RÖPORTAJ: YRD. DOÇ. DR. KEMAL ÇİFTÇİ İLE “DEMOKRASİ HAYATIMIZ” ÜZERİNE

1. Kumpas Davaların Türk demokrasisine etkisi ve yarattığı sonuçlar nelerdir?

“Balyoz”, “Ergenekon” ve “Askeri Casusluk” davaları başta olmak üzere -kanaatimce daha öncesindeki Van 100.Yıl Rektörü Yücel Aşkın’a kurulan 2005 yılındaki kumpas ve yine 2005 yılındaki Şemdinli davaları ile provası yapılmış olan- “Kumpas Davaları” olarak adlandırılan davalar, burada ve şimdinin yaygın iddiasına bakılırsa, Türkiye Cumhuriyeti devletinin yürütme, yargı ve yasama organlarına “sızmış” ve yine burada ve şimdinin yaygın okumasına göre FETÖ olarak adlandırılan “siyasal İslamcı” bir örgüt tarafından kurgulanmışlardır.
Ben bu kurgulamanın tam olarak gerçeklikle bağdaşmadığı kanaatini taşıyorum. Konuyu daha geniş bir kapsamda uluslararası siyasetteki değişmenin iç siyasal alandaki değişime etkisi ile “dış” ve “iç”in etkileşimi bağlamında ele almanın gereği bulunmaktadır. Türkiye’de “Kemalizm”in “gazabı”na uğramış olan siyasal İslamcı’lar için uluslararası siyasette, uygun koşullar kanaatimce Soğuk Savaş sonrası dönemde oluşmaya başlamış ve 11 Eylül 2001’deki ABD’nin “İkiz Kuleleri” ile “Pentagon”a yapılan uçaklı intihar saldırıları sonrasında ise olgunlaşmıştır. Bu dönemde, ABD’nin en önemli “öteki”si radikal siyasal İslamcı örgütler olarak ortaya çıkmış; onlara karşı panzehir olarak ise “ılımlı İslamcı”lar müttefik olarak kurgulanmışlardır.

ABD’nin “radikal İslamcı” örgütlere karşı mücadelesi”nin başladığı dönemde Türkiye’deki devletin karar vericileri ile Hükümetinin, ABD’nin radikal İslamcı örgütlerle mücadelesine destek verdikleri görülmektedir. Ancak; ABD’nin Ortadoğu politikası, özellikle ABD’nin Irak’a yönelik işgal politikasına karşı çıkmaları onları muteber kadrolar olmaktan uzaklaştırmıştır. Yine düşünce çevrelerinde Samuel Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” söyleminde yer aldığı üzere Türkiye’nin İslam medeniyetinin çekirdek ülkesi olarak tasarlandığı ve İslam dünyasındaki Batı karşıtlığının azaltılması için “İslami köklerine” döndürülmüş ve Batı ile barışık bir alternatif model olarak ele alındığı anlaşılmaktadır.

Amerikan düşünce çevrelerinde dillendirilen bir diğer şey ise Türkiye’nin 21. Yüzyılın ilk onyılında yeni liderlere ihtiyacı olduğu şeklindedir. 11 Ağustos 2001’de siyasal İslamcı bir gelenekten gelen Abdullah Gül ve Recep Tayyip Erdoğan öncülüğünde kurulan AKP ile 22 Temmuz 2002’de sosyal demokrat/liberal çizgideki İsmail Cem ve Hüsamettin Özkan -Kemal Derviş’inde katılması beklenen- öncülüğünde kurulan Yeni Türkiye Partisi (YTP), ABD’nin Ortadoğu siyasetinde ve radikal İslamcılarla mücadelesinde müttefiki olabileceklerinin işaretlerini vermişlerdi.
YTP, seçimlerin erkene alınması nedeniyle yeterince örgütlenemedi ve yok olup gitti; ancak AKP, 3 Kasım 2002 seçimlerden zaferle çıkmayı başardı. Bununla birlikte, Türkiye’deki “müesses nizam”ın kendisine iktidarda kalma olanağı vermeyeceği kanaatindeydi. Bu kanaatinin Wikileaks belgelerine bakıldığında ABD’li yetkililer tarafından da paylaşıldığı görülmektedir. Örneğin Wikileaks belgelerinde ABD büyükelçiliği yetkililerinin Türkiye’de görüştükleri kişilerden “Derin Devlet’in hukuki manevralar ya da provokasyonlar yoluyla Erdoğan’ın dengesini sürekli olarak bozmak için elinden geleni yapacağını…” söyledikleri ifade edilmektedir.

