KURTULUŞ MÜCADELESİNDEN SONRA EKONOMİDEKİ TEMEL İLKE: “BİZ MEMLEKETİMİZİ ARTIK ESİR ÜLKESİ YAPTIRMAYIZ”

“Ekonomi Nedir?” sorusu ile yazımıza bir giriş yapacak olursak bu sorunun en güzel cevabını Mustafa Kemal Atatürk vermiştir: “İktisadiyat demek, her şey demektir. Yaşamak için, mes’ut olmak için, mevcudiyet-i insaniye için ne lazımsa bunların kaffesi demektir, ziraat demektir, ticaret demektir, sây demektir, herşey demektir.”1

Medeni Bilgiler kitabında ekonominin amaç ve niteliklerinin bahsedildiği bölümde şu ifadeler yer alır:
“Her ülkenin yaşayışında ve çalışmasında her zaman birinci derecede önem verilmiş olan ekonomi sorunları, büyük savaşın yaptığı karışıklık ve yıkımdan sonra adeta hayatın üstünde bir nitelik aldı. Bir ülkede ekonomik faaliyetlerin amacı milli serveti arttırmaktır.

Uygulaması itibariyle çok ayrıntılı bir iş olan ekonomik sorunlar başlıca şu esaslarda toplanır:

1 – Toprak, hayvan, maden, orman ve deniz üretimlerini miktarca arttırmak, cinslerini çeşitlendirmek ve özellikle iç ihtiyaçta çok sarfolunan, dış pazarlarda çok satılan maddeleri çoğaltmak, diğerlerini azaltmak, iyileştirme ve gruplandırma ile bu ürünlerin değerlerini yükseltmek, ürünün maliyet fiyatlarını indirecek önlemler almak, bütün ülke ürünlerinin güvenilirliğini azaltacak karışımı yasaklamak.
2 – Ülkeyi dışardan gelecek ürünlerle fabrika kurma ve yapma ihtiyacından mümkün olduğu kadar kurtarmak; bunun için ülkede kullanılacak ve dışarda satıldığı zaman para edecek sanayii çoğaltmak, vatanın yetiştirdiği ham maddelerin ülkede içinde işlenmesinin sağlamak, sanayiimizi, özellikle yetiştirdiğimiz ham maddelerin yabancı ülkelerde işlenip gelmesine meydan vermeyecek 380bir yönden geliştirmek.
3 – Sanayiimizi ve ürünlerimizi koruyacak bir gümrük tarife siyaseti ve bunun yanında ihracatı teşvik siyaseti gütmek.
4 – Bütün bu önlemlerle ithalat ve ihracat arasında devlet lehine bir durum sağlamak.
5 – Kredi işlerini düzenlemek.
6 – Kara, deniz ve hava nakil vasıtaları ve limanlar tarifelerini, nakil vasıtaları ile liman hizmetlerini düzenlemek.
7 – Sigorta işlerini düzenlemek.
8 – Sermaye ile çalışma arasında denge kurmak. İşçilerin durumlarını düzenlemek.
9 – İç ve dış ticareti düzenlemek. Ticaretin gelişmesini sağlamak ve değişim esaslarını kolaylaştırmak.”2
Ekonomi; siyasetin altında yatan asıl etmendir. Bu yüzden ekonomi; bir ülkenin can damarıdır diyebiliriz. Hal böyle olunca; “tam bağımsızlık” ilkesinin içerisinde de ekonomik bağımsızlık olukça önemli bir yer tutar.
“Bir milletin doğrudan doğruya hayatiyle alakadar olan, o milletin iktisadiyatıdır. Tarihin ve tecrübenin tespit ettiği bu hakikat bizim milli hayatımızda ve milli tarihimizde tamamen mütecellidir.”3

***

“Teslimiyet”

Osmanlı Devleti’nin çöküş sebeplerinde de en büyük paydayı ekonomik sebepler kapsamaktadır.

1835 yılında Von Moltke’nin Osmanlı Devleti’ne dayanan gözlemleri şu şekildedir:

