“MİLLETİN EFEDİSİ”NİN DEMOKRASİ İLE İMTİHANI

Demokrasi, azınlıkta olanların tüm haklarını özgürce yaşamasını sağlayan ve ne çoğunluğun azınlığa ne de azınlığın çoğunluğa tahakkümü altına almadığı bir sistem olarak nitelendirebiliriz. Bu nedenle demokrasinin bir uzlaşma sanatı olduğunu da düşünebiliriz. Ahmet Taner Kışlalı’nın ifadesiyle ‘’Demokrasi tarihi insanlar arasında toplumsal kökenli eşitsizlikleri gidermek için verilen savaşın tarihidir.’’ Demokrasinin gelişim sürecini, tanımdaki gibi uygulandığını pek nadir görmekteyiz. Günümüz Türkiye’sinde ve dünyanın birçok yerinde, demokrasi ve cumhuriyet adı altında azınlığın ve muhalefetin ezildiği, üstünden geçildiği bir sistem olarak kullanıldığını da zaman zaman görmekteyiz. Türk Halkı, demokratik sistemi uygularken çeşitli bunalım ve sancılar yaşamış ve yaşamaya devam etmektedir. Bu sıkıntıların sebebi ise demokrasiyi tam olarak içselleştirememiş ve anlayamamış olmasından kaynaklanmaktadır.

1800’lü yıllarda Osmanlı İmparatorluğu’nun yöneticileri ve toplumun belli bir zümresi batılılaşma ve demokratikleşme hevesindeydi. Osmanlı’da yapılan demokratikleşme ve modernleşme hareketleri, 1839 Tanzimat Fermanı, 1876 ve 1908 Meşrutiyet’lerinin şekilci olmasından dolayı başarılı olmamıştır. Bu modernleşme çabaları yüksek devlet memurlarına, mültezimlere, tefecilere, yabancı İşbirlikçilerine, bey ve ağalara ekonomik düzen ve keyfiyet yaratmıştır. Batı ise bu eğilimleri sömürüsünü genişletmek için Osmanlı Devletini ekonomik ve siyasal baskıyla zorlamıştır.

Geçmişten bugüne kadar köylü sınıfı ezilen kesimlerin en başında yer almıştır. 1856 Islahat Fermanı ile yabancılara toprak edinme hakkı (mülk sahibi olma) tanınıp, 2 yıl sonra düzenlenen kanun ile kalkmış olmasına rağmen, 1862’de imzalanan Paris Barış Antlaşmasıyla Avrupalı Devletlerin baskıyla bu hak tekrardan yabancılara tanınmıştır. Osmanlı Devleti’nin demokratikleşme çabaları tarımdaki eşitsizlik, soygun ve ağalık düzeninin hukuki temellere dayandırılarak kök saldığı dönem olarak tarihe geçmiştir. Tanzimat’ın getirdiği yenilik ve demokrasi, ekonomiye ağır bir yük getirmiştir; tarımsal ürün bol olduğu zaman ürünler değerinden daha düşük satılmakta, kıtlık yıllarında ise ürün az olmasından dolayı köylü sattıkları ürünlerden masraflarını çıkartamaması onları sürekli borçlandırmıştır. Ayrıca bozulan Tımarlı Sipahi Sistemi de köylünün ekonomik olarak ezilmesini kolaylaştırmıştır. Bu döngüye direnemeyen köylü ise elindeki toprağı çıkarmaya mecbur kalmıştır. Tımarlı Sipahi sisteminin bozulmasından sonra mültezim sınıfı, ekonominin kötü ve dar zamanından faydalanarak çok düşük ücretlerde köylünün topraklarını satın alarak sömürü sistemini daha da büyütmüştür. Bu sömürü günümüze ağalık sistemi olarak gelmiştir.

