ETIENNE BALIBAR – YURTTAŞLIK

GİRİŞ
MONOKL Yayınlarından 2016 yılında çıkan Étienne Balibar’ın Yurttaşlık (Cittadinanza) kitabı 156 sayfadır. Fransızca’dan Türkçe’ye Murat Erşen çevirmiştir. Yazarımız Fransız Marksistlerindendir. Louis Althusser’in öğrencisidir. Althusser’in ölümünden sonra Fransız Marksist felsefesinin temsilcisi olmuştur. “Barış için akademisyenler” inisiyatifinin bildirisine imza atan 1128 akademisyen arasındadır. Paris X Nanterne Üniversitesi başta olmak üzere, Avrupa ve Amerika’da siyaset ve felsefe dersleri vermeye devam etmektedir.
Türkçe’de yayımlanan diğer yapıtları: Althusser İçin Yazılar (İletişim, 1991), Irk Ulus Sınıf (Wallerstein ile birlikte, Metis, 1993), Marx’ın Felsefesi (Birikim, 1996), Dersimiz Yurttaşlık (Kesit Yayıncılık, 1998), Spinoza ve Siyaset (Otonom, 2004), Kapital’i Okumak (İthaki Yayınları, 2007), Biz, Avrupa Halkı: Ulusaşırı Yurttaşlık Üzerine Düşünümler (Aralık, 2008), Şiddet vve Medenilik (İletişim, 2014), Eşitliközgürlük (Metis, 2016).
Bu kitabı seçmemin en önemli nedeni; yurttaşlık kavramının tarihsel sürecini , tarihsel zaman ve mekanda nasıl geliştiğini öğrenmektir. Biliyoruz ki yurttaşlık kavramı Türkiye’de hala yeterince anlaşılamamış ve yerli yerine oturtulamamıştır. Günümüzde de hala tartışılmaktadır. Geleceğin entelektüelleri olarak bizlerin, bu gibi konularda gerektiğinde görüş açıklamak ve topluma öncülük etmek açısından yetkin olmamız gerekmektedir. Yurttaş kimdir? Sadece devletin kendisine verdiği görev ve sorumlulukları yerine getiren kişi midir? Etkin midir yoksa pasif midir? Devlet ve toplum karşısında bir dönüşüm sağlar mı? Bu dönüşümde şiddet bir araç olabilir mi? Demokrasi ile çelişir mi? Ulus devletle bağlantısı nasıl açıklanlanmalıdır? gibi konuların tartışıldığı ve çok daha fazlasının konu edildiği önemli bir eserdir.
Kitabın içeriğiyle ilgili konuları bir özet şeklinde aktarmaya çalışacağım…
Yurttaşlık ve demokrasi birlikte kullanılan, birbirini tamamlayan iki kavramdır. Aralarındaki ilişki ise sandığımızdan daha karmaşıktır. Siyaset felsefesi bu konu üzerine kafa yordurur, günümüzdeki anlamıyla yurttaşlığı, demokrasi şekillendirdiği gibi tartışmalı hale de sokmuştur. Hatta yurttaşlığın ortaya çıkışında demokrasi ile ilgili bir çelişkinin varlığı söz konusudur ve dönüşümlülük vardır. Aristoteles’in Politika kitabına atfen; bir siyasal sistemde yurttaşların genel kamu görevini yerine getitme durumu söz konusu ise, bu sistemin de diğer hükümet biçimleri gibi olduğu ve ortadan kaldırılmasının mümkün olmadığı aktarılır. Bundaki amaç demokrasiyi timokrasiye dönüştürmektir.
Modern dönemde ise; Spinoza demokrasinin monarşik ya da aristokratik bir yönetim biçimi olduğunu savunmuştur. Marx bu görüşü tersine çevirirken, Rancière de bu görüşe dönmüştür. Negri ise; bunu olumlayıcı bulmuş ve gücü elinde tutan devletin kurulmuş iktidarların benzerlerini iktidarın yerine koymaya çalıştığını belirtmiştir. Yurttaşlığın çelişkisi olarak; hem her yurttaşlık biçimini reddetmek hem de mevcut olanı devam ettirmek gibisinden çelişkili bir durum yaratır. Bu reddedişten kaynaklı, yurrtaşlığın yıkıcı bir etkisi vardır ve yeniden düşünmeye sevk eder.