“Para değerinin düşmesi son haddine varmıştır. (…) Ticaret yabancı malların yerli ham maddelerle değişmesinden ibaret. Türk, ham maddesini kendi yurdunun yetiştirdiği bir okka işlenmiş kumaşa karşılık on okka ham iplik veriyor. Tarım durumu daha da kötü. Eskiden ürünlerinin yarısını Boğaziçine getiren Eflâk, Buğ¬dan, Mısır’ın zahire anbarları buraya kapandı. (…) Başkentin yakınında uçsuz bucaksız yerler bomboş durur, hükü¬met Odesa’dan buğday satın alır. Topraklar, ormanlar, sular olduğu gibi duruyor. Türkiye’nin, bütün ticaretinin, kendi kanunlarının himayesi altında yaşayarak bu devletin içinde bir sürü devlet yaratan yabancılar elinde olması bundan. Türkiye ham maddelerini yabancı ülkelere sattığı halde elde ettiği para ile yabancı endüstri ürünlerini ödeyip alamıyor. Para kurunun durumu, parayı tağşiş etme gibi hazin tedbirlere bundan ötürü baş vuruluyor. Bu güzel denizlerden geçen buhar gemilerinde Avusturya, İngiliz, Rus ve Fransız bayrakları dalgalanıyor, Türk denizlerinde dalgalanmayan yalnız Türk bayrağıdır. Bu son derecede zengin ülkenin görülmedik fakirliğinin nedenleri işte bunlar…”4

Tarih 16 Ağustos 1838
Osmanlı Devleti ve İngiltere arasında bir serbest ticaret anlaşması imzalanıyor:

Baltalimanı Anlaşması
Doğan Avcıoğlu, Baltalimanı Anlaşması’nı “Türkiye, 1838’de imzalanan ticaret antlaşmasıyla, ileri Avrupa ekonomisinin açık pazarı haline geldi.” 5 şeklinde tanımlar.

Avcıoğlu’nun aynı kitabında yer alan ifadeye göre “Osmanlı İmparatorluğunun, Doğu ve Batı arasında köprü durumunda olan coğrafi mevkii ve Batılı kapitalistlerin hammadde deposu ve pazar olarak iştahını kabartan olanakları, Türkiye’yi yalnız ekonomik planda değil, politik ve askeri planda da Avrupa’nın baş hedefi yapmaktaydı.” 6
Durum hala aynıdır. Türkiye, hala birilerinin iştahını kabartmaktadır, hala birilerinin baş hedefidir.
Dönemin İngiliz Dışişleri Bakanı Henry Palmerston, “Baltalimanı Anlaşması’nı ‘Capo d’Opera’ (şaheser) diyerek coşkuyla” 7 karşılar.

“1838 Baltalimanı Ticaret Anlaşması ile Osmanlı Devleti serbest ticarete geçmiştir. Osmanlı Devleti’nin serbest ticaret politikasının ilk sonucu ucuz Avrupa mallarının Osmanlı pazarlarını doldurması olmuştur. Böylece Osmanlı Devleti önce İngiltere’nin sonra diğer Batılı ülkelerin açık pazarı haline gelmiştir. Bu antlaşma, Osmanlı ekonomisine öldürücü bir darbe indirmiş, ülkedeki geleneksel üretici kesim Batı ürünlerinin rekabeti karşısında ekonomik hayattan çekilmiştir. Osmanlı topraklarına gümrüksüz giren İngiliz gelişmiş makine endüstrisi malları Osmanlı’nın korumasız el tezgahı endüstrisini kısa zamanda ezmiştir. Bu yanlış politika sonucunda Osmanlı Devleti’nde yeni sanayi atılımları olmamış, var olanlar da gelişememiştir. Böylelikle ihracatın çok üstünde ithalat harcamaları yapılmış, bu durum savaşlarla da birleşince devasa ekonomik açıklar ortaya çıkmış ve Osmanlı Devleti dış borç almak zorunda kalmıştır.” 8

Baltalimanı Anlaşması’nın imzalanmasından 20 yıl sonra 1853’te İngiliz Edward Michelsen ise bu anlaşmanın etkilerinden şöyle bahsediyor: “Diğer taraftan, eskiden Türkiye’de yetişen ve yabancı memleketlerde büyük ünü olan Türk endüstrisinin birçok kolları şimdi tamamiyle yok olmuştur. Bunlar ara¬sında pamuklu endüstrisi gelir ki bugün tamamiyle İngiliz endüstrisi tarafından sağlanmaktadır. Şam’ın çelik bıçakları, Kıbrıs’ın şeker endüstrisi, İznik’in çini endüstrisi, Tesalya’nın Türk kızılı iplik boya endüstrisi hep yok olmuş¬tur. Bütün bu endüstrinin kollarının bugün Türk topraklarında artık izi bile kalmamıştır.” 9

Dış borçlarının gitgide büyümesi sonucunda; borçların artık ödeyemeyeceği raddeye gelmesiyle “Osmanlı Devleti, 6 Ekim 1875’te yayımladığı bir kararname ile borçlarını ödeyemeyeceğini tüm dünyaya duyurdu.” 10 Alacaklı devletlerin İstanbul’da, Osmanlı Devleti’nin maliyesini yönetebileceği, milletlerarası bir komisyon kurulmasına karar verildi: Duyun-u Umumiye. “Devlet bütçesini bu komisyon yapacak ve uygulanmasını denetleyecekti! Bu kararın Babıali’de yarattığı telaş içinde, ehven-i şer sayılan Düyunu Umumiye sistemi, ‘Muharrem Kararnamesi’ ile 1881’de yürürlüğe kondu.”11

Bu, teslimiyetin belgesiydi.

