60-80 DÖNEMİ TÜRKİYE SOLU VE “ULUSAL” HASSASİYET

Türkiye solunun “ulus” ve “ulusal” kelimeleri ile yaşadığı tecrübe bir bakıma tarihsel sürecinde yaşanan kırılmaları özetler niteliktedir. Zira Türkiye solunun “ulus” ve “ulusal” kavramları ile ilişkisi aslında Kemalizmle arasındaki mesafeyi ölçmek için de kullanılmaktadır. Ana kırılma noktaları ile bakılacak olursa Kemalizmle daha az mesafeli olduğu hatta belirli bir bölümünün Kemalist devrimi referans aldığı 1960-1980 döneminde “ulusal” hassasiyetin daha yoğun olduğunu söylemek mümkün olacaktır. Türkiye solunun milli/ulusal olarak nitelendirdiği iki önemli konu vardır. Bunlardan birincisi ekonomik kalkınma bağlamında ulusal ekonominin inşası, ikincisi de NATO üyeliğinin yarattığı tehdit algıları bağlamında ulusal savunma sanayinin inşasıdır.

Kalkınma meselesi, 27 Mayıs sonrası dönemde Türkiye solunun öncelikli gündem maddelerinden birisini teşkil etmektedir. Devlet Planlama Teşkilatı’nın kuruluşu ile birlikte yükselişe geçen kalkınma meselesi hem iktidar hem de muhalefet bağlamında temel tartışma konularından birisi haline gelmiştir. DPT ile birlikte başlayan 5 yıllık kalkınma planları, Avcıoğlu’nun “Milli Devrimci Kalkınma” modeli, Erbakan’ın “Ağır Sanayi Hamlesi” (yalnızca bir isim benzerliği olarak düşünmek daha doğru olur) vb. başlıklara bakıldığı zaman kalkınma meselesini Türk siyasal hayatı açısından oldukça önemli bir noktada durmaktadır. İlk etapta bir iç politika sorunu gibi görünse de esas itibariyle bir dış politika konusu olan kalkınma meselesi solun emperyalizm kavramına yaklaşımıyla doğrudan alakalıdır. Türkiye solu, Osmanlı’dan günümüze Türkiye’nin bir sömürgeleşme süreci içinde olduğu iddiasını kendi döneminde de devam ettirerek emperyalizme karşı mücadelede ekonomik kalkınmaya öncelik vermektedir. Atatürk’ün “Tam bağımsızlık ancak ekonomik bağımsızlıkla mümkündür” şiarından hareket ederek bağımsız bir Türkiye’yi kurmak için her şeyden önce bağımsız bir ekonomiye ihtiyacın olduğu ortaya konmaktadır. Türkiye’nin bağımsızlığına giden yolun bağımsız bir ekonomiden geçtiği tespitinin ardından bu ekonominin “ulusal” niteliğine de vurgu yapılmıştır. Bir başka deyişle Türkiye’nin temel ekonomik ihtiyaçlarını kendi karşılayacağı, ithalatın azaltılıp ihracata yöneleceği, kendi ayakları üzerinde durabilen güçlü ve bağımsız bir ülke yaratabilmek için “ulusal” nitelikte bir ekonominin varlığı tereddütsüz bir biçimde kabul edilmektedir.

İkinci husus ise “ulusal” savunma politikasının geliştirilerek ulusal savunma sanayi kurulmasını sağlamaktır. Bilindiği üzere Türkiye solunun ulusal güvenlik bağlamında aldığı en temel tehdit NATO üyeliği ve buna bağlı olarak Türkiye’deki Amerikan üslerinin varlığıdır. II. Dünya Savaşı sonrasında Türkiye’nin NATO’ya üye olma süreci ve bununla birlikte ABD ile yapılan askeri anlaşmaların niteliği Türkiye solunun bu süreci derin bir şekilde sorgulamasına sebep olmuştur. Ulusal savunma meselesi de ulusal kalkınma meselesi ile doğrudan ilintili bir konudur. Kalkınma meselesi Türkiye’nin ulusal güvenlik sorunları açısından çok önemli bir noktayı oluşturmaktadır.

