TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN BİRİNCİ SANAYİ PLANI (1933) VE ÜÇ VURGU

Devletçiliğin, 1931 yılında Cumhuriyet Halk Fırkası’nın (CHF) program ve tüzüğüne girmesi ile resmiyet kazanan stratejik tercihin arkasında tamamen tesadüfî, ampirisist; yani sadece günü idare etmeye çalışan bir anlayışın ötesinde ciddi bir kavrayış olduğunun izleri, Gazi Mustafa Kemal’in iktisat temalarının ağır bastığı konuşmalarından da açıkça izlenebilir.

Türkiye’de Cumhuriyet rejiminin kuruluş çabaları içinde, program kavramı sık sık duyulur olmuştur. Sovyetler’in deneyiminden de esinlenerek, planlama 1932’den başlayarak gündemde yerini alır.
Kast edilen şey, bir düzen içinde sanayiler kurmak, bunu bir organik hareket haline getirmekti. Bazen plan, bazen de program denilmesine rağmen 1930’larda sanayileşme çabası projeler katında, ama bir bütünlük anlayışı ile toplumun nabzına yerleşti.

Birinci Sanayi Planı, kaynakların kıt olduğu zor zamanların ürünüdür ve Sanayi Devrimi trenini kaçırmış ve de yatırımcılığı öğrenememiş Osmanlı ile Cumhuriyet arasında kritik farklardan biridir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin Birinci Sanayi Planı-1933, doğru tasarlanan projelere garantili kaynak tahsisi ile süreklilik kazandırmış böylelikle üretimde teknolojinin algılanması başlamış ve ulusal (büyük) ölçeği, yatırımların ileri – geri etkilerini işleyerek / göstererek aynı zamanda devletçilik politikasının da merkezi olmuştur.
Ayrıca bu plan, Cumhuriyet Türkiye’sinin sanayileşme politikasında 1930’lu yıllarda yaptığı önemli bir değişikliğin simgesidir. Devletçilik, öncelikle sanayide yeni ve doğru yatırımcılık ve bunu sürdüren işletmecilik demektir.
Aydınlanmamız ve dönemin iktisat anlayışındaki temel dönüm noktalarını kavramamız için dünyadaki iktisadi işbölümünün ciddi bir tahlilinin yer aldığı Türkiye Cumhuriyeti’nin Birinci Sanayi Planı’nın 11 sayfalık ‘Giriş’ bölümünde yer alan üç noktaya farklı bir ifade ile üç kritik vurguya göz atmak gerekmektedir. Bu metinde, 1930’lu yılların koşulları üzerinde üç vurgulama var.

Birincisini planda yer alan kelimelerle ve imlâsına dokunmadan kaydedelim:

“Garp kültürünün, yâni tekniğin ve büyük sanayin sahası Avrupanın bütün garbî kısımlarını ve şimalî Amerikanın da şark sahillerini ihata ediyordu. Dünyanın ‘Tezgâh’ ı haline girmiş olan bu sahalar, sanayileşmemiş milletlere mamulât gönderiyor, bu suretle büyük sanayinin tufanı altındaki dünya pazarlarında mevcut istihsal cihazları inhilâl ediyor ve daha dün müstakil vahdetler halindeki camialar büyük sanayinin hegemonyası altına girerek hukuken müstakil, fakat iktisaden tâbi birer varlık haline düşüyordu.
Garbın sanayi memleketleriyle ziraat ve hammadde memleketleri arasındaki bu tâbiyet, sanayi memleketlerini ihya edici, fakat hammadde memleketlerini de tedricen inhilâl ettirici vaziyetler ihdas etti.”

Evet, iktisat ve tarihle ilgili olanlar meseleyi kavramış olmalıdır. 1933’te yazılmış olan bu kısım 30-35 yıl sonra Batı sosyal bilimine bağımlılık ekolü olarak geçen bir dizi sosyal bilimcinin katkılarının özünü içermekte, yani uluslararası işbölümünün sömürge düzenleri son bulduktan sonra dahi, süregelen bağımlılık yaratıcı özelliklerini teşhir etmektedir. Dünya kapitalist sistemi hakkında yapılan bu teşhis, akademik sosyal bilimlerde Marksistler hariç tutulursa, ancak 30 yıl sonra yapılabilmiştir.

İkinci vurgulama, Türkiye’nin bu çerçeve içindeki konumu ile ilgili ve yine plandaki kelimelerle:

“Türkiyenin Dünya emtea mübadelesindeki Garp sanayi mamulâtına bir mahreç ve buna mukabil de o sanayie hammadde yetiştiren bir ziraat memleketi olmasında manasını bulmuştur”

Bu kritik cümle ile Türkiye’nin de bu büyük kutuplaşmadaki yeri, hiçbir yanılsama olmadan teşhis ediliyor.