Doğan Avcıoğlu’nun deyişiyle “Düyunu Umumiye, ikinci bir maliye bakanlığı”12 izlenimi taşıyordu.
Ülkenin ekonomisinin, Duyun-u Umumiye’nin avuçlarına bırakılmasının yanında “Tuz ve tütün tekeli bu idareye verilmişti.”13

Tütün rejisi kurulmuş ve çiftçinin karşısına düşük fiyatla tek başına yabancı bir şirket olarak çıkmıştır.
Çiftçi, Reji İdaresi’ne adeta mecbur bırakılmıştır.
“Reji, tütün alım fiyatlarını düşük tutmuş, satış fiyatlarını arttırmıştır. Mesela 1885-1886 yılında tütün alış fiyatı 7,6 kuruş, satış fiyatı 26,1 kuruştur. 1912-1913 yılında ise alış fiyatı 10,3 kuruş, satış fiyatı 35,03 kuruştur.”14

Çiftçi zor durumdadır.

Düyun-u Umumiye İdaresi…

Reji İdaresi…

Tüm bunlara daha sonra İzmir İktisat Kongresi’nde alınan kararlar doğrultusunda 1929 yılında, Cumhuriyet döneminde son verilecektir.

***

“ASIL MÜCADELE ŞİMDİ BAŞLIYOR”

Ateşi ve ihaneti gördüğümüz, barut kokusunun en keskin halini soluduğumuz, bağımsızlık için özgürlük için canımızı ortaya koyduğumuz “Kurtuluş Savaşı padişahın altınlarıyla değil Anadolu insanının kağnılarıyla kazanılmıştır.” 15 Bu, Türk ulusunun var olma mücadelesiydi. Şimdi ekonomi alanında da ciddi anlamda bir mücadele vermek gerekiyordu. Asıl mücadele şimdi başlıyordu. Savaş yığınlarının arasında her şeyi yeniden kurmak lazımdı. Çünkü “Siyasi, askeri başarılar ne denli büyük olursa olsunlar ekonomik başarılarla taçlandırılamazlarsa sürekli olamaz, az zamanda sönerler…”

17 Şubat – 4 Mart 1923 tarihleri arasında İzmir’de, Türkiye’nin ziraat, ticaret, sanayi, işçi temsilcilerinden seçilmiş 1135 üyenin katılımıyla 1. İzmir İktisat Kongresi toplandı.
Açılış konuşmasında Atatürk şu ifadelere yer verdi: “Eğer vatan kupkuru dağ ve taşlardan, viran köy, kasaba ve şehirlerden ibaret olsaydı onun zindandan farkı olamazdı. (…)Bu vatan evlad ve ahfadımız için cennet yapılmaya layıktır. Bu faaliyet-i iktisadiye ile kaabildir.”16

Ekonomik bağımsızlığın ve kalkınmanın amaçlandığı İzmir İktisat Kongresi’nde Misak-ı İktisadi Esasları oy birliği ile kabul edilmiştir.