Tanzimat Fermanı ile bu sömürü sistemini güvence altına alınan Osmanlı Devleti ekonomisindeki açığı kapatmak için, mültezim sınıfına topraklarını kaptırmayan köylüden işlediği toprağın vergisini, Saray’dan görevlendirilen zaptiye ve devlet memurlarının zulmüyle toplamıştır. Bu zulüm; Ziya Paşa’nın 1867’de Sultan Abdüllaziz’e gönderdiği mektupta şu ifadelerle yer almıştır: ‘’……hırsız ve haydutlar gidip köylünün malını telef, ırz ve namusunu payimal ederler……, ve üç kuruşluk Aşar borcu için köylü aylarca mahpusta yatırılır ve rençberin evlat, ayali aç bırakılır.’’ Bu mektuptan anlaşıldığı gibi demokratikleşme çarkı ve Osmanlı Devleti köylüyü birlikte ezmiştir. Köylünün yüzü sadece bu süreçte değil daha sonraki dönemlerde de yüzü gülmeyecektir. Bu düzen, köylüyü yavaş yavaş ırgatlaştırmaya ya da Yeniçeri Ocağı’na katılmasına mahkum etmiştir. Ne Tanzimat ve Meşrutiyet hareketleri ne de İttihatçıların geçici çözümleri, Osmanlı’nın aradığı ilaç olmadığı gibi aksine 600 yıllık koca tarihin çöküşünü hızlandırmıştır. Daha sonra ise koca çınar fiilen ortadan kalkmıştır. Milli mücadele böyle bir ortamda yoksul, geri bırakılmış bir millet ile kazanılmıştır.

Mustafa Kemal Atatürk Emperyalist Devletlerin ardından gericiliğe, cahilliğe, eşitsizliğe ve halkını sömürenlere karşı savaş açmıştır. Kurduğu Cumhuriyet’in en büyük özelliği halkın çıkarlarının gözetilmiş olmasıdır. Osmanlı’nın 150 yıla yaklaşan demokratikleşme ve yenileşme hareketleri, toplumda yukarıdan aşağıya başlamış ve büyük halk kitlelerinin yaşamına hemen hemen hiçbir köklü değişiklik getirmemiştir. Genç Cumhuriyet’in başlattığı reformların özelliği ise Osmanlı’nın halktan kopukluğunun tam tersine halktan destek görmüş olmasıdır. Mustafa Kemal Atatürk’ün ve Genç Cumhuriyet Kadrolarının en büyük hedefi, ağa, şeyh, şıh ve tarikat egemenliğindeki feodal yapıyı yani aşiretleri ortadan kaldırıp, toprakları işleyen halka, yani köylüye dağıtmak, böylelikle toprak reformunu gerçekleştirmektir. Şeyh Sait isyanı sırasında, emperyalizmin doğudaki aşiret tarikat düzeninden yararlandığını gören Mustafa Kemal Atatürk, toprak reformunun gerçekleştirme çalışmalarına hız vermiştir. 1926 yılında hazırlatılan Doğu (Şark) raporunda da toprak reformunun gerekliliğini ortaya koyan maddeler şunlardır.

• Derebeylik sistemini ortadan kaldırmak
• İrticanın kökünü kazımak
• Milli bütünlüğü sağlamak
• Sınıf farklılığını gidermek
• Köylüye toprak vererek üretimi sağlamak
• Köylüyü çağdaşlaştırmak
• Kadın erkek eşitliğinin sağlanması için kız çocuklarının okutulması

