YUGOSLAVYA: KONTROLSÜZ MİLLİYETÇİLİK-YIKILAN DEVLET

Milliyetçiliğin, yakın tarihte insan yaşamı üzerindeki yıkıcı etkisini gözler önüne seren ve insani değerlerimizi sorgulamaya iten, en acı tecrübelerin yaşandığı topraklardan biridir Yugoslavya. 1918’den 1990’lara kadar geçen süre boyunca bir türlü barış içinde yaşamak mümkün olmamıştır. 1918 yılında önce Üçlü Krallık rejimi oluşturulmuş, sonrasında Yugoslavya adı altında birleşen milletler, 2. Dünya Savaşı yıllarında kendi içlerinde savaşa tutuşmuş, parçalanan devlet düzeni Tito liderliğinde iyileştirilmeye çalışılsa da Tito’nun ölümünden sonra sorunlar yeniden gün yüzüne çıkmış ve 1990’ların hemen başında Yugoslavya topraklarında iç savaş başlamıştır. Bu iç savaşın zararlarını da elbet acı bir şekilde masum/ sivil halk ödemiştir. Balkanlar ile milliyetçiliğin özdeşleşmesinin altında yatan neden, dış güçlerin bu bölgede uyguladıkları politikaların da etkisiyle, yüzyıllarca beraber yaşadıkları “komşu” halklara karşı başlattıkları savaş olmuştur. Bir taraftan parçalarken, diğer taraftan var eden milliyetçilik, Yugoslavya için hangisini kapsamaktadır?
Milliyetçilik, Fransız İhtilalinin miraslarından biridir. Eşitlik, hürriyet, özgürlük, yasa gibi kavramları hayatımıza dahil eden ihtilal, ulus- devlet tanımını da beraberinde getirmiş, böylece büyük krallıklar ve çok uluslu yapılar için ciddi bir tehdit unsuru olmuştur. Bu nedenledir ki imparatorluklar ihtilale sonuna kadar karşı çıkmışlardır. Güçlü imparatorlukların karma yapıları, iktidarda olanlar için zaman zaman tehdit unsuru olmuştur. Parçalı olan cemaatler, kendilerine verilen hakları yeterli görmeyerek hanedanlığa karşı ayaklanabilmekte ve iç düzeni karıştırabilmiştir. Bu nedenle hanedanlar, kendi mutlak güçlerini tebaaları üzerinde pekiştirecek, onları kendilerine bağlı tutacak yollar aramıştır. Bunu kimi zaman sert müdahalelerle, kimi zaman asimile politikası izleyerek gerçekleştirmişlerdir. Böylece azınlıklar öz kimliklerini kaybedecekler, mutlak otoriteye “muhtaç” bir hayat yaşayacaklar ve tehlike olarak algılamayacaklardır. Ancak, yayılan milliyetçilik dalgası ile bu çabalar boşa gitmiş, milletler bağımsızlık mücadelesine girmiştir. Mazzini’nin “Her millete bir devlet” sözü, önceleri büyük coğrafi alana yayılarak hüküm süren bu imparatorlukların yerine, imparatorluk topraklarındaki milletlerin küçük devletçik oluşturmasının ifadesidir. Böylelikle bir devletin himayesi altında tam anlamıyla “özgür” yaşayamayan insanlar, kendi kurdukları devlette istedikleri özgürlüğe, güvenliğe, mutluluğa kavuşacaklarını, çok önceleri yıkılan devletlerini yeniden var edebileceklerini ve eski güçlerine, tarihlerine ulaşabileceklerini düşünmüştür. Böylelikle Balkanlar, millet-devlet bağlantısı içinde bölgeyi yeniden inşa ederek Osmanlı ve Habsburg’a büyük bir darbe indirmiştir.
Balkan coğrafyası XIX. yüzyılın başlarında siyasi ve toplumsal perspektifte karışmaya başlamıştır. 1800’lü yılların hemen başında kaynamaya başlamıştır Balkanlar. Sırp tebaanın ekonomik açıdan hak elde etmek amacıyla çıkardıkları ilk ayaklanma, milliyetçilik doğrultusunda gerçekleşmese de Balkan coğrafyasında Osmanlı hegemonyasının sarsılmaya başladığını göstermektedir. Üç dalga halinde karşımıza çıkan Sırp ayaklanmasının nihai başarısı, 1878 Berlin Konferansı’nda bağımsızlıklarını kazanmalarıyla gerçekleşmiştir. İyi örgütlenmiş ve konjonktürel destek görmüş bir ayaklanmadan söz edemediğimiz Sırp isyanının aksine, Balkan ayaklanmaları içerisinde ayrı tutulması gereken, iyi örgütlenmiş ve özellikle Batı için stratejik önemi olan Mora İsyanı, 1821 yılında Balkan coğrafyasının kaderini değiştirmiştir. Bağlı oldukları devlete karşı, yerel bir gücün başarılı olamayacağı inancı, Bab-ı Ali’de kabul görmüş bir fikirken, Batı’nın gözünü bu isyana dikmesiyle işler İstanbul için karışmış, Mora İsyanı da uluslararası bir olaya dönüşmüştür. Batı’nın Rumları desteklemesi, Osmanlı’nın bu bölgedeki söz hakkını da elinden almıştır. Çünkü, Osmanlı’nın elinde onları yenebilecek bir güç kalmamış ve bu zayıflık Batı’nın iştahını arttırmıştır. Osmanlı ilk defa devlet olmayan bir millete karşı yenilmiş, bu yenilgi diğer milletler için bir umut olmuştur.