TİP VE TKP örneği solun “ulusal” kavramı ile ilgili tecrübesini açıklamakta daha faydalı olacaktır. Zira 60-80 dönemine damga vuran diğer ana damarların “ulusal” kavramı ile ilişkisi ideolojik referans zemininde değerlendirilmektedir. Başka bir ifadeyle solun belirli bir bölümü açısından “ulusal” kavramını ideolojik düzlemde zikretmek herhangi bir sorun teşkil etmemektedir. Yön, MDD ve Aybar dönemi TİP’e baktığımız zaman solun “ulusal” kavramı ile oldukça yakın temas halinde olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Solun Kemalist devrimi referans alan yapıları içinde bu durumun şaşırtıcı olduğunu söylemek mümkün değildir. Bu sebeple bu çalışmanın örnekleri olarak solun bu kısmı tercih edilmemiştir. Yön, MDD ve Aybar dönemi TİP’i bu şekilde tarif ederken bu üç yapıyı homojenleştirme gibi bir iddia ortaya atılmamaktadır. Ancak solun Kemalizmle arasındaki mesafe daraldıkça “ulusal” kavramı ile ilişkisinin de doğal olarak yakınlaştığını söylemek gerekir. Bu tavır Türkiye solunun belli bir kısmı açısından “sosyalist olmamakla” suçlanmasına kadar devam etmiştir.

Yalnızca Türkiye’de değil genel olarak sol siyasetin uzun yıllardır tartışma gündeminde olan “ulusallık” meselesi süreç içinde bir tartışma zemininden çok bir ayrışma vesilesi haline gelmiştir. “Ulus” ve “ulusal” kavramlarının tarihsel olarak burjuvazi üzerinden temsil edilen kökenini baz alarak bu meseleye yaklaşanlar açısından “ulusal” kavramı hiçbir şekilde kabul edilmemekle birlikte “ezen ulus-ezilen ulus” ikilemi üzerinden “ulusal” kavramına “devrimci” bir önem de atfedilmeye başlanmıştır. Kürt sorununun sol içi bir tartışmadan öteye geçerek solu tahakküm altına aldığı dönemle paralel olarak gelişen bu algıyla birlikte solun “ulusal” kavramıyla farklı bir yoldan yeniden barıştığını söylemek de mümkün olacaktır. Bu bağlamda artık sol açısından iki farklı “ulusallık” söz konusudur ki bunlardan ilki Kemalizmin temsil ettiği burjuva nitelikli bir “ulusal” algı, diğeri de Kürt sorunu merkezli temsil edilen devrimci karakterli bir “ulusal” algı.

Bu temel ayrımın ortaya konulmasının sebebi aslında ilkinin merkez alınıyor olmasıdır. Güncel tartışmalar zemininde bakıldığı zaman sol ve ulusal kelimeleri yan yana geldiğinde iki şey akla geliyor. Bunlardan ilki Kemalizme “faşist” diyebilmek için sol ve ulusal kavramları üzerinden varılan “nasyonal sosyalizm”, ikincisi de Kürt sorununa vurgu yapabilmek için kullanılan “ulusal sorun” kavramı. Buna karşılık 60-80 döneminin ana damarlarını baz aldığımız zaman “ulusal” kavramının kullanılış biçimi açısından özellikle de 60-71 dönemine bakıldığında faşizme ya da Kürt sorununa doğrudan ulaşıldığını söylemek oldukça zordur. 71-80 dönemine bakıldığında da “ulusal” kavramının kullanılışında yaşanan değişim ve dönüşüm henüz kuruluş aşamasındadır.