AKP’nin 2002’deki seçim zaferinin ardından dönemin ABD Ankara Büyükelçisi W. Robert Pearson, 15 Kasım 2002’de Washington’a “Türkiye’nin Derin Devleti” başlıklı bir rapor göndermiştir. Rapor’da “Türk Derin Devleti -sahne arkasındaki bir mekanizma ile askeriyenin, yargının ve bürokratik elitin seçme üyeleri arasındaki iktidar ilişkileri-siyasi hayatın ve yurttaşların, Devletle ilişkilerindeki ihtiyatlı hesaplarının temel bir unsuru olmaya devam ediyor.” “Derin Devlet’in görüşleri Türkiye’deki siyasi oyunda koz sahibi olmaya ve böylelikle de demokratikleşmenin ve reformun önünde büyük engel oluşturmaya devam ediyor.” şeklinde ifadeler bulunmaktadır. Amerikalılar, “siyasal İslamcı” bir kadronun Türkiye’de iktidarlarını devam ettirebilmelerinin güç olduğunun farkındadırlar.

Wikileaks belgelerinde o zamanki adlandırmayla Gülencilerin ayrıca Ergenekon soruşturmasının öncüsü olarak görev yaptıkları, Türk Milli Polisi’ne de hâkim oldukları belirtilmektedir. Bu soruşturma, askerî şahsiyetler dahil olmak üzere iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin pek çok laik muhalifinin derdest edilmesine neden olduğu ve bu da Gülencilerin nihai hedefinin, Türkiye’nin görünür biçimde İslamcı bir hale gelmesini onaylamayan bütün kurumların yıpratılması olduğu yönündeki ithamlara sebebiyet verdiği ifade edilmektedir. Dikkat çeken değerlendirmelerden birisi de Gülen Hareketi’nin, Sünni Hanefi İslam’ın modernleşmiş bir versiyonu olarak tarif edilmesidir. Bu eğilimi, eski Başbakan Necmettin Erbakan’ın Milli Görüş grubuyla paylaşsa da, Milli Görüş’ün, Türkiye merkezli bir hareketken, Gülen Hareketi’nin daha geniş bir kapsamının olduğu ve amaca ulaşmaya yardımcı her aracı mubah gören bir yaklaşımdan rahatsızlık duymadığı; mesela, gerektiğinde başörtüsünü de çıkartabildiği ifade edilmektedir. Yine de, başka bazı ortak paydaların sözkonusu olduğuna değinilmiştir. Benim dikkatimi çeken önemli bir hususta Abdullah Gül ile R.Tayyip Erdoğan arasında yapılan ayrımdır. AKP’nin kurucularının çoğunun Milli Görüş’ten gelirken, AKP’nin birçok yetkilisinin de Gülen Hareketi’ne yakın olduğunun bilindiği ifade edilerek; Abdullah Gül’ün, Gülenci olarak görüldüğü; ama Erdoğan’ın öyle görülmediği ileri sürülmektedir. Hatta, Erdoğan’ın, çok kararlı biçimde Gülen cephesinin dışında durduğu ve bu nedenle Gülen’in sadık çevresinin onu bir yük gibi gördüğü ifade edilmektedir.
Böyle bir ortam içerisinde AKP’nin iktidarını devam ettirebilmek için öncelikle devletin önemli kurumlarına nüfuz etme ve dış dünyadan destek alma gereksinmesi duyduğu aşikardır ve kanaatimce de bu desteği olmaksızın iktidarını devam ettirebilmesi de pek olanaklı olmasa gerektir. Kanaatimce özellikle devlet içerisinde Emniyet teşkilatı başta olmak üzere diğer devlet kurumlarında örgütlendiğinden söz edilen Fethullah Gülen Cemaati’ne bağlı kadrolar (15 Temmuz 2016’dan sonra FETÖ olmuştur) ile “derin devlet”in olası operasyonlarına karşı tedbirler almaya başladığı anlaşılmaktadır. Olasılıkla geleneksel anlamda “Kemalist” devletin hakimiyetindeki kurumsal yapılar ile onun karşısındaki oluşmakta olan yapı arasında bir güç mücadelesi oluşmuştur.

