap “sınavlarda gözetmenimiz eksik” olmuştu. Buna benzer pek çok örnek pekiştirilebilir.

5) Hani eskiden kitaplar olurdu. “Kahramanımız neyi seçecek” tadında, siz seçerdiniz ve onu seçtiğinizde ilgili sayfaya giderdiniz. İşte benim bu anlattıklarım yüksek lisans ve doktorasını kendi kurumunda yapanların senaryosu. Diğer kahramanlarımızın versiyonlarını da yazacağım.

Bir cevap yazın