Günümüzde solun “ulus” ve türevi kavramları kullanırken aldığı pozisyon bu kavramlara üst-yapısal bir anlam yüklenmesi ile ilgilidir. Bu bağlamda “ulus” ve ona ait olan her şey devlet eliyle zorla kurulmaya çalışılan hatta “icat” edilen soyut bir kavramdır. “Ulus”a ait veya “ulusal” olan öğeler genel olarak dil, kültür, tarih vb. üst-yapısal formları temsil etmektedir. Halbuki 60-80 döneminin solu açısından “ulusal”/”milli” kavramlarının alt-yapısal niteliği daha belirgindir. Solun Kemalizm ile mesafesi en yakın olarak nitelendirebileceğimiz Yön ve MDD’yi merkeze aldığımız zaman “ulusal” (hatta daha yaygın bir kullanım olarak “milli”) olandan kastedilen şey yalnızca ve/veya doğrudan topluma ait olan manevi öğeler değil daha çok kamuya ait olan maddi öğelerdir. Başka bir ifadeyle “ulusal” kavramı bu dönemde solun belli bir bölümü açısından alt-yapısal değerleri temsil etmektedir. Yön Dergisi üzerinden hareket edildiği zaman ulusal/milli kavramını en yoğun olarak kullanıldığı noktanın dış politika olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bağımsız bir dış politikanın ancak ve ancak “milli” bir dış politikadan geçtiğini ifade eden Yön çevresi açısından “milli” bir dış politika ile Türkiye’nin bağımsızlığı arasında doğrudan bir ilişki kurulmaktadır. Fethi Naci, ulusal/milli kavramları ile ilişki kurarken savunma, dış politika ve ekonomik kalkınma kurduğu paydaşlık ile kavramı alt-yapısal bir düzlemde ele almaktadır:
“Gerçek bir milli savunma ancak milli kalkınmamızla mümkün. Milli kalkınmamız için durmadan üretken yatırımlar yapmamızı gerektiriyor; milli gelirimizin büyük bir kısmını sınai ve zirai üretimimizi arttıracak alanlara yatırmamızı gerektiriyor. Bu ancak milletlerin barış içinde birlikte yaşamalarının gerçekleştirilmesiyle mümkün. Bunun için Türkiye‟nin kalkınması iç imkanları kadar dış ilişkilerine de bağlı. Az gelişmiş Türkiye‟nin sürekli bir barış, genel silahsızlanma ve barış içinde birlikte yaşamak düzeninin gerçekleşmesinde sadece ama sadece milli çıkarları vardır.(…) Milli savunma, milli kalkınma, milli dış politika… Hepsi birbirine bağlı, hepsinin ötesinin olmazsa olmaz şartı…”

Ulusal/milli kavramları üzerinden kurulan siyasal algı bu bağlamda daha farklı bir ulusallık arayışı içinde olunduğunu oldukça net bir şekilde ifade etmektedir. Yukarıda da belirtildiği gibi solun Kemalizmle en yakın mesafeye sahip olan kısmı açısından ulusal hassasiyetin üzerinde durduğu zemin şaşırtıcı değildir. Fakat öte yandan oldukça da öğreticidir. Ulusal ya da milli olabilmek her şeyden önce ülkenin bağımsız bir dış politika üretmesine ve bağımsız bir ekonomi inşa etmesi ile doğrudan ilgilidir. Yalnızca Fethi Naci’nin bu satırları dahi dönemin “millilik” anlayışının hangi temellere sahip olduğunu idrak etmeye oldukça yardımcıdır. Güncel tartışmaları da göz önüne aldığımız zaman “ulusal” ya da “milli” hassasiyet her şeyden önce ülkenin alt yapısal sorunlarına çözüm üretebilmekten geçmektedir. Ülkenin alt yapısal sorunlarına çözüm üretebilmek için gündelik değil uzun vadeli projelere ihtiyaç bulunmaktadır.

Türkiye solunda “ulusal” kavramının kullanımında iki önemli istisna bulunmaktadır. “Ulusal” veya “milli” kavramlarının kullanımı daha çok Kemalizmle daha yakın ilişki içinde olan yapılanmaların bir tavrı olarak bilinmesine rağmen dönemin TKP’si ve TİP’i de “ulusal” kavramını kullanarak bu konuda farklı bir açılım geliştiren iki parti olarak göze çarpmaktadır.