Başlangıç aşamasına bakıldığında Ergenekon, Balyoz, askeri casusluk davalarının 1990’lı yıllarda çokça kullanılan ‘derin devlet”in “Hükümetler”i de hedef alabildiği düşünülen örtülü operasyonlarına yönelik bir karşı operasyonlar silsilesi şeklinde ortaya çıktığı görülmektedir. Yaygın bilginin aksine “kumpas davaları” olarak bilinen davalar kapsamında ilk polis operasyonu 2 Haziran 2006’da Ankara Emniyeti’ne gelen bir e-posta ihbarına dayalı olarak başlatılmıştır. Daha sonraki yıllarda yapılan Ergenekon, Balyoz, askeri casusluk gibi operasyonların da polise gelen bir e-mail ihbarıyla başlatıldığı ortaya çıkmıştır. E-maillleri gönderen kişiler belli olmamakla birlikte, ihbar e-maillerinin Türkiye dışından gönderildiği saptanmıştır. Emniyet birimleri de e-mailler doğrultusunda “derin” operasyonlarını medya ile birlikte gerçekleştirmişler, ondan sonra da görev savcı ve hakimlere düşmüştür. Bu ilk ihbar yazısında Başbakan Erdoğan ve danışmanı Cüneyt Zapsu’ya suikast hazırlığı yapıldığından bahsediliyor ve “Atabeyler Grubu” olarak adlandırılan grubun liderliğini Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda görevli Yüzbaşı Murat Eren’in yaptığı ifade ediliyordu. Ergenekon Operasyonu, 12 haziran 2007’de Ümraniye’de bir gecekondu da 27 el bombası, TNT kalıpları ve fünyeler ele geçilmesiyle başlamış, farklı tarihlerde sabaha karşı ve yandaş medya kanalları üzerinden psikolojik bir savaşla birlikte yapılan operasyonlarla ülkenin ulusalcı/Kemalist olarak bilinen ve AKP’ye muhalefet eden tanınmış sivil –asker kişileri gözaltına alınmış, kamuoyu önünde saygınlıkları rencide edilmiştir. Bu kişiler, 20 Ekim 2008 tarihinde, “silahlı terör örgütüne üye olmak”, “silahlı terör örgütüne yardım etmek”, “cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırmak veya görev yapmasını engellemeye teşebbüs”, “Türkiye Cumhuriyeti hükümetine karşı halkı silahlı isyana tahrik”, “patlayıcı madde bulundurmak, atmak ve bu suçları azmettirmek”, “Danıştay saldırısına ve Cumhuriyet gazetesine patlayıcı madde atmaya azmettirmek”, “devletin güvenliğine ilişkin gizli belgeleri temin etmek, kişisel verileri kaydetmek”, “askeri itaatsizliğe teşvik”, “halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik” ve benzeri suçlamalar kapsamında yargılanmaya başlamışlardır. Askeri casusluk operasyonu İzmir Emniyet Müdürlüğü’ne bir e-posta hesabından 10 Ağustos 2010 tarihinde gönderilen ihbar mailiyle başlatıldı. İhbar e-mailinde; İzmir’de genç kızları kandırarak zengin kişilere veya üst düzey bürokratlara para karşılığında pazarlayan bir çete olduğu, mensuplarının gözlerine kestirdikleri kızlarla önce arkadaşlık kurarak güvenlerini kazandıkları; daha sonra bir şekilde kızlarla birlikte oldukları, kızları ellerinde seks görüntüleri olduğunu belirterek, bu görüntüleri ailelerine ve internete vermekle tehdit ettikleri belirtiliyordu.

Bu “Kumpas Davası” operasyonlarının başladığı döneme tekabül eden kritik şey kanaatimce Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı olmasıdır. Gül’ün cumhurbaşkanlığı döneminde Türkiye’nin devlet kurumlarında önemli değişiklikler ve kadrolaşmalar yaşanmıştır. 5 Mayıs 2000’de süresi dolan Süleyman Demirel’in yerine Anayasa Mahkemesi Başkanı Ahmet Necdet Sezer 7 yılık bir dönem için cumhurbaşkanı seçilmiş ve Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçildiği 27 Ağustos 2007’ye kadar “Kemalist” devletin İslamcı AKP hükümetleri karşısındaki en büyük güvencesi olmuştur. O’nun yerine Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı olmasının ardından Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK), Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Milli İstihbarat Teşkilatı, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (sonradan Hakimler ve Savcılar Kurulu-HSK) ve bakanlıklardaki İslamcı kadrolaşma ve atamalar hız kazanmıştır. Yandaş olmayan merkez medya olarak adlandırılan gazetelerdeki AKP’ye muhalefet eden gazetecilerin işlerine son verilmeye başlandı. Muhalif belediye başkanları İçişleri Bakanlığı’nın gönderdiği müfettişlerince uzun süreli denetleniyor ve yandaş medya ile birlikte polis baskınlarına maruz kalıyorlardı. Yandaş medya destekli psikolojik harekatlarla “Kemalist” devletin oluşturduğu anayasal düzenin savunucuları baskılanmaya çalışılıyordu. Bu bakımdan TBMM’de çıkarılan yasalar, yürütme erkinin atamaları ile gerçekleştirilen kadrolaşmalar ve yargıdaki düzenleme ve kadrolaşmalar ile “Kemalist” devletin yerine “siyasal İslamcı” bir yapının inşasının yolu açılmış oluyordu. Bu süreç içerisinde daha organize olan, devlet organlarında kadrolaşanların Gülenciler olduğu ve bir aşamadan sonra AKP’yi de tasfiye ederek devletin dümenine geçmeyi amaçladıkları anlaşılmaktadır. AKP’nin özelinde Erdoğan’ın ABD ile arası açılırken Cemaat çevresinin müttefiklik ilişkisinin devam ettiği anlaşılmaktadır. Bunun icra aşaması 15 Temmuz 2016 kalkışması olmuştur. Bu noktada Türkiye’nin milliyetçi/ulusalcı çevreleri Cemaat karşısında, her ne kadar Erdoğan ve onun uygulamalarından rahatsızlık duyuyor olsalarda, Erdoğan’ı tercih etmişlerdir. Erdoğan’da esasında Cemaat desteğini kaybettikten sonra geleneksel anlamda “Kemalist” derin devletin oluşturduğu yapının kontrolüne girmek zorunda kalmıştır. Zaman zaman bu yapının kontrolünün dışına çıkmaya çalışmakta ise de kanaatim reel güç dinamiklerinin, en azından burada ve şimdinin koşullarında, buna uygun olmadığı yönündedir.

