TÜRK DEMOKRASİSİ VE EKONOMSAL SİSTEMİ*

Bir gün Atatürk dedi ki :

“Demokrasi, esas itibariyle siyasidir. Ekonomsal değildir. Bartelemi bunu iyi görmüş, iyi anlamış.”

Ben, bu hakikati önce Atatürk’ten öğrendim.
Sonra, bu ihtarın tesiri altında demokrasiyi bir daha, bir daha okudum :
Hangi kitabı açtımsa, Şef’in görüşü, anlayışı doğrulandı.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin üyeleri bilirler ki, devrimi yapan büyük partinin altı prensibi vardır. Üçü mevzumuzu yakından alakadar eder.
Bunlar, Halkçılık, Devletçilik, Cumhuriyetçiliktir.
Büyük partinin Dördüncü Kurultayı’nın birkaç gün önce toplantılarını yaptığı Kamutay’da,** bütün üyelerin karşısında ve başında şu prensip duruyordu :
Egemenlik ulusundur.
Buna eskiden “hakimiyet milletindir” deniyordu.
Şimdi bir sıraya koyduğumuz üç belgeyi inceleyebiliriz :

Benim anladığıma göre :

1. Atatürk, “Demokrasi esası itibariyle siyasidir” demekle, “bunu ekonomsal sistemlerle karıştırmamak lazım” demek istedi. Daha açıkçası, “ekonomsal liberallik demokrasinin, millet hakimiyetinin şartı değildir” dedi.
İktisadi serbestçilik olmayabilir, fakat demokrasi vardır. Zira, iktisadi serbestçilik, demokrasinim şartı değildir.

Benim anladığıma göre :

2. Partinin mevzumuzu alakadar eden üç prensibi -bunları biraz önce kaydettim-, ekonomsal liberalliğin, demokrasinin şartı olmadığını gösterir. Çünkü, eğer Türk rejimi, demokrat bir rejim değilse, partinin halkçı olması ne demektir? Bunu nasıl izah edeceğiz?!
Eğer Türk rejimi demokrat değilse, bu rejim millet hakimiyetine dayanmıyorsa, Partinin Cumhuriyetçi olması ne demektir?
Yoksa, eski Venedik’te olduğu gibi bizde de aristokratlar cumhuriyeti mi var diyeceğiz?
Böyle bir tevil, Türk’ün toplumsal, kamusal varlığıyla da uygun değildir.
Eğer Türk rejimi demokrat değilse onon devletçiliğini nasıl anlatacağız?
Türk rejimi serbest iktisatçı olmadığına göre, komünist midir diyeceğiz?..
Böyle bir görüş realitelere zıttır.
Şu halde neyiz biz?!
Biz neyiz?!
Biz, Türk devriminin belgelerine, ilmin verimlerine göre siyasal bakımdan demokratız. “Egemenlik ulusundur” prensibini kabul etmiş bir rejimdeniz.
Biz, yine Türk devriminin belgelerine, ilmin verimlerine göre ekonomsal bakımdan iktisat işlerinde müdahaleyi kabul eden devletçileriz.
Demokrat olmak için de iktisadi serbestçiliği, hani şu, devlete yalnız “gece bekçiliği” vazifesini layık gören sistemi benimsemeyi lüzumlu görmüyoruz.
Buna, ilim bakımından olsun, devrimimizin prensipleri bakımından olsun, inanmıyoruz…
Bütün bunları, bu görüşleri, son bir esasla da ispat edebiliriz :
Dördüncü Kurultay’ın başında taşıdığı prensiple :
Hakimiyet milletindir:
Egemenlik ulusundur.

Sayın, zeki eleştiricimiz Peyami Safa :

“ Mahmut Esat, iktisadi serbestçi değil, sadece demokrat olduğumuzu söylüyor. Mahmut Esat’ın vaktiyle İzmir gazetelerinde yazdığı makalelerden başka Türk inkılabı tarihine ait hiçbir resmi belge gösterilemez ki, demokrasi ve liberalizmin eşanlamlı kelimeler olduklarını açık veya kapalı bir formül içinde reddetmiş olsun” diyor.

“Türk devriminde iktisadi serbestçiliği, demokrasinin şartı olarak kabul etmeyen belge var mı, yok mu?!”