Türkiye Komünist Partisi’nin 1978 yılında yayınlanan parti programına bakıldığı zaman “ulusal” kavramının “ulusal egemenlik” şeklinde parti programı içinde yer aldığını görmek mümkündür. Burada kullanılan “ulusal egemenlik” kavramı ülkenin bağımsız bir dış politika yürütebilmesi ve emperyalist boyunduruk altından kurtulmasını talep etmeye yönelik olarak ifade edilmiştir. “Ulusal Egemenliğin Yeniden Kurulması” başlığı altında ülkenin dış politika meselelerine değinilerek, 27 Mayıs’tan sonra Türkiye solunun gündeme taşıdığı çeşitli başlıklar bu programa da yansımıştır. NATO’dan çıkılması, ABD üslerinin kapatılması ve ikili anlaşmaların feshedilmesi gibi talepler TKP’nin bu dönemdeki parti programında yer alan maddeler olmuştur. Bunun yanı sıra ekonomi alanında da bağımsız ve güçlü bir ekonominin tesisi için yine “ulusal ekonomi” kavramına başvurulduğunu görmek mümkündür.
Bu dönemde “ulusal” kavramının kullanımı ile ilgili bir başka ilginç örnek de TİP’in “2. Dönemi” olarak adlandırılan Behice Boran’ın Genel Başkanlık görevini yürüttüğü dönemdir. 1978 yılında yayınlanan ve bir kampanya başlatma amacıyla yayınlanan “Ulusal Bağımsızlık İçin NATO’ya Hayır” başlıklı kitapçıkta “ulusal” kavramının kullanımı TKP’nin kullanımına benzer bir şekilde temelde dış politikaya vurgu yapan bir kullanımdır. Yine tıpkı TKP gibi “ulusal egemenlik” kavramına da yer vermektedir. Burada da “ulusal egemenlik” kavramı emperyalizme karşı set çekebilmek ve bağımsız bir Türkiye hedefine ulaşabilmek için çizilen yolun ifadesidir. TKP’ye göre daha çarpıcı olan çeşitli pasajlarda “ulusal” kavramının kullanımı şu şekildedir:

“Emperyalizm, ülkemizin ulusal egemenliğine ve bağımsızlığına karşı olan işbirlikçi iktidarların vizesiyle, dünya çapında güttüğü sömürücü, baskıcı, saldırgan politikasını Türkiye’ye de dayatabilmektedir.”
“Ülkemiz, emperyalizmin en saldırgan mihraklarının kumanda ettiği, ulusal bağımsızlığın en gözü dönmüş düşmanı NATO paktına ve onun bir uzantısı olan CENTO’ya bağlanmıştır. Böylece yurdumuz, emperyalizmin, sosyalizme ve ulusal kurtuluş hareketlerine karşı bir saldırı üssü ve hedefi durumuna getirilmiştir. Ülkemizin ulusal bağımsızlığı ve egemenliği ayaklar altına alınmıştır.”

“(…) Emperyalizme köle olmayı reddeden emekçi halkımız, bağımsız yeni Türkiye devletini, ortaçağ kalıntısı bir saltanatı yıkıp yerine bir cumhuriyeti kurarak yarattı. Ulusal kurtuluş mücadelesinin ateşleri içinde ulusal egemenliğin ancak gerçek ulusal bağımsızlığı kazanarak gerçekleştirebileceği, ulusal bağımsızlık korunup güçlendirilmedikçe demokratik cumhuriyetin de ayakta tutulamayacağı kanıtlamış bulunuyor.”
Yukarıdaki örnekler ışığında bakıldığı zaman Türkiye solu “ulusal”/”milli” kavramlarına kendi siyasal terminolojileri ölçüsünde yer vermiştir. Türkiye’nin coğrafi bütünlüğü ve NATO üzerinden yaratıldığını iddia ettikleri güvenlik problemleri çerçevesinde Türkiye’nin bağımsızlığını sağlayabilmek için “ulusal”/”milli” bir siyasetin gerekliliği ortaya çıkmıştır. Bu kavramların kullanımı ise güvenlik ve dış politika ekseninde yoğunlaşmıştır. Bu kavramlar Türkiye solunun belli bir bölümü açısından bir ideali değil, sosyalizme giden yolda bağımsız bir devlete sahip olmak için ileri doğru bir adımı anlatmaktadır.