Türkiye, 3 Kasım 2002 sonrası girilen dönemde ciddi bir iç siyasal mücadele dönemi yaşamıştır. Bu mücadele esasında “Kemalist” devlet yapısının savunucusu ve temsilcileri ile onun karşısında yer alan “siyasal İslamcı” yapıların “devlet”i ele geçirme mücadelesi hüviyetinde tezahür etmiştir. Ancak, tarihsel dinamikler kanaatimce gelinen aşamada Atatürk’ün söylemlerinin yeniden keşfedilmesini sağlamıştır. Türkiye gelenekselliğine, özellikle güvenlik algılamaları bağlamında dönmeye başlamıştır. Güvenlik algılamalarının yoğun olduğu dönemlerde demokratikleşme, insan hakları, reform ve özgürlüklerden bahsetmenin ortamından da pek bahsedilemez. Bu bakımdan “kumpas davaları” üzerinden yürütülen mücadelenin aşılarak yeni bir toplumsal inşaya gereksinme duyulmaktadır. Kanaatim, Türkiye’nin rahatlaması ve normal bir demokrasi olarak yol almaya devam edebilmesi için iç dinamikleriyle yeni bir iktidarı üretebilmesi gerektiği yönündedir.

2. Türk Ordusu, geçmişte ve bugün Türk demokrasisinin neresindedir?

Türk Ordusu’nun kuruluşu M.Ö. Orta Asya’da 209’da Mete Han tarafından onlu sisteme göre kurulan orduya dayandırılmaktadır. O dönemden bu tarafa Türk ordusu “Türk Milleti”ni koruma ve kollama vazifesini yerine getirmektedir. Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılma ve çöküş döneminde Ordu, gerek teknolojik gerekse de yönetsel olarak modernleşerek “Büyük Güçler” karşısında varolunabileceğini fark etmiştir. Cumhuriyeti kuran kadrolar, esas itibariyle asker kökenli olup, kısa zamanda bir çok deneyim yaşamışlardır. Kurulan yeni devletin, Osmanlı İmparatorluğu ile aynı akıbete uğramaması için bir uğraş içerisinde olmuşlardır. Ulus-inşası içerisinde gösterilen dirençler ve uluslararası alandaki tehdit algılamaları güvenlik siyasetine öncelik kazandırmıştır. Bu anlayış da, temel öncelik rejimin muhafazası ve güvenliğin teminidir. Türkiye’nin temel şanssızlığı, devletin kendini yaslayabileceği bir toplumsal sınıfının olmamasıdır. Ordu bir bakıma devletin kendini her daim yaslayabileceği güç olmuştur. Ordunun subayları, toplum içerisindeki en iyi eğitimli grubu oluştururlar; dünyadaki gelişmeleri takip ederler ve birey olarak demokratik değerlere inanmışlardır. Kadir Cangızbay’ın yüksek lisans dersimizdeki ifadesiyle “sokağa tükürmezler”. Bununla birlikte “devleti koruma ve kollama görevi” bizzat Atatürk tarafından onlara verilmiş bir görevdir. Dikkat edilirse tüm devrim/müdahale/muhtıra/darbe vs. ne şekilde adlandırılırsa adlandırılsın, temel argüman ülkenin rayından çıkmış olmasıdır ve tekrar rayına oturtulması için geçici bir süre ile devreye girildiği şeklindedir. Genellikle, toplumun geniş kesimlerinin Ordu’yu her zaman kurtarıcı, işleri yoluna koyacak yegane güç olarak gördüklerini de gözden kaçırmamak gerekir. Türkiye ulus-inşasını başardıkça ve demokratikleşerek herkesin cumhuriyeti haline dönüştükçe Ordu’nun pozisyonu da değişecektir. Kanaatim, Ordu’nun pozisyonunu siyasal kadroların rejimi yönetebilme kapasiteleri belirleyecektir. Bugün Türk Ordusu, gerek içerideki gerekse de dışarıdaki operasyonları ile ulusa/millete gurur veren bir pozisyona doğru evrilmektedir. Dikkat edilirse, her ne kadar Ordunun operasyonelliği üzerinden siyasal zafer elde etmek isteyen siyasetçiler mevcut olsa da, halkın geneli Ordusuyla gurur duymaktadır. Ordu giderek daha fazla birleştirici unsur olacaktır. Ordu’nun birleştiriciliği aynı zamanda rejim içerisindeki pozisyonunu da kuvvetlendirecektir. Ama, kanaatim siyasal kadroların toplumsal alanı inşasına karışmaktan olabildiğince imtina edeceği şeklindedir.

