DEMOKRASİ İHRACI TARTIŞMALARI BAĞLAMINDA KÜRESEL MÜCADELENİN YENİ BÖLGESEL CEPHESİ: İRAN

18 Aralık 2017 günü Amerikan Başkanı Donald Trump’ın açıkladığı Ulusal Güvenlik Stratejisi, İran’ın bir kez daha ‘‘haydut devlet’’ ilan edildiğini ve hedefteki ülke tahtasına yeniden ‘‘İran’’ adının yazıldığını göstermiş ve bu nedenle Trump’ın dış politika stratejisi, Bush doktrinine dönüş olarak da yorumlanmıştır. Ancak Trump’ın açıklamalarında dikkat çeken bir başka husus daha bulunmaktaydı. Bu husus, ABD’nin İran’a yönelik bir askeri operasyon planlamadığının ilan edilmesidir. İran’ın bir terör devleti olduğu iddia edilerek dönüştürülmesi gerektiğinin belirtildiği açıklamada, İran’a yönelik bir askeri operasyon planlanmadığının ifade edilmesi, ABD’nin İran’ı nasıl dönüştürmeyi planladığı konusunda soru işaretleri yaratmıştır. İşte bu soru işaretlerinin yanıtlanması açısından 28 Aralık 2017 tarihinde, İran’da başlayan protestolar zihinlerdeki karmaşıklığa ışık tutmaktadır.

İran’da Gerçekleşen Aralık-Ocak Protestoları

28 Aralık tarihinde ekonomik ve sosyolojik nedenlere dayalı olarak başlayan protestoların hedefindeki isim, İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani olmuştur. İran siyasetindeki reformist kanadın temsilcisi olan Ruhani, seçim sürecindeki vaatlerini büyük ölçüde yerine getirememiş ve İran ekonomisinde yaşanan küçülme, İran halkın tepkisini çekmiştir.
Başlangıç aşamasında rejim karşıtı olmaktan ziyade, ekonomik nedenlere dayalı protestolar olarak öne çıkan gösterilerin temel anlamda iki etkisi bulunmaktadır. Bunların ilki eski Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad ile ilişkilidir. İran’da ciddi yolsuzluk suçlamalarıyla karşı karşıya olan Ahmetinejad’ın sınıfsal olarak daha proleter kitleler nezdinde, kendisine duyulan sempatinin etkisiyle, bu gösteriler sonrasında muhafazakar siyaset içerisindeki etkinliğini arttırdığı düşünülüyor olsa da, bazı kesimler tarafından Ahmedinejad’ın gösterilerin faili olmakla suçlandığı da görülmektedir. Zaten aradan geçen aylar içerisinde Ahmedinejad’ın iki yardımcısının da çeşitli yolsuzluk iddialarıyla tutuklanması, İran siyasetinde Ahmedinejad ile bir hesaplaşma yaşandığını ortaya koymaktadır. Protestoların öne çıkan diğer etkisiyse, Ruhani’nin sürecin aşılması aşamasında tamamen dini lider Ayetullah Ali Hamaney’in söylemlerini benimseyen bir tavır almasıdır. Bu açıdan rejimin de Ruhani karşısında elini biraz daha güçlü hale getirdiği ifade edilebilir.

Gerçekleşen protesto gösterilerinin etki alanına bakıldığında, eylemlerin 42 vilayete yayılarak geniş bir toplumsal zemin bulduğu görülmektedir. Ancak buna karşılık Tahran ve Tebriz gibi İran’ın siyasi ve ekonomik olarak en etkili iki şehrinde bu eylemlerin sınırlı ölçüde kalması, protestoların bastırılmasını kolaylaştırmıştır. Zaten köklü bir devlet geleneği bulunan İran’ın, bu tarz sokak eylemlerini bastırma konusunda yeterli tecrübeye sahip olduğu da bilinmektedir. Üstelik bu süreçte, İran’da siyasi dönüşüme yol açacak bir biçimde ‘‘devrim’’ beklentisi yaratacak herhangi bir koşul oluşmamış ve 2009 protestolarından daha farklı bir biçimde, eylemlerin ideolojik temelde şekillenmiyor olması ve gösterilerde daha çok ekonomik hassasiyetlerin belirleyici olması, İran’da bir siyasi dönüşümün yaşanmayacağını ve olayların kısa sürede bastırılacağını göstermiştir. Bu nedenle de olaylar, kısa süre içinde yerini rejim yanlısı gösterilere bırakmıştır.