“Madde 1: Türkiye, milli hudutları dahilinde, lekesiz bir istiklal ile dünyanın sulh ve gelişme unsurlarından biridir.
Madde 2: Türkiye halkı, milli hakimiyetini, kanı ve canı pahasına elde ettiğinden hiçbir şey feda etmez ve milli hakimiyete dayanan meclis ve hükümetine daima güvenir.
Madde 3: Türkiye halkı, tahribat yapmaz, imar eder. Bütün çalışması memleketi iktisaden yükseltmek gayesine yöneliktir.
Madde 4: Türkiye halkı, sarf ettiği eşyayı mümkün mertebe kendi yetiştirir. Çok çalışır, vakitte, servette ve ithalatta israftan kaçar. Milli istihsali temin için geceli gündüzlü çalışmak şiarıdır.
Madde 5: Türkiye halkı, servet itibarı ile bir altın hazinesi üzerinde oturduğunu bilir. Ormanlarını evladı gibi sever, bunun için ağaç bayramları yapar, yeniden orman yetiştirir. Madenleri kendi milli üretimi için işletir ve servetlerini herkesten fazla tanımaya çalışır.
Madde 6: Hırsızlık, yalancılık, riya ve tembellik, en büyük düşmanımız taassuptan uzak, dindarane bir davranış her şeyde esasımızdır. Her zaman faydalı yenilikleri severek alırız. Türkiye halkı inananlarına, topraklarına, şahıslarına ve mallarına karşı yapılan düşman fesat ve propagandalarından nefret eder ve daima bunlarla mücadeleyi bir vazife bilir.
Madde 7: Türkler, irfan ve marifet ışığıdır. Türk her yerde hayatını kazanabilecek şekilde yetişir fakat her şeyden evvel memleketinin malıdır. Maarife verdiği kutsiyet dolayısıyla Mevlit ve Kandil gününü aynı zamanda kitap bayramı olarak kutlar.
Madde 8: Birçok harpler ve zaruretlerden dolayı eksilen nüfusumuzun fazlalaşması ile beraber, sıhhatlerimizin, hayatlarımızın korunması en birinci emelimizdir. Türk, mikroptan, pis havadan, salgından ve pislikten çekinir. Bol ve saf hava, bol güneş ve temizliği sever. Ecdat mirası olan binicilik, nişancılık, avcılık, denizcilik gibi bedeni terbiyenin yapılmasına çalışır. Hayvanlarına da aynı dikkat ve ehemmiyeti göstermekle beraber cinslerini düzeltir ve miktarlarını çoğaltır.
Madde 9: Türk, dinine, milletine, toprağına, hayatına ve kurumlarına düşman olmayan milletler ile daima dosttur. Yabancı sermaye aleyhinde değildir. Ancak kendi yurdunda kendi diline ve kanununa uymayan müesseselerle münasebette bulunmaz. Türk, ilim ve sanat yeniliklerini nerede olursa olsun, doğrudan doğruya alır ve her türlü münasebette fazla mutavassıt (aracı) istemez.
Madde 10: Türk, açık alın ile serbestçe çalışmayı sever, işlerde inhisar (tekel) istemez.
Madde 11: Türkler, hangi sınıf ve meslekte olursa olsunlar, candan anlaşırlar. Meslek, zümre itibarıyla el ele vererek birlikte, memleketini ve birbirlerini tanımak için seyahatler ve birleşmeler yaparlar.”17
Kongrede; çiftçi, tüccar, işçi ve sanayi gruplarının esasları başlıklar altında toplanmıştır.
Düyun-u Umumiye, Reji İdaresi’nin ilgası, aşar vergisinin kaldırılması, ormanların muhafazası, sanayi teşviki, demiryolları, ulaştırma, milli banka…
Her konu konuşulmuştur.

Atilla İlhan’ın “Hangi Atatürk?” adlı eserinde “Üç Misak-ı Milli” başlıklı bir bölüm vardır. O bölümde üç milli andın bütünleşmesi, uluslaşma sürecini başlatır.

“(…) Hangi öğrenciye Misak-ı Millî’yi sorsan, Anadolu dikdörtgenindeki Türkiye Cumhuriyeti’nin o ateş, kan ve barut yıllarında kesinleştirilmiş, ‘toprak bütünlüğü’ nü anlar. Oysa Gâzi Mustafa Kemal’in inkılâp idrakinde ‘Üç Misak-ı Millî’ birbirini tamamlıyor; böylece, ciddi bir ‘uluslaşma’ sürecini başlatıyor: İlk Misak-ı Millî, Anadolu’nun toprak bütünlüğü, Osmanlı ‘mülkünün’ nihayet üzerinde yaşayanlara bir ‘yurt’ ya da ‘vatan’ olmasıdır. Ama bu yetmez. O yurtta yaşayan halkın ‘millete’ dönüşmesi, vazgeçilmez bir şarttır; bu şartın gerçekleşmesi ise diğer iki – ve nedense es geçilen- Misak-ı Millî’ye bağlıdır; İlki ‘Sây’ı (Emek) Misak-ı Millî’si, ikincisi ‘Maarif Misak-ı Millî’si!. Mustafa Kemal, ilkinde İzmir İktisat Kongresinde adınca söz etmişti…”18

***

“BİZ BİZE BENZERİZ”

Savaştan yeni çıkmış bir ülke.
Düşman mezalimine uğramış yıkık dökük köyler.
Her eve düşmüş bir ateş.
…ve Osmanlı’dan kalma büyük borçlar
Yakup Kadri’nin de deyimiyle: “Bunlar artık hiçbir iyi şeye inanmıyorlardı. Bunlar sefaletin yoksulluğun, açlığın, çıplaklığın en son haddinde, yere geçecekleri, toprağa gömülecekleri anı bekler gibiydiler.”19
Oysa yaşamalıydı bu millet. Hem de en iyi şekilde, en güzel biçimde yaşamalıydı.
Yoktan var edilecekti birçok şey. Bu da elbette iktisat ile mümkündü.