3. Türkiye’deki askeri müdahalelerde iç faktörlerin mi yoksa dış faktörlerin mi baskın olduğunu düşünüyorsunuz? Buna bağlı olarak bu müdahaleleri bir hesaplaşma olarak yorumlamak mümkün müdür?

Sadece Türkiye’de değil dünyanın başka yerlerinde de askeri müdahalelerde iç ve dış faktörlerin etkileşiminden söz etmek olanaklıdır. Her bir askeri müdahaleyi kendi gerçekleştiği dönemin iç ve dış koşulları bağlamında yorumsamak gerekir. Bununla birlikte, ben Türkiye’deki askeri müdahalelerde temel belirleyicinin iç faktörler olduğunu düşünüyorum; özellikle Soğuk Savaş dönemi baz alındığında, askeri müdahalelerin tamamına bakıldığında, aynı zamanda Türkiye’nin iç siyasal yapısına tehdit olarak algılanan ve Türkiye’nin müttefikleriyle sorun yaşamasına yol açabilecek toplumsal yapıların bastırılmasına da olanak yarattığı görülmektedir. Müdahalelerin meşrulaştırılma söylemlerinde süreklilik arz eden temel husus “Atatürk’e ve Atatürk milliyetçiliğine yapılan vurgu, ülkenin yönetilemez hale gelmesi, kardeş kavgasına sürüklenmesi, kökü dışarıda yabancı/sapık ideolojilerin etkinlik kazanması, birlik ve bütünlüğe en çok ihtiyaç duyulan bir zamanda bulunulması vs.dir. Ancak, bu müdahaleler, aynı zamanda Türkiye’nin rejiminin ve dış politika yönelimlerinin de sürekliliğinin sağlanması anlamına da gelmektedir. Askeri müdahaleleri bir hesaplaşma olarak görmediğimi ifade edebilirim. Temel olarak Ordu’yu harekete geçiren şey, rejimin, hükümetlerin beceriksizliği nedeniyle ağır bir kriz içerisine sokulmuş olmasıdır. Hükümetler, Türkiye tarihi baz alındığında benim “üç temel öteki” olarak adlandırdığım siyasal İslamcılar, sosyalist sol ve Kürt ayrılıkçılığı konularında kontrolü elden kaçırdıklarında ve toplumsal dinamikleri kontrol edemez hale geldiklerinde, Ordu rejimin rayına oturtulmasını sağlamak için müdahalede bulunmaktadır. Hesaplaşma, rejimin sınırları içerisinde faaliyet gösteren siyasal partilerle ve onların mensuplarıyla değil, bahsettiğimiz “öteki”lerle olmaktadır. Söz konusu hesaplaşmanın da pek başarılı olamadığından söz edilebilir.

4. 28 Şubat anti-demokratik bir müdahale midir? Yoksa devlet mekanizmasının demokratik düzenin tehlikeye girmesine karşı gösterdiği doğal bir refleks midir?