Yazıcımızın bu sorgusuna artık ben karşılık vermeyeceğim. Çünkü :

Türk devriminin biricik şefinin yukarıya naklettiğim fikirlerinden ve ondan esinlenen esaslardan sonra bana söz düşmez. Zira :

Resmi belgeler serbest iktisatçılığın demokrasinin şartı olmadığını gösteriyor.
Ben, derslerimde sadece ilmi, sonra Türk devriminin belgelere dayanan icaplarını anlattım.
Bununla beraber, şunu da ilişik olarak söylemeliyim ki, bir profesör yalnız klasik bilgileri değil, bunları anlattıktan sonra kendi şahsi düşüncelerini de ortaya koymak hakkına sahiptir.
Bu hak profesörlere tanınmadığı gün ilim yerinde sayar…
Tan’ın sayın yazıcısına bir nokta hakkında çok yanıldığını söylemeden geçemeyeceğim :
Bana, şahsi fikirlerin, üniversite kürsülerinde değil, salon köşelerinde münakaşa mevzuu olabileceğini hatırlatmak lütfunda bulunuyor.
Teşekkür ederim.

Fakat şunu hatırlayabiliriz ki, ben salon köşelerinde yetişmiş, onlara alışmış insanlardan değilim.
Ben bir Türk çiftçisinin oğluyum.
Söyleyeceklerimi ya dağlarda yahut kürsülerde söylerim.
Peyami Safa da öyle.
Son nefesini sürgünlerde, hürriyet yolunda vermiş yüksek bir şehidin oğludur.
Bırakalım… Salonlarda, oraların köşelerinde alışkanlar konuşsunlar!..
Bu gibi yerlerde konuşmak, esasen iktisatta liberal demokratların huyudur!..
Biraz önce, bir arkadaşım bana Tan’ın 10 ve 13 mayıs tarihli sayılarını getirdi.
Yanlarını çizdiği iki makaleyi okumamı istedi.

Bunları okudum :

Peyami Safa, İnkılap Enstitüsü’ndeki derslerimle alakadar olmuş, iki makalede düşüncelerini söylemiş.
Değerli yazıcımız birinci makalesinde çok iltifatlı, ikincisinde oldukça sert, biraz da kızgın…
Bence, inanılan düşüncelerin, içten gelen duyguların serti de, gülümseyeni de birdir. İkisi de güzeldir.
Peyami Safa’nın iltifatlı makalesini bir yana bırakıyorum. Sertindeki düşünceleri ele alıyorum :

Bunlarla ileri sürülmek istenen :

1. Demokrasi, ekonomsal liberallikten ayrılamaz. Bu, onun seki taşıdır.

2. Bunun aksi, ilim bakımından henüz katileşmemiştir. Şahsi düşünceler, üniversite kürsülerine çıkarılmamalıdır. Bunlar salonlarda tatlı tatlı konuşma mevzuları yapılmalıdır.
Bence, demokrasinin ekonomsal liberallikten ayrılık kabul etmesi artık apaçık bir gerçektir. Bu, şahsi olmak şöyle dursun, klasikleşmiş bir bilgidir.
Ekonomsal liberallik, demokrasinin bir şartı değildir.
Bu fikri üniversitedeki derslerimde ileri sürmeme belli başlı sebep, demokrasi ile ekonomsal liberalliğin birbirine bağlı sistemler gibi gösterilmiş olmasıdır.
Bu hataya, ilimlerine güvenilen bazı kimseler de düştüler. Düşmekle kalmadılar, daha ileri gittiler.
Bunlar, Kamalizm’in*** ekonomsal liberalliği kabul etmemesini, onun demokrasi dışında kalışına bir delil olarak gösterdiler.
Tabii, dinletebildiklerine!..
Hakikatİ böyle iken, Türk rejimi aleyhine ilmin bu kadar istismar edilmesine, hiç değilse yanlış izah olunmasına inkılap kürsüsü susamazdı.
Neden?!
Çünkü demokrasi halk egemenliği demektir. Ekonomsal liberalliği, bunun azat kabul etmez şartı sananlara karşı ağız açmamak Türk rejiminin ulus egemenliği dışında kaldığını benimsemek olurdu.
Bu, realitelere aykırı düştüğü kadar, rejimin onuruyla da uygun değildir.
Tezimizi önce bilgi kaynaklarından inceleyebiliriz.
J. J. Rousseau modern demokrasinin babası sayılır.

Fransız Devrimi’nin, Fransız demokrasisinin prensipleri, onun Contrat Social’inden (Kamusal Bağıt) esinlenmiştir.
Kamusal Bağıt modern demokrasilerin hemen hepsinin seki taşı olmuştur. Bunu herkes bilir.
Rousseau, ekonomsal liberalliği demokrasi için hiçbir vakit şart koşmadı. Bunun aksine değerlendirmede bulundu.

O diyor ki:

“Demokrasi, kendisinden beklenen iyi neticeleri verebilmek için, camiada ne hürriyetini satacak kadar züğürtler, ne de hürriyeti satın alacak kadar zenginler bulunmamalıdır. Orada buna göre düzen olmalıdır.”