“Cumhuriyet ilan edildikten sonra ( 760.000 Kilometre kare ve 1.2 milyon nüfuslu) Türk Devletinin ekonomik gelişmeye imkan nisbetinde hız vermesi iki yönde olmuştur:

1 – Yabancı şirketler elindeki imtiyazları satın alarak millileştirmek.
2 – Endüstrileşmeye gidilirken, ulaşım için memleket yollarını bir plana göre yapmak.
3 – Devletçilik ilkesine göre yurdun doğal kaynaklarını tespit ederek nerelerde endüstri tesislerinin kurulabileceğini ekonomik koşullara göre planlamak. Devletin yapacağı ve işletecekleri yanında bu plana göre özel teşebbüse imkan sağlamak.”20

Bu topraklar kendi ihtiyaçları doğrultusunda kendine özgü, öykünmecilikten uzak bir ekonomi modeli geliştirmişti ve bu ekonomi modeli, sonrasında birçok ülke tarafından örnek alınacak bir modeldi.

“Devletçilik, Türkiye’de uygulanan, bir Türk modelidir. Zamanla diğer ülkelere de örnek olduğunu göstermiştir.
Devletçilik bir politik uygulama ve yöntem olarak Türk toplumunun gerçeği üzerine inşa edilmiştir. Bu binanın temelinde uzak görüşü ve fikirleri ile Atatürk vardır.”21

Öncelikle; Atatürk, devletçiliği şu şeklide tanımlıyor:

“Devletçiliğin bizce manası şudur; fertlerin hususi teşebbüslerini esas tutmak, fakat büyük bir milletin bütün ihtiyaçlarını ve birçok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak, memleketin iktisadiyatını devletin eline almak.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Türk vatanında asırlardan beri ferdi ve hususi teşebbüslerle yapılmamış olan şeyleri bir an evvel yapmak istedi ve görüldüğü gibi kısa bir zamanda yapmaya muvaffak oldu. Bizim takip ettiğimiz yol, görüldüğü gibi liberalizmden başka bir sistemdir.”22

…ve bu modeli şöyle anlatıyordu:

“Türkiye Cumhuriyetini yönetenler, demokrasi esasından ayrılmamakla beraber “devletçilik” prensibine uygun yürümeleri, bugün içinde bulunduğumuz durumlara, şartlara ve zorunluluklara uygun olur.
Bizim izlenmesini uygun gördüğümüz “devletçilik” prensibi, bütün üretim ve dağıtım araçlarını bireylerden alarak milleti büsbütün başka esaslar içinde düzenleme amacını izleyen özel ve bireysel ekonomik girişim ve faaliyete meydan bırakmayan sosyalizm prensibine dayalı kollektivizm, komünizm gibi bir sistem değildir.
Özetle, bizim izlediğimiz devletçilik, bireysel çalışma ve faaliyeti esas tutmakla beraber, mümkün olduğu kadar az zaman içinde milleti refaha ve ülkeyi bayındırlığa eriştirmek için milletin genel ve yüksek çıkarlarının gerektirdiği işlerde -özellikle ekonomik alanda- devleti gerçekten ilgilendirmektedir.”23

“Atatürk’ün 1933’te açıkladığı devletçilik rejiminin esasları şunlardan oluşuyordu: Özel teşebbüsün teşviki esastı. Ancak özel teşebbüsün ele alamadığı sektör, devlet yatırımlarıyla ele alınacak, böylece kalkınma ve sanayileşme hızlandırılacaktı. Böylelikle devlet sermayesi ile özel sermaye arasında bir çatışma yaratılmamasına özen gösterilmiş olacaktı. Devlet kesimi, özel kesimle bir rekabete girmeyecekti. (…) Onun devletçilik anlayışı liberalizmden de ayrıydı. Bireyin yapamadığını devletin yapması, bireyin kâr görmediği kamu yararına işleri devletin gerçekleştirmesi, bireylerin özel girişimlerini devletin kontrolü ve denetimi altında tutması, belli bir plana dayanarak yurt işlerinde öncülük ve yol göstericilik etmesi, belirli kişilerin değil geniş halk kesiminin yararının ve çıkarının ön plana çıkarılması gibi temel ilkeler bize sistemin nasıl çalıştığını gösterir.” 24

Birçok ağaç dikilmişti bu kısa süreçte. Amaç; kalkınmaktı ve başarılıyordu.