Türkiye’nin 1990’lı yıllardaki tehdit değerlendirmeleri bağlamında 28 Haziran 1996 – 30 Haziran 1997 tarihleri arasında hükümet olan Refah Partisi – Doğru Yol Partisi Hükümeti dönemini ele almak gerekir. Söz konusu Hükümet ile Türkiye’nin tarihinde ilk defa “siyasal İslamcı” gelenekten gelen bir kadro bir koalisyon Hükümeti’nde büyük ortak olarak iktidara gelmiştir. Türkiye’nin 1992 yılındaki iç tehdit değerlendirmeleri içerisinde “bölücü terör”e öncelik verilirken yine bazı İslam devletlerince geliştirilip desteklenen şeriat düzenine dayalı İslami tehdidin laik devlet düzenine karşı, ciddi bir tehlike teşkil ettiği belirtilmiştir. 28 Şubat 1997’deki Milli Güvenlik Kurulu’nda alınan kararlarla, İslamcı kadroların yayılmasını durdurmak ve devrim yasalarını uygulamak için gerekli ön¬lemlerin alınması hükümete tavsiye edilmiştir. 28 Şubat 1997’den sonra iç tehdit değerlendirmesinde irticai faaliyetler ile bölücü terör aynı seviyede önceliğe sahip tehditler haline getirilmiştir. Bu tehdit değerlendirmeleri bağlamında esasında “Batı” ile problemli olan “Milli Görüş” çizgisindeki Refah Partisi’nin gerek içerideki bazı politikaları gerekse de dış politikadaki Batı dışı yönelimi, devlet kurumlarının ve onların teşvikiyle kamuoyunun tepkiselliğini de beraberinde getirmiştir. Tabiî bu sürecin şekli olarak problemsiz bir Hükümet değişikliği ile aşıldığı görülmektedir. Dikkat çeken şey, 12 Mart Muhtırası ve 12 Eylül askeri müdahalesi ile iktidarını kaybetmiş olan Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ile 1980 öncesinde sosyalist solu ve Kürt ayrılıkçılığını desteklemekle itham edilen Bülent Ecevit’in bu dönemde rejimin temel savunucusu figürler olarak ortaya çıkmalarıdır. 28 Şubat süreci ile gerçekleşen Hükümet değişikliği şekli olarak yasalara uygun bir şekilde gerçekleşmiştir; ama fiili olarak anti-demokratik bir şekilde bir İslamcı Parti’nin iktidardan düşürülmesidir. “Kemalist” devlet mekanizmasının tehlikeye sokulmuş olduğu dönemin olaylarına bakıldığı zaman anlaşılmaktadır; önceki askeri müdahalelerin aksine post-modern bir şekilde gerçekleştirilmiştir. 3 Kasım 2002’de “Milli Görüş”den ayrılan siyasal İslamcı kadroların kurduğu bir başka parti iktidara gelebilmiştir. Ve yine o parti Nisan 2012’de bu kez 28 Şubat 1997’deki Milli Güvenlik Kurulu kararları ve sonrasında İslamcı Refah Partisi’nin kapatılmasıyla sonuçlanan dönemle ilgili soruşturma başlatılmasına olanak yaratmıştır. Milli Güvenlik Kurulu kararı olarak çıkmış, dönemin Hükümeti’nin imzasını taşıyan 28 Şubat kararları için de çok sayıda askere cezaevi yolu görünmüştür. Normal şartlarda, bir ülkenin Hükümetinin rejimiyle problemli olabileceğinin tasavvur bile edilmemesi gerekir. Türkiye’deki temel problem, rejimin kendi devamlılığını garantileyecek kurumsal mekanizmaları oluşturma konusunda yetersiz kalmasıdır.

5. Geçmişte bir dönem malum Açılım Süreci ile, bugün ise tam tersi bir şekilde bir silahlı mücadele ile karşılık bulan bölücü terör sorununun altında yatan asıl neden bir kesim tarafından iddia edildiği gibi bir demokrasi sorunu mudur?