Toprak reformunun gerçekleştirme çabaları, 1925 yılında 716 sayılı Kanunla muhacirlere ve topraksız köylüye toprak dağıtılarak başlamıştır. 1929 yılında ise 9312 sayılı hükümet kararnamesiyle bazı çiftlikler kamulaştırılıp doğudan göç ettirilenlere dağıtılmıştır. 1929’da İsmet İnönü’nün mecliste yaptığı toprak reformu ile ilgili konuşmasında ‘’Doğuda 20.000 dönümü sahiplerinden alınarak kamulaştırıp toplamda 110.000 dönüm tarım arazisi topraksız köylüye işleyeceği toprak kadar dağıtılmıştır’’ ifadesini kullandı. Bu ifadeden anlaşılacağı gibi toprak reformu büyük kararlıkla devam ediyordu, 1924 – 1934 Yılları arasında köylüye toplam 6.787.234 dönüm arazi, 157.422 dönüm bağ, 168.659 dönüm bahçe dağıtılmıştır. 1934 – 1944 yılları arasında ise 4.609.059 dönüm arazi topraksız köylüye dağıtılmıştır. Bu arazilerin % 91’i Atatürk döneminde gerçekleştirilmiştir. Mustafa Kemal Atatürk yaptığı tüm devrim ve reformların, halkın ekonomik bağımsızlığı olmadan gerçekleşmeyeceğinin farkındaydı. Bu yüzden Atatürk yaptığı ve yapacağı tüm reformlarının temelini toprak reformu olarak görüyordu. Ayrıca devrimin sürekliliğinin sağlanabilmesi için eğitimi ana gereklilik olarak düşünüyordu. 1930’dan sonra Cumhuriyet iki önemli konuda ‘’Toprak Reformu’’ ve kırsal kesiminin ‘’İlköğretim Sorunu’’ ile yoğunlaşır. Kemalist hareketin başlattığı toprak reformu 1945 yılına kadar uygulanacaktı. Bu uygulamanın sekteye uğramasının sebebi ise Atatürk’ün zamansız ölümü ve dünyada yaşanan sıkıntılardır. CHP Hükümeti 1945 – 1950 yılları arasında ABD ve SSCB’nin soğuk savaş içerisindeki faaliyetlerinden ve II. Dünya Savaşı’nın etkilerinden dolayı olağan üstü tedbirler almıştır. Bu tedbirler ‘’Varlık Vergisi’’ ve kırsal kesimden alınan ‘’Toprak Mahsulleri Vergisi’’ kalan toprak ağalarını ve parası olan halkı zor duruma düşürmüştür. Bu vergiler Cumhuriyet’in feodal gruplarını hükümete karşı kazan kaldırmaya ortam hazırlatmıştır. Bu yüzden CHP hükümeti toprak reformunu askıya almıştır. Daha sonra CHP, İktidarı toprak reformuna tepki sonucunda kurulan, Bayarlı, Menderesli, Koraltanlı, Köprülülü Demokrat Parti’ye kaptırmıştır. 1954 yılında ise Arazi Kanunu, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde büyük tartışmalara yol açmıştır. O günün kazananı ‘’Batakçı toprak ağasının kökünü kazıyacağım’’ diyen İsmet İnönü değil, Toprak Ağası Adnan Menderes olmuştur. 1974 de ise, ‘’Toprak işleyenin su kullananın’’ diyen Bülent Ecevit’in toprak reformu girişimi oldu, bu girişim toprak ağalarının desteğini alan Süleyman Demirel’in engellemesi ile başarısız olmuştur.

Cumhuriyet’in bir diğer aydınlanma projesi ise Köy Enstitüleridir. Kırsal kesimin aydınlanması için Mustafa Kemal Atatürk, 1935’te Milli Eğitim Bakanlığına getirilen Saffet Arıkan’a köyün içinden gelenlerden yararlanma emrini verir. Saffet Arıkan’da bu işlerin üstesinden gelecek kişiyi bulur, o kişi ise İsmail Hakkı Tonguç’tur. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından ilk başlangıç olarak 1936’da Eğitim Kursları kurulur. 1940’ta Hasan Ali Yücel’in Milli Eğitim Bakanlığı sırasında ‘’Köy Enstitüleri ve Köye lüzumlu Sanat Erbabı Kanunu’’ çıkartılır. Böylelikle tüm Anadolu’yu kapsayacak şekilde 21 Köy Enstitüleri açılır. Bu hareket, Türk Milleti’nin en destansı hareketlerinden biri olarak tarihe geçecektir.

Köy Enstitüleri, üretime elverişli alanları olan köylerin yanında ve ortasında kurulmuştur. Bu şekilde kurulmasının amacı ise köyleri ve köy insanlarını etkilemekti. Bu etki onların arasında, onların koşulları içerisinde, hareket ederek olabilirdi. Köy Enstitülerindeki gençler mezun olduktan sonra görev yapacakları yerlere uygun bir eğitimi ve mücadele gücünü ancak böyle bir ortamda kazanıp, aktarabilirlerdi. Bu gençler, her şeye sıfırdan başlayarak, bataklıkları kurutarak, barınakları inşa ederek, yollar yaparak, sular getirerek ve bölge özelliğine göre üretime başlayacaktı, böylece burada öğrenilen bilgi, yetenek ve kabiliyet köylere götürülecekti. Köy Enstitülerin esas amacı ise köyden gelen insanı, bütün bu amaçlara göre eğitilerek, yine doğduğu topraklara bilinçli ve eğitimli bir şekilde götürmek, bu bilinci diğer köylülere yaymaktı. Bu amaca, kurulduğu günden kapatılana kadar ulaştı, II. Dünya Savaşı’nın zor koşullarında açılan 21 Aydınlanma Ocağı 20 bine yakın mezun verdi. Çok partili sisteme geçişle birlikte, Cumhuriyet’in en ışıltılı eğitim atağı yarım kaldı. Dönemin bir Milletvekili’nin açıklamasına göre Köy Enstitülerin neden kapatıldığını daha iyi anlamamızı sağlamaktadır.