“ – İş bankası kurulmuştur.
– Türkiye Sanayi ve Madenler Bankası kurulmuştur.
– Devlet Sanayi Ofisi kurulmuştur.
-Türkiye Sanayi ve Kredi Bankası kurulmuştur.
– Yabancıların elindeki Reji İdaresi satın alınmıştır.
– Barut ve Patlayıcı Maddeler Tekeli kurulmuştur.
– İspirto ve Alkollü İçkiler Tekeli kurulmuştur.
– Yabancıların elindeki demiryolları satın alınarak millileştirilmiştir.
– Devlet Demiryolları ve Limanları Genel İdaresi kurulmuştur.
– Tramvay yabancılardan alınmıştır.
– Devlet Hava Yolları kurulmuştur.
– Tünel yabancılardan alınmıştır.
– Kömür işletmeleri yabancılardan alınmıştır.
– Telefon şirketleri yabancılardan alınmıştır.
– Ziraat Bankası geliştirilmiştir.
– Emlak ve Eytam Bankası kurulmuştur.
– Ticaret ve Sanayi Odaları yasal nitelik kazanmıştır.
– ‘Gümrük Tarife Kanunu’ yürürlüğe girmiştir.
– Menkul Kıymetler ve Kambiyo Borsaları yasası çıkarılmıştır.
– Türkiye Merkez Banaksı kurulmuştur.
– Aşar Vergisi kaldırılmıştır.
– Yüksek İktisat Meclisi kurulmuştur.
– 1. Beş Yıllık Sanayi Planı uygulamaya konulmuştur.
– Türkiye’nin değişik yerlerinde 16 büyük fabrika kurulmuştur.
– Sümerbank kurulmuştur.
– Etibank kurulmuştur
– Denizbank kurulmuştur.
– Halk Bankası kurulmuştur.
– Devlet Ziraat İşletmeleri kurumu kurulmuştur.
– Zirai Kredi Birlikleri kurulmuştur.
– Zirai Kredi Kooperatifleri kurulmuştur.
– Ziraat Okulları kurulmuştur.
– Yüksek Ziraat Enstitüsü kurulmuştur.
– Yüksek Veterinerlik Enstitüsü kurulmuştur.
– İpekböceği Enstitüsü ve İpekböcekçiliği Okulları kurulmuştur.
– Tohum Islah İstasyonları kurulmuştur.
– Örnek Çiftlikler kurulmuştur.
– ‘Hayvanları İyileştirme Kanunu’ çıkarılmıştır.
– Yonca Tohumu Temizleme Kurumu kurulmuştur.
– ‘Kabotaj Kanunu’ kabul edilmiştir.
– ‘Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu’ çıkarılmıştır.
– Elektrik İşleri Etüd İdaresi kurulmuştur.
– Devlet İstatistik Umum Müdürlüğü kurulmuştur.
– Merkez Hıfzısıhha Enstitüsü kurulmuştur.
– Toprak Mahsulleri Ofisi kurulmuştur.
– Ankara Türk Sigorta AŞ. kurulmuştur.
– Anadolu Anonim Türk Sigorta Şirketi kurulmuştur.”25

Falih Rıfkı Atay, “Çankaya” adlı eserinde Atatürk dönemi ekonomi politikalarının yarattığı mucizevi sonuçları şu şekilde anlatır:

“Hitler, Atatürk’ü övdüğü sırada, ‘Bir milletin bütün vasıtalarından mahrum edilmiş olsa dahi, kendi kendini kurtarma vasıtalarını yaratabileceğini ispat eden adamdır’ demişti.
1923-1924 Türklüğü düşünülürse Hitler’e ikinci defa hak vermek lazım gelir.
Bir de sömürgesizleşme davamız vardı. Demiryolları, tramvaylar, şehir ışıkları, suları, gaz, rıhtımlar, fenerler hepsi imtiyazlı yabancı şirketler elinde idi. Bunları satın alarak millileştirecektik. (…)

Yeni Türkiye’de Devletçilik, bir ekonomik meslek olarak doğmamıştır. Bu tarihi zaruret olarak doğmuştur. Yapılacak şeyleri devletten başka yapabilecek olan yoktu. Mesele bundan ibaret. Yani Türkiye kendi yapmak veya hiçbir şey yapılmamasına boyun eğmek arasında seçim yapmalı idi.

Partinin bir iki yüz bin lirasını bir yabancı bankaya yatırarak hissedar olmak teklifinde bulunduğumuz vakit, ‘Türkler bankacılık edemezler. Paranızı bize bırakırsanız, faizini veririz’ diyorlardı.