Ancak TİP ve TKP örneği bu noktada diğerlerine nazaran daha ilginç iki örneği oluşturmaktadır. Zira bu iki parti de programlarını ya da ideolojik referanslarını kurarken Kemalizmle diğerleri kadar bir ilişki içine girmemiştir. Bunun da ötesinde Yön, MDD ve Aybar dönemi TİP’i solun belirli bir bölümü tarafından Kemalizmle çok yakın ilişki içinde olduğu yönünde olumsuz bir eleştiriye tabi tutulmuştur. Ancak, Boran dönemi TİP’i bu perspektifin dışında ve SSCB ile ilişkileri daha yakın bir parti görüntüsü verirken dönemin TKP’si Moskova merkezli siyaset üreten bir parti gibi görünmektedir. SSCB tecrübesini kendisine referans alan bu iki partinin “ulusal” hassasiyetini dönemin çatışmaya ve ayrışmaya yatkın geleneği üzerinden değil, daha nesnel bir noktadan okumak gerekir. Dönemin bu iki önemli siyasal örgütü “ulusal” kelimesini burjuvazinin hapsettiği alandan çıkarmak suretiyle ona halkçı-devrimci bir anlam yüklemişlerdir. Marksist terminoloji açısından kabaca burjuvaziye ithaf edilen bu kavram, dünya genelinde emperyalizme karşı verilen ve daha çok Üçüncü Dünya’yı temsil ettiğini söyleyebileceğimiz “Ulusal Kurtuluş Savaşları” üzerinden yeni bir anlama daha sahip olmuştur. TİP ve TKP özelinde “ulusal” kavramının kullanımında farklı sebepler aramak yerine bu kullanımın “ulusal” hassasiyeti ne kadar doğru bir noktaya getirdiğini göz ardı etmemek gerekir. Bu kullanımı siyasal bir manevra olarak değil, aksine bir hareket noktası olarak almak, “ulusal” kavramını sermayenin sömürüsünden kurtarabilmek adına bir başlangıç noktası olarak belirlemek oldukça önemlidir.

TİP ve TKP üzerinden ifade etmeye çalıştığımız husus, “ulusal” hassasiyet noktasında ne denli önemli bir adımın atıldığını gösterebilmektir. Bu örnek hem günümüzde Kemalistlerin hem de “ulus” gördüğü her yerde “burjuvazi”, “devlet” ve “gericilik” arayan sekter tavrın bir nebze düşünmesi gereken bir örnek olarak karşımızda durmaktadır. Günümüzde Kemalistler açısından “ulusal”, yalnızca üst-yapısal kavramları açıklamaya çalışan, dilsel ve kültürel öğeler arasına sıkışmış bir kavram haline gelmeye başlamış ve meselenin özellikle de iktisadi ayağı göz ardı edildiği ve alt yapısal bir temele oturtulmadığı için durağa bir noktaya gelmiştir. “Ulusal” kavramının ekonomi, savunma ve kalkınma kavramları ile beslenerek geleceği nokta içinde Türk Devrimi’nin gerçek ruhunu barındırmaktadır.

Bu konu ve bu çalışmanın önermeleri bir “son nokta” koymaktan ziyade, zenginleşmeyi bekleyen bir tartışmaya giriş olarak değerlendirildiği sürece bir anlam ifade edecektir. Geçmişte çizilmeye başlayan sınırlar bugün halen belirginleşmeyi beklemektedir. Kavram mezarlığına dönen düşünce dünyamızın temelini oluşturan öğeler için yeni mezarlar aramaktan ziyade, zoru tercih ederek içini devrimci mirasın gereklerine uygun olarak doldurarak toplumsallaşmasını sağlamak belki de bizlere emanet edilen bu mirasa daha layık olmayı sağlayacaktır.

Bir cevap yazın