Üçüncü vurgulama ise izlenmesi gereken stratejiyle ilgili ve yine plan dili-imlası ile:

“Türkiyeyi müstakil millet yapmak şiarının bugünkü manâsı Türkiyeyi iktisaden müstakil ve tam teşekküllü bir vahdet haline getirmek demektir. Bu münasebetle, ehemmiyetli bir noktayı belirtmeli: büyük sanayici memleketler, aralarındaki bütün siyasî ve iktisadî münazaalara ve ihtilaflara rağmen ziraatçi memleketleri her zaman için hammadde müstahsili mevkiinde bırakmak ve bu memleketlerin piyasalarına hakim olmak davasında müttefiktirler. Bu itibarla ziraatçi memleketlerin bu silkinme hareketlerine, er geç, set çekmek hususunda siyasi nüfuzlarını kullanmakta da birleşeceklerdirler. Baz ziraatçi memleketler de ufak bir taviz mukabilinde bunu kabulden imtina etmeyeceklerdir. Bilhassa bu hakikat muhtaç olduğumuz sanayi, zaman kaybetmekten kurmak için en mühim muharrikimizdir”.

Birinci Sanayi Planındaki bu üç vurgudan hareketle belirlenen stratejik tercih, bir aciliyet gereksinimi üzerine kurulu, yani derhal yapılması gereken bir atılımın vurgulanmasına dayalı. Görüldüğü üzere dış dünyaya ilişkin de çok doğru bir teşhis var: Faşizmin ayak sesleri hissedilmektedir, Almanya’da ve Avrupa’da emperyalist ülkeler arasında çatışmalar vardır; bir hegemonya boşluğu vardır. Bu boşluk, Türkiye gibi ülkeler için geçici bir fırsat yaratmaktadır ve hızla kullanılmadığı takdirde bu fırsat kaybolabilecektir.

İşte, Cumhuriyet kadroları bu fırsatı değerlendirmek için kolları sıvamışlardır.

Sıra, ilk Sanayi Planıyla, Devletin, ‘ana hammaddeleri ülkemizde bulunan veya kolay sağlanabilecek olan’ öncelikli yatırım alanlarını belirlemesine gelmiştir. Bu alanlar; mensucat, demir, kömür, bakır, kükürt, selüloz ve kâğıt, ipek, seramik, kimya, enerji ve petrol’dür. Plan, Meclis’e sunulur, Alkışlarla ve oybirliğiyle kabul olunur.

Yukarıda özetlenen stratejik algıya dayanan yeni ve yoğun bir sanayileşme dönemiyle, Cumhuriyet tarihinde iktisadi açıdan müstesna bir parlak sayfa yaratılmış olmaktadır. Temel stratejik sentezin yapıldığı 1932 sonrasında, bu dönemin ortalama büyüme hızı yüzde 8’e yakındır ve sanayinin öncülüğündedir. O yüzdendir ki, İkinci Dünya Savaşının büyük tahribatına rağmen, savaş sonunda Türkiye ekonomisi, bu yılların kuvvetli yatırım temposu sayesinde 1945 sonrasında tekrar hızla canlanabilmiştir.

1930’lar Türkiye’sinde imalat sanayi katma değerinin artış hızı yıllık ortalama yüzde 12’dir. Grafik son derece nettir. Bu parlak sanayileşme deneyimi imalat sanayi katma değerinin ulusal gelir içerisindeki payında meydana gelen gelişmelerden de görülebilir: 1929 yılında imalat sanayi katma değerinin ulusal gelir içindeki payı yüzde 8,4’dür. Halkçı – Devletçi ekonomi yönetiminin dönem sonunda ise bu pay yüzde 14,7’ye yükselmiştir. Bu başarının arkasında, korumacılık ve devletçiliğin harika sentezi yatmaktadır. Sentezdeki korumacı faktör, dünya krizine karşı doğru bir koruma mekanizması sağladı. Depresyonda, Türk ekonomisini emperyalist sistemden kısmen koparabildi.

Demiryolları + Sanayileşme = Devletçilik sihirli denklemi temelinde ekonomisini örgütleyen Kemalist Türkiye, ilk defa yirminci yüzyılda geri kalmış ve bağımlı bir ülkenin dış açıkları, kronik dış borçlar ve mali esareti olmadan, kendi kendine yeten bir sanayileşmeyi gerçekleştirmesinin, ütopik bir fantezi olmadığını göstermiştir.

Umarım bu kısa not, “1930’ların CHP’si değiliz” diyen çevrelerce de okunur ve tartışılır.

Dr. Serdar Şahinkaya

Özet Kaynakça

Boratav, Korkut (2008); Türkiye İktisat Tarihi 1908–2007,Ankara, İmge Kitabevi Yayınları, 12.Baskı.
Bulutay, T,Tezel Y, S.Yıldırım, N (1974); Türkiye Milli Geliri: 1923-1948, A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, Ankara.
Kuruç, Bilsay (2011); Mustafa Kemal Döneminde Ekonomi: Büyük Devletler ve Türkiye, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, Ekim.
Kuruç, Bilsay; Şahinkaya, Serdar (2012); “1930’lar Türkiye’sinde Sanayileşmenin Ana Çizgileri” Bugünün Bilgileriyle Kemal’in Türkiyesi: La Turquie Kamaliste. Boyut Yayıncılık. İstanbul. s.106 – 115
Şahinkaya, Serdar (2009); Gazi Mustafa Kemal ve Cumhuriyet Ekonomisinin İnşası, Ankara: ODTÜ Yayıncılık, 2. Baskı. Kasım.

Bir cevap yazın