Bir vatanı kurtarmak fakat bir banka kuramamak. Bir fabrika işletememek… Zaferin verdiği üstünlük duygusu ile bu iddiaların doğurduğu aşağılık duygusu çarpışıyordu. 1923’ün şevkli iradesi on dokuzuncu asır iktisat öğrencilerinin şüpheci ve bozguncu telkinlerini nihayet yendi. Bilmediğimiz şeyleri yapmaya koyulduk. Ankara köy mü idi? Şehir olacaktı. Demiryolu Erzurum’a kadar ulaşmalı mı idi? Ulaşacaktı.

Aldanmak, avlanmak, yaptığımızı bozmak veya kullanmamak, hepsi hesapta idi.

Her şey yapılmalı ve yapılanların sahibi bu millet olmalı idi. Türk’ün parası varsa Türk, Türk’ün parası yoksa devlet yapacaktı. Geçmişten korkuyorduk. Kapitülasyonlar kabusu henüz dün akşam uykularımızda idi.
Devletçilik yeni Türkiye’de milliyetçilik demekti. (…)

İmtiyazlı yabancı şirketleri tasfiye etmek ve hepsini yüzde yüz Türk kadro ile işletmek… Ve bu geri Asya memleketini ileri Avrupa memleketi haline getirecek her şeyi, her şeyi temelinden kurmak…

Meclis kürsüsünde bir de ‘üç beyaz’ parolası revaç bulmuştu: Ekmeğimizi kendi unumuzdan yoğurmak, şekerimizi kendi pancarımızdan almak, bezimizi kendi pamuğumuzdan dokumak… Ah bir buna muvaffak olsaydık…
1923 kafası ve iradesi imkansızlığa meydan okumuştur. Doğru, eğri, eksik, tamam, fakat “Türk’ün yapamayacağı’ sabit fikrini yenmiştir.

1923 iradesinin ve kafasının eline geçmişten yalnız tarihi anıtlar miras kalmıştı. Tarihi anıtlar dışında ne varsa, iktisat, teknik, ticaret, ziraat teşebbüslerinden doğma ne görünürse hemen hiçbiri Türk değildi. Şimdi tarihi anıtlar dışında olan ve görünen şeyler misillerce artmıştır ve hepsi millidir.

Türk tarihi 1923 iradesinin ve kafasının mucizesini unutamaz. (…) Meşrutiyet’te Direklerarası’nda bir pabuççu dükkanının açılmasını Türklerde iktisadi teşebbüsçülüğün müjdesi gibi sayan bizler bugün, 1923 kafasının ve iradesinin kurmuş olduğu demir ve çelik endüstrisini İsveçliler kadar verimleştirmek imkanlarını arayabilen bir seviyeye çıkmışızdır.” 26

Başarmıştık.

“Muasır medeniyetler düzeyine ulaşmak, hattâ o düzeyi aşmak…” denilen noktadaydık.

***

Ve sonra…
Kemalist ilkelerden uzaklaşıldı.
İthal fikirler alındı.
“özelleştirme seferberliği” gerçekleştirildi.
Kemal Derviş aktörü sahneye konuldu.
24 Ocak kararları yabancı menşeili kalemlerle yazıldı. “Demir yumruk” 27 gibi masaya indi.
Birileri çıkıp “Babalar gibi satarız.” 28 dedi.
“Sata sata bitiremedik.” 29 dendi.
Dışa bağlılık esaslı ticari anlaşmalar imzalandı.
Modern kapitülasyonlar geri dönmüştü.

Karşıdevrim süreci önce ekonomiyi vurmuştu. Tarım sektörü de bu darbeden ağır yaralanmıştı haliyle. Kendine ve daha fazlasına yetebilmekte olan, “tahıl ambarı” diye anılan Türkiye; buğdayı dahi ithal etmeye başlamıştı. Üretemiyormuşuz gibi ithal edilen onca ürün Türkiye pazarını dolduruluyordu. Saman, buğday, arpa, mısır, kuru fasulye, pamuk, tohum, et, sarımsak, meyve, sebze ve gümrük vergisi sıfırlanmış onca ürün…

Türk çiftçisi pazarını kaybediyor. Bu bir ülkenin ekonomisi için ciddi bir tehdittir. Ne yazık ki günümüzde çiftçiyi üretime küstüren politikalar izlenmekte. Çiftçi kazanamıyor tam aksine kaybediyor.
Tarımı biten ülkenin ekonomisi de biter. Dışa bağımlılık, gün gittikçe biraz daha artmakta ama birileri çıkıp güzellemeler dizerek durumu makyajlamakta.