Rousseau’nun dileği, ekonomsal alandaki işlere devlet karışmadıkça gerçekleşebilir mi?
Şu halde ekonomsal liberallik neden ve nasıl demokrasinin şartı oluyor?!
Biliyoruz ki, ekonomsal liberallik, devletin iktisat işlerine el değdirmemesi demektir. Bu sisteme göre iktisat işlerini yalnız fertler başaracaktır.
Fakat devlet bu işlere karışmadıkça, kalın sermayenin cılız varlıkları ezmesinin önüne geçilebilir mi? Geçilemezse demokrasinin manasını nerede aramalı? Onu nerelerde bulmalı?
İş Rousseau anlamından değerlendirilince, serbestçilik değil, devlet müdahaleciliği, demokrasinin icaplarından sayılmak lazım geliyor.
Hadi biz o kadar ileri gitmeyelim. Fakat insaf edelim de ekonomsal alanda serbestçiliği, ulus egemenliğinin prensibi olarak ileri sürmeyelim.
Bütün bu fikirleri gözden uzak tutmadığından olacak ki, Paris Hukuk Fakültesi profesörlerinden Bartelemi Anayasa Hukuku adlı kitabında, “Fransız demokrasisi esas itibariyle siyasidir. Ekonomsal sistemlerle münasebeti yoktur” der.
Klasiklerden Esmein bu görüşün aksini değil, müspetini müdafaa etti.
Bordeaux’nun ünlü profesörü Duguit’ye gelince, o daha ileri gider. Ben o kadarına cesaret edemiyorum. Rahmetliye göre demokrasinin ekonomsal serbesti ile münasebeti yoktur. O, her sistemle uyuşur.
Tarih bize ekonomsal liberalliğin demokrasiden çok sonra olduğunu anlatıyor. Bunun ikisi, bir doğumlu ikizler değildirler.
Kitaplarım yanımda değil, fakat hafızamda yanılmıyorsam, ekonomsal liberallik 19. asrın ortalarındadır ki demokrasiyle buluştu.
Bunlar, Charles Gide ve Charles Rist’in İktisat Doktrinleri Tarihi’ndeki klasik bilgiler sırasında anılmaktadır.
Şunu da işaretleyebiliriz ki, fizyokratlar serbest iktisatçıların, liberal ekonomcuların babaları sayılırlar.
Bunlar, şefleri Doktor Quesnay ile prensiplerini yaymaya başladıkları zaman, Fransa’da 1789 Devrimi henüz patlak vermemişti. Demokrasi söz konusu değildi.
Fizyokratlar iktisadi sistemleri için demokrasiyi düşünmüyorlardı. Mutlakiyeti beğeniyorlardı!
Bütün bunlardan benim çıkardığım şudur :
İktisadi serbestçilik diye bir sistem vardır. Biz buna Türkçe ekonomsal liberallik diyoruz. Buna göre devlet iktisat işlerine karışmaz. O, yalnız asayişi tutmaya borçludur ; vazifesi jandarmalıktır.
Bildiğim bir şey varsa, ekonomsal liberalliğin bugün cenaze merasimi yapılmaktadır.
Bunun adına, hakikatine inanarak ardından ağlayanların yazık gözyaşlarına!
İktisatta serbestçilik öldü. Halbuki milletlerin hakimiyeti eskisinden kuvvetli yaşıyor.
Yeni nesiller, ekonomsal liberalliği tarihin seyrinde bir tahakküm satırı diye okuyacaklardır.
Onlar, adı serbesti olan aldatıcı satırın acılarını duymayacakları için demokrasiyi bizlerden iyi tadacaklardır.
Lafın kısası, ekonomsal liberallik, demokrasinin bir dizbağı nişanı değildir.
Son derste inkılap kürsüsüne çıkarılan görüşler sanıldığı gibi, şahsi düşüncelerin değil, ilmin ve Kamalizm’in icaplarıdır, formülleridir.

Ankara, 19.5.935 Mahmut Esat BOZKURT

*Mahmut Esat Bozkurt’un bu makalesi Tan gazetesinin 21-22 Mayıs 1935 tarihli sayılarında yayımlanmıştır. Yazar, dizinin ikinci bölümüne “Demokrasi ve Ekonomsal Liberallik” başlığını koymuştur. (Kaynak Yayınları’nın notu)
**Kamutay : Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin genel kurulu. (Kaynak Yayınları’nın notu)
***O yıllardaki öz Türkçe akımı içinde, Kemal sözcüğünün yazımı Türkçenin ses uyumu kuralına uydurularak Kamal’a çevrilmişti. (Kaynak Yayınları’nın notu)

Bir cevap yazın