‘’Köy Enstitüleri kesinlikle komünist uygulama değildi, doğuda en yüksek eğitim gören insan benim. Köy Enstitüleri, bizim Devlet üzerindeki gücümüzü kaldırmaya yönelikti, bunu içimize sindiremedik. Benim Van yöresinde 258 köyüm var. Bunlar devletten çok bana bağlıdırlar. Ben ne dersem onu yaparlar, ama köylere öğretmenler gidince benim gücümden başka güçler olduğunu öğrendiler. DP ile pazarlığa girdik ve kapattık.’’

Böylece devrimci düşünce adamı yetiştiren kaynak kurutuldu. Türk aydınlanmasının yurdun tüm kılcal damarlarına yayılması engellendi. Ayrıca Köy Enstitülerin kapatılması, Türk köylüsünü hem teknik olarak dışarıya bağımlı hale getirmesine hem de demokratik kültüre alışamamasına neden olmuştur. Bu fırsatla büyük toprak ağaları yani modern derebeyleri Türk köylüsüne tahakküm uygulamaya devam etmiştir. 1946’dan sonra Türkiye’nin siyasi yapısı değişmeye başladıktan sonra, Genç Cumhuriyet’in Eğitim Sistemi’nin yerine ezbere dayanan, uygulaması ve araştırması olmayan yöntemlerle şekillendirilmiştir. Hükümetler hangi yabancı devletin etkisinde ise onlardan alınan, bizim toplum gerçekleriyle ve istekleriyle bağdaşmayan bir eğitim sistemi ile karşı karşıya kalmıştır.

1973 Yılında Dönemin Başbakanı Rahmetli Bülent Ecevit Köy Enstitülerin devamı niteliğindeki Köykent Projesini ortaya koymuştur. Köykent Projesi, az sayıda insan ve yatırımla, en kısa sürede köylü nüfusunun tüm ihtiyaçların karşılanması hedeflenmiştir; ayrıca bu proje ile hızlı nüfus artışının ortaya çıkardığı işsizlik sorununun çözümü sağlanacaktı. Böylelikle büyük kentlerde oluşan aşırı nüfus yığılmaları engellenecek ve sağlıklı kentleşmeler ortaya çıkacaktı. Bülent Ecevit, bu temellere dayanarak köykentlerde hizmetlerin, okulların, sağlık ocaklarının birleştirilebileceğini, bir köyün kendi başına fabrika kuramayacağını ama bir birine yakın olan emekleri, bilgileri, maddi olanakları birleşen köykentler sayesinde köylüler verimli tarım işletmelerin yanı sıra ortaklaşa sanayi işletmeleri de kurabileceklerini belirtmişti. Köykent Projesiyle köylere kentlerin tüm olanakları ulaşmış olacaktı. Türk Köylüsünün hak ettiği yaşam seviyesine geçişine sağlanacak, Köykent Projesi de Köy Enstitüleri gibi yarım kalmış, devamı getirilmesi engellenmiş çağdaş girişimlerdir.

Tüm bu bilgilerin ışığında, eğitim, demokrasi ve ekonomik bağımsızlık sadece Türk köylüsünün gelişmesinde değil tüm Türkiye’nin kalkınmasında ana unsurlardır. Unutulmamalıdır ki tüm devrimler bütün zümreleri ulaştığında başarıya ulaşabilir. Genç Cumhuriyet’in bu mücadelesi iç ve dış güçler tarafından ne kadar engellenmeye çalışırlarsa çalışsın, Mustafa Kemal Atatürk’ten devraldığımız mücadele gücü, devrim ve demokrasi şehitlerimizin mirasıyla bu sömürü düzenine hiçbir zaman boyun eğmeden çalışırsak, Demokratik Cumhuriyetin temellerini sağlamlaştırmış olacağız.

Aykut Can KIZILDOĞAN

Bir cevap yazın