1878 yılı gerek Osmanlı, gerek Avrupa, gerekse Balkan toprakları açısından “yeniden şekillenme yılı” olarak görülmelidir. Çünkü, bu tarihten itibaren Osmanlı’nın dağılması hızlanmış, Balkan milletleri bağımsızlıklarını ilan etmiştir. Artık İngiltere, Osmanlı’ya karşı olan “iyi niyetinden” vazgeçmiş-bu tarihe kadar Osmanlı toprak bütünlüğünü korumaya yönelik izlediği politika, bu tarihten sonra topraklarını parçalama şeklinde değişmiştir-, Rusya Balkanlarda güçlenmiştir. Savaş sonrası Rusya tarafından Ayastefanos Antlaşması hazırlanmış, bu metin Büyük Bulgar Krallığı’nı yaratmıştır. Rusların böyle bir yeni krallık istencinin altında yatan, sıcak deniz hayalleridir. Büyük Bulgar Krallığı bir geçiş güzergahı olacak ve Ege’ye ulaşmak için bir uydu-devlet var edilmiş olacaktır. Ancak Avrupa siyasetinin derhal engellediği, yürürlüğe girmeyen antlaşmanın akabinde Berlin’de bir konferans düzenlenmiştir. Balkan milletlerinin kaderi de bu konferansta çizilmiştir. Bağımsızlıkları tanınan Bulgarların Büyük Bulgar Krallığı hayalleri kısa sürmüş ve Rusya’nın vaadettiği toprakların büyük bir bölümüne sahip olamamışlardır. Sırbistan çok az kazanımlarla yetinmek zorunda bırakılmış, Karadağ da küçük bir toprak parçasında yaşamaya devam ettirilmiştir. Bosna Hersek’te de yönetim el değiştirmiştir. Ayastefanos sonrası umduklarını bulamayan ve hayal kırıklığına uğrayan Balkan milletleri, 20. yüzyılın ilk yarısında, yaşadıkları hayal kırıklığını intikam ile harmanlayacak ve bir dizi savaş dönemine girilecektir.
Milliyetçiliğin kontrolsüz gelişimine örnek olarak gösterebileceğimiz Balkanlar, özellikle Balkan Savaşları sırasında devletlerin birbirleriyle olan ilişkileri incelendiğinde, ileride yaşayacakları sorunların temeli olarak görülmelidir. Ortak düşmanları Osmanlı’ya karşı ittifak yapabilen Sırp, Bulgar, Yunan devletleri, işin içine toprak ve geçmişlerine duydukları özlem girdiğinde birbirlerine düşman oluvermiştir. Yine birbirlerinden “pek” hoşlanmayan Sırplar ve Hırvatlar ile Slovenler ortak çıkarlar doğrultusunda yeni bir birleşik devlet inşa etmişler, ancak kısa bir süre sonra birbirlerine girmişlerdir. Bunların altında yatan hayalleridir aslında: Büyük Sırp Devleti, Büyük Hırvat Devleti, Büyük Yunan Devleti-ki Kıbrıs’ta 1960’lı yıllardan itibaren Rumların Kıbrıs’ı Yunanistan’a dahil etmek istemeleri de bu hayalin bir ürünüdür-, Büyük Bulgar Krallığı. Büyük olma isteği, insanoğlunun en büyük zaafı olmuştur adeta.