Antik Yunan’da bu durum; Yurttaşların sınırsız kamu görevi biçimindeki iktidar sorusuna karşılık yurtaşlığın özerkliğinin koşulu biçimindeki karşılıklı sorumluluklar sorusu olarak öne çıkar. Ulusal yurtaşlıkta ise; temsil edilenlerin gücü de temsil edenin gücü de mevcuttur. Sosyal yurttaşlıkta ise; ilerlemeyi sağlamasına rağmen, sonraki ilerlemeyi de engelleyebilecek bir potansiyele sahiptir ancak demokratik bir kazanımdır. Neo-liberal bakış ise; yükselen bireycilik ve faydacılıkla birlikte kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi sonucunda, yurttaşlığın geleneksel kurumunun (temsili demokrasinin) ağır bir darbe yediği şeklindedir.
Avrupa’nın kuruluş yapısına (siyasi gövdenin inşası, kısımların biraraya toplanması, kamu menfaatinin kurumsal üretimine vurgu yapmak) baktığımızda; siyasi vve hukuki biçimin evrenselliğine ve onun, önce kentten ulus-devlete, sonra da ulus sonrası topluluklara ve hatta kozmopolit alana yayıldığını görürüz. Yurttaşlığın kuruluş yapısına baktığımızda, (Antik Yunan açısından) iktidarın hak sahiplerince paylaşılması ve idarenin/hükümetin işlevlerinin düzenlenmesi vardır. Ancak devletin evrim süreci sonrasında toprağa bağlı egemenlik ve devletlerin etnik/dinsel kimlikler altında kurulması, bu ikisini birbirinden ayırır. Küreselleşme yeniden örtüşmeyi sağlıyor gibi görünse de sınırların çoğalması ve kimlik algısının kuvvetlenmesi bunun tam tersi bir sonuç ortaya koyar. Yurttaşlığa dair çizdiğimiz bu tablo, dönemin varsayımlarına dayanmasına rağmen, oluşacak ileriye dönük çıkarımlar bu varsayımların çoğunu ortadan kaldıracaktır.
Antik Yunan’daki “polis” kavramının ise; iktidar alanına ait olduğunu, ne bir toplum ne de bir devlet anlamına geldiği, sadece bir siyasi ortaklık olduğu vurgulanır. Aristoteles, iktidar eğer iktidarı kuranlara ait değilse bunu çelişki olarak değerlendirir. Yurttaşlara da iki sorumluluk verir; ilki halk meclisinde karar alma, ikincisi, hukuki görevlerin yerine getirilmesi. Ayrıca iktidarın eşit paylaşımı (eşitözgürlük) yurttaşlığı kökten sınırlar. Günümüzde bunun insan haklarına dönüşmesi de gerilim yaratmıştır. Bunu şu şekilde açıklayabiliriz: Egemen olduğu söylenen yurttaşların eşit paya sahip olmaması, bazılarının hiç payı olmaması bu yurttaşları edilgenliğe ve itaat etmeye dolayısıyla inisiyatif almamaya iter.
Ayrıca insan haklarına; özgürlük ve eşitlik alanında verilecek mücadeleleri sınırlayan, yerleşik düzeni savunan açıdan değil, yeni icraatların kaynağı olarak bakmak gerek. Anayasalcı açıdan bakıldığında ise; temelli kazanılan bireysel hakların güvence altına alınması, halk egemenliğinin anarşik ve totaliter sapma eğilimi ortadan kaldırmıştır.
Yurttaşlık; imparatorluk, şehir ve ardından devlete dayalı olarak gelişmiştir. Bu süreçte; önce yok olmuş, sonra ulusların inşasıyla tekrar kendini bulmuştur. Devlete dayalı yurttaşlıkta, modern anayasacılar kurucu iktidarı ayaklanmacı değil, siyasileri dönem dönem yenileme hakkı olarak değerlendirmişlerdi (Negri). Etkin (hak arayan) yurttaşlık bir ihtilaf kaynağı olarak görülür. Bundan ötürü, ideal bir demokrasinin olmadığı ancak demokrasi sürecinin olabileceği vurgulanır.
Yurttaşlığın kuruluşu kavramından başka bir de demokratik yurttaşlık vardır. Bu, eşit özgürlük demektir. Burjuva ile yurttaş etimolojilerinden dolayı başlangıçta aynı anlamdaydı. Bununla birlikte, siyasi modernlik zıtların çiftebirliği olarak kurulmuştur. İlki, insan ve yurttaş birliği; ikincisi, kurucu iktidarın iki yüzü olarak görülen özgürlük ve eşitlik kavramlarının birliği. Liberalizm, özgürlüğü doğal hak sayar; sosyalizm ise, eşitliği üstün tutar. Halkın ikisini birden talep etmesi bir anlamda, modern yurttaşlığın ifadesidir. Bu yüzden hep mücadele eder ve bu mücadelenin doğrulanması gerekir.
Demokrasi icat etme fikri yerine onu muhafaza etme fikri konursa, bu demokrasiden kopuşu ifade eder. Siyaseten, gerçekliklerin dönüşümü ve çevreye uyarlanması yurttaşlığın siyaset karşıtı olduğunun kanıtıdır. Bu anlamda, kurumların değişmezliğine de düşmandır. Siyasal kurumlar, ulusal devletin inşasıyla aynı anlamdadır. Modern anayasalar da devletin tekeline tekabül eder. Halk dilinde yazılmış, biçimsel anayasalardır. Bu ise halkın yetersizliği/ehliyetsizliği fikrinden kaynaklanır.
Sınıf mücadeleleri ise modern yurttaşlık tarihinde demokratik bir rol oynamıştır ve bu şekilde sosyal yurttaşlığın doğuşuna katkıda bulunmuştur. Sosyal yurttaşlık; güvence mekanizması olarak değil, devlet ölçeğinde evrensel bir dayanışma mekanizması olarak düşünülmüştür. Zenginler kadar fakirlerin de bu dayanışma mekanizmasında eşit hakları vardır. Sağcı iktidarlar da sosyal hakları göz önünde bulundurmaktadırlar. Ancak, sosyal haklar neo-liberalizmin ciddi saldırısı altındadır. Ancak bu haklar temel haklar olarak yasalaştırılmıştır. En ileri hali İngiliz örneğidir, her ne kadar İngiltere’nin bir yazılı anayasası yoksa da. Maaş taleplerindeki ılımlılık ve işçi sınıfının kapitalizmi derdest etme işlevini bir kenara bırakması “Keynesçi taviz” olarak adlandırılmıştır. Kapitalist sistemde doğan çözümlemeler, iktidarın “düzenleyici tepkisini” en üst seviyeye çıkarırken, işçi sınıfının kendine özgü yaptığı katkıyı asgariye indirir. Avrupa sosyalizminin amacı, savaşları engellemek iken; işçiler, haklarını iki dünya savaşı ertesinde milyonlarca işçi öldükten sonra temel haklar şeklinde, sosyal haklar bildirisi olarak gelmiştir.

Yurttaşlık ve dışlama konusu gündeme geldiğinde ise; örneğin Afrika uyruklu Fransız vatandaşları dışlanmış olmamaktadır. Netice itibarı ile sosyal haklardan ve 18 yaşını dolduklarında siyasal haklardan faydalanmaktadırlar. Ancak yine de bir belirsizlik olduğu kabul edilmektedir. “Dışlayıcı demokrasi” ya da “negatif ayrımcılık” olarak, erkeklerin “etkin yurttaş”, kadınların ise “edilgin yurttaş” olmaları gösterilir. Kadının edilgin olması, ona “evin efendisi” olarak görülmesidir, bu aynı zamanda “içsel dışlama” olarak da adlandırılabilir. Ayrıca etkin yurttaşlık mevcut bir hakka dayanmaz, bir hakkı tesis eder ya da tanınmasını dayatır.
İhtilaflı demokrasi, siyasette kurumların rolüne dair eleştirel bir bakış açısı sağlar. Daha önce bahsettiğimiz dışlama kavramı ile ihtilaf fikrinin karmaşık bir ilişkisi vardır. Dışlama; direniş, talep ve sonucunda baskı politikasına yol açtığı için ihtilaflıdır. Demokrasi rejiminin ihtilafı belli sınırlar içinde meşrulaştırdığını söyleyebiliriz. İhtilafları kaldırmadan dönüştüren bir araçtır. Demokratik mücadeleler, kurumsal ılımlılığa elverişli mücadelelerdir.
Çoğulculuk açısından ihtilaf, kamusal müzakerenin kurallarına uymaktır. Eğer ihtilaf, anayasal düzeni tehdit ediyorsa, çoğulculuğun kurallarına göre değerlendirilmez. Bu da liberalizmle çelişir. Liberalizm, ihtilafın sivil toplumdan kaynaklandığını öne sürer, devletin görevi de bağdaşmaz olan eğilimleri dönüştürüp bağdaştırmaya çalışmaktır. İhtilah, yerleşik kurallara riayet etmekle yetinmez. Çoğulculuğu sağlamak esastır. Yurttaşlık tarihi bazen ileri giderek bazen de gerileyerek evrilen kurumların ihtilafından oluşur.
Demokrasideki temsil kurumu ise, komünizm ve anarşizm tarafından eleştirilmiştir. Bunun sebebi, yurttaşların siyasi kapasitesini gasp etmesidir. Parlamenterizmin krizi ise, dünden bugüne devam etmektedir. Bunun bir diğer örneği de yurttaşların yetkilerini temsilcilere devretmeleridir. “Demokrasiden kopuş” ifadesi de genel olarak temsil ilkesinin saygınlığını yitirmesine dayanır.
“Demokrasiyi demokratikleştirmek” ifadesini, sosyalizm ve liberalizm arasında kalan Üçüncü Yolcular kullanmkatadırlar. Bu kavram, ne mevcut rejimi kusursuzlaştırmayı ne de var olan her rejimi aşmayı ifade eder. Demokrasi hep gelmektedir (gelecektir). Etkin yurttaş, ayaklanma ve devrim ile sistemi dönüştürecek faildir. Hakiki demokrasi diye bir şey yoktur. Bu, sürekli gelişen ve değişen bir süreçtir. Koşullara göre yeni haklar talep edilebilir. Bu yüzden öncelik pozitif anlamda yurttaşlık ve “demokratik icat” kavram ve pratiklerinin dönüştürülmesidir. Ondan sonra demokratik olmayan rejim ve yasalara direnme/muhalefet etme gelir.
Şunu unutmamak gerekir. Demokrasi hiçbir topluma dışarıdan ithal edilmez. Her toplumun içinde bulunduğu koşullarra göre şekillenir. Ayrıca kendisi anti-demokratik olan sistem ya da toplumun, demokratik olmayan yollardan kökten dönüşümü sağlanamaz. Öncelikle karşı çıktığı sistemden daha demokratik olması gerekmektedir.
Bununla birlikte, demokratikleşme sadece iktidar yapısının dönüşümüyle değil yurttaşların kendi üzerlerinde çalışmalarıyla da doğrı orantılıdır. Bu demek oluyor ki; demokrasinin demokratikleştirilmesi birden fazla alanda ve uzun soluklu mücadele etmeyi gerektirir. Bu anlamda çıkaracağımız nihai sonuç; yurttaşların etkin modalitesidir yani “hareket”tir.

SONUÇ
Kitap hakkında genel bir değerlendirme yapmak gerekirse, ilk olarak şunu söylemek gerek; sıradan bir okuyucu açısından kitabın dili ağır, belli oranda latince sözcükler/ kavramlar kullanılmış. Ayrıca aşina olunmayan kavramlar da söz konusu. Bunun en önemli sebebi sanırım kitabın siyaset bilimi temelli olması. Daha iyi algılamak açısından kitabı iki kere, altını çizerek okudum. Hatta bazı paragragrafları ikiden fazla okumak durumunda kaldım. İlk okuduğumda biraz sıkıcı bir kitap izlenmi vermişti ama ikinci okuduğumda, ilk okumada göremediğim şeyleri görmeye başlayınca ve bazı kavramları yerine oturtunca aslında kitabın sıkıcı değil, belli oranda benim bu alanda yetersiz olduğumu anladım. Sanırım üçünkü kez okuduğumda çok daha keyif olarak okuyacağım.
Onun dışında kitapta bölümler arasında bağlantı kurmakta zorlandım. Sanki konudan konuya atlıyormuş gibi bir izlenim edindim. Tabii bu, çeviriden de kaynaklı olabilir. O yüzden özet çıkarırken geçişleri bağlamakta kısmen de olsa sıkıntı yaşadım.
Kitapta en ilgimi çeken konu “demokrasinin demokratikleştirilmesi” konusu oldu. Bu bölümü okurken aklıma “demokrasi amaç mıdır, araç mıdır” tartışması geldi. Önce neden buraya vardım anlayamamıştım ama daha sonra bir toplantıda bu tartışmayı yaptığımızda söylediklerimi hatırlattı. Demokrasinin amaç olduğunu savunan, hayat felsefesi haline getirilmesi gereken ve bir kültür meselesi olması gerektiği tezini işleyen biriydim. Kitapta bahsi geçen bölüm açıklanırken, ideal demokrasinin olmadığı, bunun bir süreç olduğu, koşullar değiştiğinde toplum geliştiğinde hak taleplerinin de değişeceği ve her topluma özgü farklı bir süreç olduğu vurgulanıyordu. Zihnimde, istemeden de olsa kendi söylemlerimle kitabın söylediklerini örtüştürmüştüm. Bu anlamda kitap ben de daha fazla etki bıraktı.
Daha kitabın başında, insanı beyin fırtınası yapmaya itiyor kitap. Demokrasi ve yurttaşlık ilişkisindeki çelişkiyi vurgulayarak. Diğer bir deyişle, tersten bakmak gibi bir şey. Dolayısıyla insanı farklı bir açıdan bakmaya itiyor. Toplum olarak en eksik kaldığımız durumlardan biri. Kimileri için bunun farkına varmak çok önemli bir eşikken kimileri için de ezberinin bozulması anlamına geliyor. Bireysel ve toplumsal gelişimimiz için bu tarz eserleri daha fazla okumak durumundayız. Ancak o zaman hayatımıza “fikri hür” insanlar olarak devam edebiliriz…

Bir cevap yazın