Yukarıda ifade edilen nedenlerden dolayı İran’da bir dönüşüm yaşanmayacağı bilinse de, İran açısından böyle dönemlerde, en az dış müdahale kadar tedirgin edici olan unsur olarak, İran’ın demografik anlamda heterojen olan yapısı öne çıkmaktadır. Gösterilerin bastırılması aşamasında bu heterojen nüfusun içerisinde, İran’ın toprak bütünlüğü açısından ayrılıkçılık talep edebilecek Beluciler, Kürtler ve Azerbaycan Türkleri gibi kimlik gruplarının, ayrılıkçı taleplerini çok fazla öne çıkartmaması belirleyici olmuştur. Bu gruplar arasında bazı ayrılıkçı talepler dillendirilmiş ve bazı kitlelerin eylemlere katıldığı görülmüşse de, bu grupların protestolara katılımı, İran açısından tedirgin edici boyuta ulaşmamıştır.

İran’daki Gösteriler ve Dış Güçlerin Konumu

İran’ı tedirgin eden konu, Ruhani’nin reform siyasetini uygulamamasından doğan tepkinin, eylemlerin 2.ve 3. gününden itibaren rejim karşıtlığına dönüşebileceğinin ‘‘Bir Devrim Yaptık, Ne Büyük Hata Yaptık’’ ve ‘‘Rıza Şah Ruhun Şad Olsun’’ gibi sloganlarla işaretlerini vermesi ve İsrail – Suudi Arabistan – ABD üçlüsünden gelen mesajlar ile sürecin bir renkli devrim provasına dönüşmesi olasılığı olmuştur. İran açısından öne çıkan bu kaygı, 28 Aralık’ta başlayan protestoların, İran’ı dönüştürmeye yönelik bir stratejinin ilk ayağı ve bir renkli devrimin provası olup olmadığı sorusu üzerine düşünmeyi gerekli kılmaktadır. Zira son yıllarda gerek Orta Asya ve Kafkasya’daki renkli devrimler sürecinde, gerekse Arap Baharı sürecinde halkın meşru taleplerinin emperyalizmin gayrı – meşru talepleriyle örtüştüğü çok sayıda örnek gözlemlenmiştir. Yine ABD’nin çeşitli ülkelerde istihbarat örgütleriyle giriştiği operasyonlar da hafızalardaki yerini korumaktadır. İran bu açıdan tarihsel tecrübesi en yüksek ülkelerden biri olarak öne çıkmaktadır; çünkü CIA kayıtlarına geçen ilk Amerikancı darbe olarak 1953 yılında, İran’da gerçekleşen ve İran petrollerini millileştirme siyaseti yürüten Dr. Musaddık’ın devrilmesi örneği hafızalardaki yerini korumaktadır.
Gösteriler sırasında sokağa çıkan halk kitleleri tarafından, İran’ın dış politika faaliyetlerinin ekonomik maliyetini eleştirilmiş ve bu eleştiriler ‘‘Ne Gazze, Ne Şam, Ne de Lübnan; Hayatım İran’’ sloganında vücut bulmuştur. İran’ın Ortadoğu coğrafyasındaki nüfuz alanını genişleten ve bu slogana yansıyan dış politika faaliyetlerinin ekonomik anlamda bir yük oluşturduğu doğru olsa da, İran’ın bu faaliyetlerinden en fazla rahatsızlık duyan ülkelerin de İsrail, Suudi Arabistan ve ABD olduğu bilinmektedir. Bu anlamda gösteriler, Tel-Aviv – Riyad – Washington hattının taleplerinin dillendirilmesi anlamına da gelmiştir. Bu nedenle gösterilerin ilk gününden itibaren, eylemler İsrail, Suudi Arabistan ve ABD tarafından desteklenmiştir. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, protestoların 5.gününde yaptığı açıklamayla İranlı göstericileri ‘‘kahraman’’ ilan ederken, Amerikan Başkanı Trump da, yaptığı açıklamada göstericilere açık destek vermiş ve değişimin zamanının geldiğini ifade ettiği açıklamasında, İranlı göstericilerin uygun zaman oluştuğunda ABD’den büyük destekler göreceğini belirtmiştir. Trump’ın bu açıklamaları, gösterilerin bir renkli devrim provası ve İran’ı istikrarsızlaştıracak çeşitli eylemler zincirinin ilk halkası, birinci dalgası olarak yorumlanmasına sebep olmuştur.