Balkan milliyetçiliğinin gelişimi incelendiğinde, Balkan devletlerinin 19. yüzyıl bağımsızlıklarını kazanma yolunda verdikleri mücadeleyi, 20. yüzyıl ise Osmanlı etkisinin hızla kaybolması sonucu oluşan çatlakların kapatılması için birbirlerine karşı başlattıkları üstünlük yarışını gözler önüne sermektedir. 19. yüzyılın sonuna gelindiğinde farklı imparatorluklara bağlı halde olan milletler, ulusal devletlerini kurmuş ve yeni siyasal dönüşümleri ile güç toplamaya çalışmışlardır. Osmanlı’nın kendi içinde yaşadığı bunalımı fırsata çevirmeye çalışmışlardır (İttihat ve Terakki ile Hürriyet ve İtilaf fırkaları arasında yaşanan gerginlik, sopalı seçimler, Trablusgarp topraklarında İtalya ile savaşılması ve bölgenin kaybedilmesi). Balkan devletleri, 1912 yılında ilk kez karşımıza ittifak halinde çıkmış, ilk antlaşma Bulgaristan ve Sırbistan arasında olmuş, sonrasında Yunanistan ve Bulgaristan da ittifakı gerçekleşmiştir. İlk savaşta Balkan İttifakı Osmanlı karşısında galip durumda iken, Bulgaristan’ın yayılmacı tutumu ve aldığı toprakların diğer devletlere oranla fazla olması gerekçesiyle, birlikte hareket eden Balkan devletleri bu sefer Bulgaristan’a karşı birleşmiştir. Bu noktada dikkat edilmesi gereken, ittifak yapan devletlerin aralarındaki hassas ilişkidir. Her ne kadar birbirleriyle ortak hareket etme ve ortak saldırı kararı alınmışsa da birbirlerine saldırmamaları garanti olmamıştır. Bu durum güvensizlikle örülen bir dış siyaset ve her an tetikte olma durumunu ortaya çıkarmıştır.
“1939’da ‘Dantzig için ölmeye değer mi?’ sorusunu sormadan önce, Avrupa 1914’te kendine, ‘Balkanlar için ölmeye değer mi?’ sorusunu sormuştu. Sonunda her ikisi için de ölündü ve Balkanlar o gün bu gündür içinden çıkılmaz etnik karışımların-Makedonya-, kukla krallıkların-Karadağ- ve dünyayı ateşe veren yangınların-Saraybosna- simgesi oldu.”(Yerasimos 2010: 45)
Birinci Dünya Savaşı yılları, Balkan milliyetçiliğinin devletleşmeye gittiği yıllar olmuştur. Kurucu milletlerin Sırplar, Hırvatlar ve Slovenler olduğu, 1917 yılında Korfu Deklarasyonu ile temeli atılan Üçlü Krallık, Aralık 1918 yılında resmen kurulmuştur. Balkanlar bu tarihten itibaren sürekli bir parçalanma-birleşme sorunsalı içerisinde yaşamıştır. Özellikle Korfu Deklarasyonu, Krallık içerisindeki milliyetçi hareketlerin ve eylemlerin ortaya çıkışı açısından değerli bir metindir. Çünkü, deklarasyon ve Sırp-Hırvat-Sloven (SHS) Krallığı’nda işleyen sistem bambaşkadır. Umulan ve bulunanın farklılığı, Balkan milliyetçiliğini tetikleyici bir güç teşkil etmiştir. Devlet içerisinde eşitlik vaadinde bulunan Sırplar, gücü ellerinde toplamaya çalışmış, diğer milletlerin temsil haklarına kısıtlama getirmiş, sol partileri kapatarak halk üzerindeki baskısını arttırmıştır. 1921 Vidovdan Anayasası, SHS Krallığı’nda Aleksander’ı kendini diğer milletler nezdinde kutsal kabul ettirmeye çalıştığı bir anayasa olmuştur. Sırplar, Krallıkta söz hakkının kendilerinde olduklarını düşünerek hareket etmeye başlamışlardır. Bu durum başta Hırvat ve Slovenler olmak üzere, devlet sınırları içerisinde yaşayan milletleri oldukça rahatsız etmiştir.
1921 Anayasası’nın yürürlüğe girme tarihi, milliyetçi duyguların Sırplar arasında ne kadar önemli olduğunu da göstermektedir. 28 Haziran 1389, Sırp Krallığı’nın sonunu getiren Kosova Meydan Muharebesi’nin tarihidir. Sırplar için milliyetçilik damarı olmuştur bu tarih. Çünkü 28 Haziran 1914, aynı zamanda Avusturya-Macaristan veliahtı François Ferdinand’ın bir Sırp milliyetçisi(!) tarafından öldürülerek 1. Dünya Savaşı’nı başlatan tarihtir. 1921 Anayasası’nın da 28 Haziran’a denk gelişi bir tesadüf müdür?