Kemalist Kalkınma Modeli, Türkiye’de şu an uygulanmıyor.
Belki de temelde yatan sorun budur.
Aslında reçete bellidir ama hastalanmamız için uğraşanlar vardır.

“Bugün, küreselleşme politikalarının güç duruma soktuğu azgelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelere, yakındığı ekonomik sorunlardan kurtulabilmeleri için adı verilmeden Kemalist kalkınma yöntemi öneriliyor.” 30
Prof. Michel Chossudovsky’ın ifadesiyle “Modern tarihin en ciddi krizi ile karşı karşıyayız. Karar direktiflerini Washington’dan alan IMF ve Dünya Bankası’nın sorumlu olduğu kriz öyle büyük bir kriz ki ulusal ekonomiler büyük bir hızla çöküyor. Bu çöküşten kurtulmak isteyen ülkeler, öncelikle sanayilerini koruma altına almalı, ithalat vergilerini yükseltmeli, ulusal ekonomiyi koruma altına alarak yerli üretimi arttırmalı ve IMF’nin dayattığı ‘serbest piyasa ekonomisinden’ kendilerini kurtarmalıdır.”31

Beyza ÇALDIR

DİPÇE:
[1] Afet İnan, 1. İzmir İktisat Kongresi (17 Şubat-4 Mart 1923), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1989, s.67
[2] Prof. Dr. A. AFETİNAN, Medeni Bilgiler ve M. Kemal Atatürk’ün El Yazıları, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara, 2015, s.380-381
[3] Afet İnan, 1. İzmir İktisat Kongresi (17 Şubat-4 Mart 1923), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1989, s.57
[4] Prof. Niyazi Berkes, 100 Soruda Türkiye İktisat Tarihi, 2. Cilt, Gerçek Yayınevi, İstanbul 1970, s.371
[5] Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin Düzeni (Dün-Bugün-Yarın), Birinci Kitap, Tekin Yayınevi, İstanbul 1996, s.102
[6] Avcıoğlu, age. s.102
[7] Metin Aydoğan, Türkiye Üzerine Notlar 1919-2015, Pozitif Yayınları, İstanbul 2015, s.21
[8] Sinan Meydan, Akl-ı Kemal Atatürk’ün Akıllı Projeleri, 3. Cilt, İnkılâp Kitabevi, İstanbul 2015, s.79-80
[9] Berkes, s.371-372
[10] Metin Aydoğan, Türkiye Üzerine Notlar: 1919-2005, Pozitif Yayınları, İstanbul 2005, s.32
[11] Avcıoğlu, s.127
[12] Avcıoğlu, s.127
[13] Avcıoğlu, s.134
[14] Avcıoğlu, s.135
[15] Meydan, s.21
[16] Afet İnan, 1. İzmir İktisat Kongresi (17 Şubat-4 Mart 1923), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1989, s.64-65
[17] Dr.Tahir Tamer KUMKALE, Atatürk’ün Ekonomi Mucizesi, Pegasus Yayınları, İstanbul, 2007, s.44-45
[18] Atilla İlhan, Hangi Atatürk?, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2008, s.400-401
[19] Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Vatan Yolunda, İstanbul, 1986, s.185-187
[20] Afet İnan, 1. İzmir İktisat Kongresi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1989, s.14
[21] Hamza Eroğlu, Atatürk ve Devletçilik, Ankara, 1981, s.2
[22] Prof. Dr. Mustafa A. Aysan, Atatürk Dönemi Ekonomi Politikaları, Minvai Yayınları, İstanbul 2014, s.80
[23] Prof. Dr. A. AFETİNAN, Medeni Bilgiler ve M. Kemal Atatürk’ün El Yazıları, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara 2015, s.62
[24] Şafak Altun, İlk Hedef Akdeniz’di İkinci Hedef İktisat, İstanbul 2007, s.220
[25] Meydan, s.79-80
[26] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Pozitif Yayınları, İstanbul, s.522-524
[27] Metin Aydoğan, Türkiye Üzerine Notlar 1919-2015, Pozitif Yayınları, İstanbul 2015, s.180
[28] http://www.hurriyet.com.tr/bakin-gorun-tekeli-babalar-gibi-satarim-38451544
[29] http://www.yenicaggazetesi.com.tr/hangi-milletin-milli-iradesi-29346yy.htm
[30] Metin Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye 20. Yüzyılın Sorgulanması, Pozitif Yayınları, İstanbul, 2015, s.288
[31] Cumhuriyet, 13.12.1998

Bir cevap yazın