İran üzerindeki baskıyı arttırmak isteyen Washington’dan gelen bir diğer mesaj ise, 12 Mayıs’ta KOEP(P5+1) Antlaşması’nın gözden geçirileceğinin açıklanması olarak dikkat çekmektedir. İran’da reformist bir kadronun iktidarda olduğu bir dönemde, Tahran’ın üzerindeki baskının bu denli arttırılması, ABD’nin amacının ne olduğu sorusu üzerine düşünmeyi gerekli kılmaktadır. Görünen tabloya göre, İran’ın dönüştürülmesi ile yalnızca İran’ın dönüştürülmesi amaçlanmamakta ve Washington, İran üzerinden küresel mücadelenin yeni bölgesel cephesini açmaya hazırlanmaktadır.
Washington’un küresel hakimiyet stratejisinin temelinde, Avrasya coğrafyasının anahtarı olarak gördüğü ‘‘Büyük Ortadoğu’’yu kontrol etme hedefi bulunmaktadır. Bu hedef doğrultusunda attığı adımlarda büyük ölçüde istediğini alamayan ABD’nin, bölgede yaptığı hamlelerin başarısız olmasının temel nedeninin Türkiye-İran ittifakının bölgedeki statükoyu korumaya yönelik geliştirdiği strateji olduğu görülmektedir. Bu nedenle ABD, bu ikilinin ve hatta Rusya ile birlikte, bu üçlünün oluşturduğu jeopolitik hattın yarılması gerektiğini düşünmektedir. İran da, bu anlamda ‘‘haydut devlet’’ olarak hedefteki ülke tahtasına yazılmakta ve Washington’un küresel hedefleri doğrultusunda İran’ın dönüştürülmesi planlanmaktadır. Bu noktada üzerinde düşünmemiz gereken konuysa, İran’da olası bir dönüşümün Türkiye’ye olacak yansımalarıdır.

Türkiye açısından bölgede statükonun korunması, yeni bir çatışma bölgesinin oluşmaması ve genel olarak İran’ın istikrarını sürdürmesi hayati önem taşımaktadır; çünkü Trump, Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde İran’ı doğrudan tehdit ederken Ankara’yı da dolaylı olarak tehdit etmiştir. Bu durum Tahran yönetiminde yaşanacak olası bir dönüşümün, hedefteki ülke tahtasına Türkiye’nin adının yazılması potansiyelini taşıdığını göstermektedir; zaten Türk – Amerikan ilişkilerinin son dönemde artan gerilimi de ortadadır. Özellikle Washington’un desteğiyle, Irak ve Suriye’de oluşturulan ‘‘Kürt Terörü Koridoru’’nun amacının Türkiye’nin güneyden kuşatılması olduğu düşünüldüğünde, İran’ın istikrarının ve Türkiye – İran ittifakındaki süreklilik ihtiyacının önemi daha da anlaşılmaktadır.

Çin – ABD Rekabetinin Yansıma Alanı Olarak İran

Washington yönetiminin İran üzerindeki baskıyı arttırmasının, ABD’nin küresel hakimiyet stratejisindeki en önemli bölge olarak değerlendirdiği Ortadoğu’ya, Amerikan düzeninin kabul ettirilmesiyle ilişkili olduğunu ifade etmişsek de, Washington’un küresel hakimiyet politikasını Çin ile olan küresel rekabetinden bağımsız düşünmek de doğru olmayacaktır. Çin’in küresel kapitalizme eklemlenmesiyle birlikte yükselen Çin ekonomisi, Çin Mucizesi olarak da adlandırılan bir sürece yol açmış ve Pekin yönetimi, Şanghay İşbirliği Örgütü ve BRİCS gibi geliştirilen ittifak projeleriyle birlikte, potansiyel küresel hegemonyayı sağlayacak aktör olarak değerlendirilmeye başlanmıştır.
Çin’in Amerika’nın oturduğu küresel liderlik koltuğuna aday olması, küresel rekabetin çeşitli bölgelere yansımasına sebep olmaktadır. İran da bu açıdan Washington – Pekin rekabetinin öne çıktığı bir bölge olarak değerlendirilebilir. Çin’in küresel hegemonya vizyonunu benimsemesiyle birlikte, Pekin yönetimi, küresel kapitalist sistemi, kendi düzenine entegre edecek arayışlara yönelmiş ve bu arayışların bir sonucu olarak ‘‘Bir Kuşak Bir Yol (Yeni İpek Yolu)’’ stratejisi ortaya çıkmıştır. Çin’in bu stratejisinin güney istikametinde jeopolitik açıdan öne çıkan ülke İran’dır. Dolayısıyla İran’ın istikrarsızlaştırılması, Pekin liderliğinde inşa edilen ticaret sistemine bir saldırı olma özelliğini taşımaktadır. Üstelik bu ticaret yolunun güney güzergahı, Çin’in Ortadoğu’ya ulaşmasını sağlayan en önemli güzergahtır. Yeni İpek Yolu girişiminin güney güzergahında jeopolitik önemiyle dikkat çeken diğer ülkeyse Türkiye’dir. Bu durum Türkiye – İran ittifakının sürdürülmesi gerektiğini gösteren bir başka örnek olmakla birlikte, Türkiye’nin Washington nezdinde potansiyel ‘‘sıradaki ülke’’ olduğunu da bir kez daha göstermektedir.

Sonuç

Sonuç olarak, Trump’ın iktidara gelmesini takip eden süreçte gerçekleşen olaylarla birlikte, İran üzerindeki baskının artacağını gösteren işaretler ortaya çıkmış ve özellikle ABD’nin yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin açıklanması, Washington yönetiminin İran siyasetinin somutlaşmasını sağlamıştır. Akıllara gelen İran’ın dönüştürülmesine yönelik nasıl bir stratejinin benimseneceği sorusunun yanıtlanması aşamasındaysa, gerçekleşen bu protesto gösterileri, zihinlerde bir fikir oluşmasını sağlamıştır.
İran’da ekonomik ve sosyolojik nedenlere dayalı olarak halkın meşru talepleri doğrultusunda ortaya çıkan protestolara, İsrail – Suudi Arabistan – ABD üçlüsü açık destek vermiş ve bu süreci emperyalizmin gayrı – meşru taleplerini hayata geçirmenin bir fırsatı olarak değerlendirmiştir. Her ne kadar olaylar kısa sürede yerini, rejim taraftarlarının gösterilerine bırakmışsa da, İran’ın hem ABD’nin küresel hakimiyet projesinin Ortadoğu ayağı doğrultusunda, hem de küresel ABD – Çin rekabeti doğrultusunda, Washington tarafından dönüştürülmesi planlanan ülke olduğu açıkça görülmektedir. Bu durum küresel mücadelenin yeni bölgesel cephesi olarak İran’ı öne çıkartmakta ve İran ekonomisindeki olumsuz tablonun da etkisiyle protestoların yeni dalgalarının gelebileceğinin işaretlerini vermektedir.

Bir cevap yazın