“İlk Kuzey Ligi (Birliği) olan Lega Lombarda (Lombardiya Ligi) 1983’te Lombardiya bölgesine özerklik talebiyle kuruldu. Lombardiya’nın müstakil ve Roma’dan bağımsız kimliğini vurgulayan bir tarihsel mitoloji geliştirildi. 1167’de Roma İmparatoru Friedrich Barbarossa’ya karşı birleşerek 1176’da İmparatorluk kuvvetlerini mağlup eden beş Lombardiya şehrinin oluşturduğu birlik, bu hareketin tarihsel kaynağı sayıldı. Bu birliğin efsanevi savaşçısı Şövalye di Giussano’nun kılıçlı bir resmi, arma olarak seçildi. 1167’deki birliğin kurulduğu günün yıldönümlerinde kutlama törenleri kurumlaştırıldı.” (Bora 2013: 44)
Kutsallaştırılan tarihler, gazete ve dergiler, mitler, dil ve edebiyat, eğitim, marşlar, bayraklar milliyetçiliğin beslendiği kaynaklardır. Balkan milliyetçiliği de bu kaynakların bol olduğu bir coğrafyadır. Elden ele değişen yönetim, halkın geçmişini canlı tutması için bir nedendir. Milliyetçiliğin yaşaması için gerekli olan “Biz” ve “Öteki”, Balkanlarda hep var olmuştur. Bu nedenle Balkan milliyetçiliği önemlidir: “Biz hep vardık, var olacağız. Ötekiler yok olsun.” Kendi kimliklerini daima yaşatacakları bir devlette, başka bir milletin varlığını istememişlerdir. Oysa kurulan Birleşik Balkan devleti içerisinde-SHS Krallığı, Yugoslavya, Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti- Sırp, Hırvat, Sloven, Boşnak, Makedon, Arnavut, Macar, Romen, Türk nüfusu varken, böyle kozmopolit bir yapıdan ari bir devlet yaratmak kolay mıdır?
Balkan milliyetçiliklerinde dil faktörünün etkisi göz ardı edilmemelidir. Cakavian, kajkavian, stokavian lehçelerinin kullanıldığı Hırvatistan topraklarında, Hırvatlar genellikle kajkavian, Sırplar da stokavian lehçesini kullanmıştır. İlirizm hareketinin kurucularından Ljudevit Gay, kajkavian lehçesiyle kurmaya çalıştıkları Hırvat birliği fikrine gelecek tepkileri önlemek için, stokavian lehçesine yönelmek durumunda kalınca, Sırp dilbilimci Vuk Karadzic, stokavian lehçesini merkeze alarak Sırp milliyetçiliğini körüklemek istemiştir. Ve tüm stokavian lehçesini konuşanları Sırp ilan etmiştir. Böylece Hırvatlar üzerinde dil alanında baskı yapılmak ve Hırvat milliyetçiliği kontrol altına alınmak istenmiştir. Ancak tam tersi bir tablo ortaya çıkmış, Hırvatlar milliyetçi örgüt kurma yolunda emin adımlarla (!) ilerlemişlerdir. Bir üst kimlik oluşturarak ortak bir devlet içerisinde var olmaya çalışan uluslarda, dil üzerinden başlayan bu çözümlenemeyen sorunlar, Krallık içerisinde de özellikle bu iki milletin çatışmasını ateşleyen problemlerin başında gelmiştir. Ortak bir geçmişe ve ortak bir dile vurgu yapılarak bir araya getirilmek istenen bu toplumlar, artık bu ortaklıklarını kendi lehlerine çevirmek için mücadele etmeye başlamışlardır.
Balkanlarda milliyetçilik rüzgarları, İkinci Dünya Savaşı yıllarında örgüt faaliyetleri ile harmanlanmış ve terör ülkenin en büyük belası oluvermiştir. Hırvat milliyetçi örgütü Ustaşa, Ante Paveliç liderliğinde Sırp diktatörlüğüne karşı mücadeleye girişmiştir. Ustaşa hareketi, Hırvatların kendi milliyetçilikleri ekseninde hayalini kurdukları, bağımsız devletlerini yaratmak için başvurdukları terör faaliyetlerini içeren bir harekettir. Örgüt, Aleksander’ın 1929 yılında diktatörlüğünü ilan etmesinden sonra ülke toprakları dışında ortaya çıkmıştır. Aşırı milliyetçi olan Ustaşalar, Sırpların kendilerine uyguladıkları baskıcı rejimin aynısını onlara uygulamışlar ve Krallıkta çektikleri acıların intikamını almışlardır. Kökenlerini tüm Slav topluluklarını aslen Hırvat olduğuna dayandıran ütopik bir milliyetçi bakış açısına sahip olan Ustaşalar, amblem olarak büyük bir U harfinin içerisinde, bombanın ortasında bir Hırvat bayrağını tercih etmişlerdir. Milliyetçiliğin önemli simgelerinden olan bu bayrağın aşırı milliyetçi Hırvatlar arasında nasıl bir etki yarattığını tahmin etmek zor değildir. Eğitim kamplarında yetişen Ustaşalar, