DEMOKRASİ MASALI

Demokrasi kavramı, üzerinde çokça uzlaşılamayan, hala tartışılan bir kavram. Türkiye’de ise; iktidarların gerçekleştirmek istediklerini meşrulaştıran bir araç durumunda. Siyasi unsurları dışında demokrasi kavramı derinlemesine tartışılmamakta. İslamcıların mağduriyet ve Kürtçülerin ezilmişlik edebiyatına feda edilmekte. Buna çanak tutanlar da şekilci demokratlar. Bu anlamda önemli bir soru cevaplanmayı bekliyor: “Demokrasi’nin, demokrasi adına ortadan kaldırılması kabul edilebilir mi?” Son 15 yıla bakaraktan Türkiye’nin buna seyirci kaldığını söylemek mümkün, muhalefet örgütlü ve bilinçli mücadele etmek yerine önemli ölçüde tribünden sövmekle yetindi. Aydın geçinenler ise; “en demokrat benim” yarışına girip kendi propagandalarını yapıp kitlelerin gazını almakla kaldı. Halbuki, demokrasiye saldıranların asıl hedefi cumhuriyetin ta kendisiydi. Cumhuriyet korunduğu sürece, ara ara demokrasi rafa kaldırılsa da, demokrasiyi tekrar uygulayabilme ihtimali vardı. Ancak cumhuriyet ortadan kaldırıldığında, artık her şey için çok geç olur, geçmiş olsun.

Demokrasinin şekli unsurlarının varlığı, demokrasi açısından yeterli midir? Türkiye’de yerleşik demokrasi algısı tam da budur. Genel ve eşit oy hakkı, birden fazla siyasi parti ve serbest seçimler yani sandık.. Özellikle feodal yapının korunduğu ve tarikat – cemaat yapılarının kuvvetli olduğu bölgelerde seçim çok tehlikeli bir silah halini alır. Bir aşiretin üyelerinin kullanacağı oyu, desteleyeceği partiyi aşiret reisi belirler ve tüm aşiret o yönde gereğini yapar. Tabii bu noktada, aşiretlerle kurulan temaslarda onlara nelerin vaadedilmiş olduğu da önemlidir.

Toplum yaptığı seçimle, seçimsiz bir demokrasiye yönelmiştir. Bu açıdan baktığımızda, isimleri farklı nitelikleri aynı partilerin varlığı “çok partili sistemin kanıtı mıdır? Şeklen evet, hakikatte hayır. Partilerarası geçişkenliğe bakılarak bu konuda bir fikir edinilebilir. Buraya kadar “şeklen evet” dediğimiz ve bundan sonra da diyeceğimiz şeyler bir ispat olmaktan ziyade, kullanılan meşrulaştırma aracıdır.

Demokrasinin siyasi unsurlarının varlığından ziyade altyapısal unsurlarının varlığı yani ekonomik unsurlar, sistemin sağlıklı olarak var olmasını sağlar. Asgari ekonomik koşulların sağlanmadığı bir sistem demokratik olmaktan çok çok uzaktır. Eğer bir ülkede, oy alma yöntemi makarna – kömür dağıtmaksa o ülkede bırakın demokratik bir sistemi, o sistemi oluşturacak asgari ekonomik unsurlar dahi yoktur demektir. Dört kişilik bir ailenin açlık sınırı, bugün asgari ücretten daha fazladır. Bu açıdan bakıldığında ekonomik olarak alt sınıfta olan insanların önceliği karınlarını doyurmak oluyor. Bu yüzden karnını doyurabilmiş, orta halli olan ve daha iyi şartlarda yaşama umudu olan insanlar demokrasi mücadelesini kısmen öncelik olarak belirleyebiliyor. Üst sınıflar için zaten demokrasinin varlığından yokluğundan ziyade kendi zenginliklerini korumak öncelik haline geliyor.

Ekonomik unsurlar üzerine siyasi unsurları oturtmak da şeklen yeterli olmaz. Bu yüzden toplumsal koşullar da gözetilmek durumundadır. Batı emperyalizmine ve siyonizme karşı ülkesini savunduğunu iddia eden idareciler, ülkelerini Arap emperyalizmine teslim etmiştir. Türkler uzunca bir süredir, İslam adına estirilen Arap emperyalizminin yıkıcı etkisindedir. Nasıl ki, Osmanlı döneminde Türklük bilinçlerinin önüne Osmanlılık geçmiştir, bugün de toplumun Türklük bilinci İslamcı ve Kürtçülerin işbirliğiyle ortadan kaldırılmak istenmektedir. Türkler, İslam öncesi yaşamlarına bakılarak demokratik bir idareye yatkın olarak kabul edilir. Bugün geldiğimiz noktaya bakınca aradan geçen zamanın neler götürdüğü ortadadır. Türkiye İslam’ın (Araplaşmanın) olumsuz toplumsal etkilerini gidermek, en aza indirmek durumundadır. Eğer demokrasiye zarar vermediğini iddia edenler varsa, bir tane örnek Müslüman ülke göstermek durumundadırlar. Türkiye bu grubun dışındadır çünkü laik bir ülkedir. Laik vasfını koruyabildiği ölçüde İslam’ın olumsuz etkilerine karşı koyabilmiştir. Laiklik vasfından uzaklaştıkça geldiği nokta işte bugünün Türkiyesidir. Türkiye’ye Müslüman ülke demek bu anlamda yanlıştır.

Din – demokrasi ilişkisi, din baskın olduğunda demokrasiyi ortadan kaldıran bir sürece doğru ilerler. Çünkü egemen inancın kendine özgü özellikleri ön plana çıkıp diğerleri üzerinde bir baskı aracı halini alır. Yoksa demokratik bir ülkede herhangi bir yurttaş oruç tutmadığı zaman hastanelik edilmez. Bu sıkıntı sadece ibadet anlamında da değildir. Hukuk konusunda da din baskın olduğunda kişi, kendince inancına uygun olan yargılama usulünü hayata geçirir. Sokaklarda “toplum polisi” yerine “ahlak polisleri” gezmeye başlar. Günlük hayatta karşılaştığımız, her gün haberlerde izlediğimiz birçok örneği saymıyorum bile.. Demokratik bir sistemde, sadece egemen mezhebin sözcüsü konumuna gelmiş bir din kurumu fetva verebilir mi? Ya da böyle bir kurumun varlığı ne kadar demokrasiyle bağdaşır? Bu kurumun dünyevi konularda fetva vermesi ne kadar demokrasiyle ilgilidir? Bu konuda da sorular çoğaltılabilir.

Laiklik, toplum tarafından bir yaşam biçimi şeklinde hayata geçirilemezse demagogların oyuncağı halini alır. Toplum yaşamını düzenleyemeyen bir laikliğin dinsizlik olarak algılanması meşrulaştırılır. Laiklik, evet bir anlamda dinsizliktir ancak bu bireyin değil, devletin dinsiz yani bir din devleti olmamasıdır. Bu anlamda bireyin inanç özgürlüğünü korumanın en önemli parçasıdır. Demokratik bir ülkeden bahsetmek istiyorsak, bireyin inanıp inanmaması, inancı, ibadet yeri ve şekli tartışma konusu olmamalıdır.

Yine demokratik bir düzende eşitlik var olması gerekir. Yurttaşlar arasında ayrımcılık yapılmadan, her alanda uygulanması gerekir. Bu eşitlik aynı zamanda toplumsal refah ve adaletin sağlanmasıyla ilintilidir. Adaleti sağlamak adına yargılama yetkisini kullananlar, bunu; Türk Milletinin tamamı adına yaptıklarını unutmamalılar.

Her şeyden evvel demokrasinin bir kültür ve yaşam biçimi olduğunu bilmek gerekir. Kendi yaşamında bunu yok sayanların, ülke yönetimine geldiklerinde de benzer bir davranışta bulunacağı aşikardır. Bu kültürün oturması için yukarıda bahsettiğimiz bazı uzunların belli bir süreç içinde toplumsal hayata yerleşmesi ve bunun sonucunda toplumsal yaşamı etkilemesi, değiştirmesi gerekir. İşte toplumsal yaşamın değişmesi süreciyle paralel olarak demokrasi bir yaşam biçimi halini alır. Dolayısıyla bu konuda işimiz çok çok zor ve uzun.

Peki, en baştaki soruya dönersek, cevabımız “kabul edilemez” olur. Ancak demokrasi kendi kendini nasıl koruyabilir ya da mevcut sistem kendi kendini korumak konusunda eksik mi? Rejimi korumak konusunda türlü önlemler alınmış olsa da, insan elinde en kusursuz rejim bile sakat bir hal alabilir. Türkiye’de ülkeyi yöneten sağ gelenek, her dönem “arkadan dolaşma” tekniğiyle alınan önlemleri aşındırmış ve aşmaya çalışmıştır. Bugün ise; artık doğrudan yasalar ihlal edilmektedir. Meclisten geçirilmek istenen bazı yasaların anayasaya aykırı olmasına ve bu bilinmesine rağmen, “biz yasayı çıkaralım, anayasaya aykırı ise yargıya başvurup iptal ettirsinler” mantığı işlemiştir. Yüksek mahkemelerin dönüştürülmesi neticesinde, yargıya gitmenin de yeterli olmadığı sakat bir yapı oluşmuştur. Dolayısıyla bu şekilde uygulanan bir rejimin de kendi kendini koruması imkansız hale gelmektedir.

Bir cevap yazın