Ben “bölücü terör” sorununun altında yatan asıl meselenin, “etnik” temelli olduğunu düşünüyorum. “Etnik” meseleler demokrasiyle çözülebilecek sorunlardan değildirler. Türkiye’nin kurucuları, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemi içerisinde “etnik” meselelerin bölünmeye, toprak kaybına yol açabileceğini deneyimlemiş olan kadrolardır. Önce Hristiyan etnik grupların, sonrasında “Müslüman” kimlikli Arnavut ve Arapların ayrılıkçılığıyla karşılaşmışlardır. Türkiye kurulduktan sonraki en önemli “etnik” mesele olarak Kürt ayrılıkçılığı karşılarına çıkmıştır. Türkiye, bir taraftan “Türk kimliği” ortaklığı ile ulus-devletini inşa etmeye çalışırken bir taraftan da gücünü göstererek meselenin üstesinden gelmeye çalışmıştır. Kazım Karabekir’in Kürt ıslahına yönelik önerileri arasında, çocuklara Türkçe öğretilmesi; bu suretle aradaki lisan ve his ayrılığının kaldırılması; önemli merkezlerin ve güzergâhların Türk unsuru ile kuvvetlendirilmesi; aşiret yapısının mümkün olduğu kadar ufak kısımlara ayrılması gibi öneriler vardır. Doğu’da bir genel müfettişlik kurularak uygulanabilir bir programla uzun seneler uğraşılması gereği de Karabekir’in tespitlerindendir. Kazım Karabekir’in önerileri doğrultusunda ilerlemeler kaydedilmesine karşın, Kürt sorunu Anadolu’nun parçalanması kaygılarına süreklilik kazandırmaya devam etmektedir. 1990’lı yıllardan sonra mesele Türkiye’nin dış politikasını da önemli ölçüde meşgul eden bir mesele hüviyetine kavuşmuş, Ortadoğu’daki diğer ülkelerdeki Kürt meseleleriyle birlikte uluslararası bir boyut kazanmıştır. Kanaatim “Açılım Süreci”nin Ankara’dan geliştirilen bir süreç olmadığı şeklindedir. Olasılıkla ABD, Ortadoğu’daki Irak ve Suriye başta olmak üzere Kürtlerin yaşadığı coğrafi bölgeleri Türkiye’nin hamiliğinde birleştirme projesini uygulamaya geçirmek istemiştir. Türkiye’deki siyasal karar vericiler de bu projeyi bir “büyüme” projesi olarak görerek bir “açılım süreci” yürütmüşlerdir, diye tahmin ediyorum. Ancak; zaman içerisinde bu projenin sonuca götürülemeyeceği; aksine Türkiye için bir bölünme tehlikesi yaratabileceği noktasına doğru bir değişme olmuştur. Kanaatim, bu değişme de siyasal iktidarın ABD ile ilişkilerinin zayıflamasının yanı sıra içeride temel dayanak unsuru olan Cemaat yapısı ile arasının bozulması yatmaktadır. Siyasal iktidar, Milliyetçi/ulusalcı bir yapıya dayanma ihtiyacı duyduğu noktada ise güvenlikçi yaklaşımlar uygulamaya sokulmuştur. Ben bu “etnik” temelli meselelerde ilk ulus-devletlerin ortaya çıktığı Batı Avrupa’daki ülkelere bakılması gerektiğini düşünürüm. Birleşik Kırallık halen Kuzey İrlanda ve İskoçya meselesi ile İspanya Bask ve Katalan meselesi ile Fransa Korsika meselesi ile uğraşmaya devam etmektedirler. Bu ülkeler aynı zamanda demokratik devletlerdir ve sorunların yaşandığı coğrafi bölgeleri aynı zamanda ülkelerin en zengin bölgeleri arasında bulunmaktadır. Bu ülkeler bile bu tür meseleleri tam olarak çözememişken bizim çözebilmemiz beklenmemelidir. Bununla birlikte, bir taraftan bir güvenlik sorunu olarak yaklaşırken diğer taraftan bir bütünleşme ve demokratikleşme sorunu olarak da meseleyi ele almak da fayda vardır.

6. Demokrasi adına, demokrasiyi ortadan kaldıracak veya aşındıracak düzenleme ve girişimlere müsaade edilebilir mi? Bunlara karşı demokratik rejim kendini koruyabilir mi? Nasıl?

Demokrasi adına, demokrasiyi kullanarak ortadan kaldırıldığı ülkelerin daha sonra gerekli anayasal önlemleri aldıkları ve kurumsal mekanizmaları oluşturdukları görülmektedir. Bunun en önemli örneği Almanya’dır. Alman Anayasası’nın 21. Maddesi/”(2) Amaçlarına ve taraftarlarının tutumuna göre, özgür ve demokratik temel düzeni zedelemek veya ortadan kaldırmak veya Alman Federal Cumhuriyetinin varlığını tehlikeye sokmak eğilimini gösteren siyasi partiler, Anayasaya aykırıdırlar. Anayasaya aykırılık hakkında Federal Anayasa Mahkemesi karar verir.” şeklindedir. Almanya’daki iç istihbarat teşkilatı olan Anayasayı Koruma Federal Dairesi demokratik düzeni ilgilendiren tehditler konusunda görevli bir organ olarak varlığını sürdürmektedir. Elbetteki hiçbir rejim, kendisini ortadan kaldırmayı hedefleyen siyasal partilere iktidarı teslim etmez; henüz girişim aşamasında iken bile gerekli tedbirleri almak için anayasaları temelinde kurumsal mekanizmaları oluşturma yoluna giderler. Türkiye’nin iç tehditlerini zamanlıca ele alma ve rejimi açısından ciddi tehdit haline gelmeden bertaraf edebileceği kurumsal mekanizmaları olduğu kanaatindeyim. Belki uygulamadan kaynaklı problemlerin olduğundan söz edilebilir.

7. OHAL’in sürdürülmesi için geçerli sebeplerin varlığını koruduğunu düşünüyor musunuz? Başkanlık seçimine kadar uzatılması veya seçimlerin OHAL altında gerçekleştirilmesi ihtimalini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben OHAL’in sürdürülmesinin gerekmediği kanaatini taşıyorum. Esasında OHAL bağlamındaki “Kararname”lerin hızlı bir şekilde TBMM’den çıkarılma olanağının bulunduğu açıktır. FETÖ yapılanmasının çok ciddiye alınması gerektiği konusunda hemfikirim ve halihazırda güvenlik ve adli teşkilatlar ile kamu bürokrasisi içerisinde devlete paralel bir şekilde hareket eden bir yapının halen kendisini muhafaza etmeye çalıştığını görüyorum. Bununla birlikte, şuana kadar siyasi kanat üzerinde yeterince durulmaması, diğer süreçlerde yol alınmasını baltalamaktadır. 15 Temmuz 2016 kalkışması önemli bir kalkışmadır, tarihteki diğer askeri kalkışmalara benzememektedir ve tedirginlik yaratıcı olmuştur; ama sonraki dönemde siyasal karar vericilerin bazı karar ve söylemleri, “Kemalist” rejimle “siyasal İslamcı” hesaplaşma arayışından vazgeçilmediği intibası uyandırmaktadır. Türkiye’nin uluslararası alandaki itibarının korunabilmesi ve iç siyasal yapısının normalleştirilebilmesi bakımından OHAL’in sonlandırılmasının zamanı gelmiştir. Seçimlere OHAL altında gidilmesinin, siyasal karar vericilerin meşruiyetlerini tartışma konusu haline getireceğini düşünüyorum. Türkiye’nin tarihsel dinamikleri ve “Kemalizm”in düşünsel sürekliliği “siyasal İslamcı”ların bir rejim değişikliğine gitmelerine olanak vermeyecektir.

8. 2019 seçimlerine giderken muhalefet bloğu tartışmalarına nasıl bakıyorsunuz?

Elbetteki Anayasa referandumu sürecinde “Hayır” bloğunu oluşturan muhalefet partilerinin bir ortak siyasal tutum içerisinde bulunmalarının iyi olacağını düşünüyorum. Bununla birlikte, Türkiye’nin siyasal tablosu içerisinde parti yöneticilerinin belli konularda anlaşmaları, halk kitlelerinin de anlaştıkları anlamına gelmemektedir. Bunun ötesinde, siyasal partilerin örgütlerini dinamikleştirmeleri ihtiyacı olduğu kanaatindeyim. İl, ilçe ve belde örgütleri bazında bu partilerin alanda bir varlık olarak kendilerini hissettirmeleri ve alternatif iktidar duygusunu halka verebilmeleri gerekmektedir. Kapısı kapalı parti örgütleriyle bunun yapılabilmesi olanaklı değildir. İdeolojik olarak inanmışlığa ve parti genel başkanlarına güven duygusunun inşasına ihtiyaç var gibidir.

9. 2019 Cumhurbaşkanlığı seçimlerine ilişkin Erdoğan’ın karşısına aday olarak çıkacağını açıklayan ilk isim İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener oldu. Ancak ana muhalefet partisinin oy potansiyeli nedeniyle, 2.tura CHP adayının kalması daha muhtemel görünüyor. CHP Cumhurbaşkanı adayını hangi kriterler çerçevesinde, nasıl bir yöntemle belirlemelidir?

Temel strateji, 2019 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Erdoğan’ı ilk turda seçtirmeme esası üzerine kuruluyor gibi görünüyor. Benim kanaatim ne Meral Akşener ne de Kemal Kılıçdaroğlu, ne de bir diğer partinin genel başkanı ikinci turda %50 düzeyinin üzerine çıkabilecek durumda olmayacaklardır. CHP’nin Cumhurbaşkanı adayını hangi kriterlere göre ve hangi yöntemle belirlediğinin de bugünün şartlarında pek bir anlamı yoktur. Bu tür olağan olmayan dönemlerde, olağan dönemlere özgü bir şekilde düşünmenin sonuç getirmesi olanaklı değildir. Erdoğan’ın karşısına en az Erdoğan kalibresinde bir adayı çıkararak ilk turda seçimin kazanılması hedeflenmelidir. Bu bir siyasal kurgudur ve ondan sonra halka sunma işidir. Siyasal olarak CHP’ye angaje olmuş birisi olmayabilir; ama rejimin kurucu değerleriyle sorunu olmayan, sapmaları giderebilecek siyasal olgunluğu ve tecrübeye sahip bir figür olabilecektir. Erdoğan iktidarı döneminde mağduriyet yaşamış bir figür olabilir. İfade ettiğim gibi son zamanlarda toplumun orduya olan sempatisi artmakta ve ordu üzerinden gururlanmaktadır. Bu aynı zamanda Balyoz, Ergenekon vb. kumpas davalarının mağduru olan, entelektüel birikimi bulunan ve aynı zamanda miting meydanlarını inletebilecek bir “asker” de olabilecektir. Hitabeti güçlü, kamuoyunun tanıdığı, kitleleri coşturabilen bir siyasetçide olabilir. Ama temel kriter Erdoğan kalibresinde bir figürün olabildiğince erken bir zamanda çıkarılması gerekmektedir. Biliyorsunuz “cumhurbaşkanı”nın yardımcıları olacaktır ve bu yardımcıların her biri kamuoyunun sempatisini toplayabilecek isimlerden oluşturulursa seçimi kazanmak içten bile olmayacaktır.

Bir cevap yazın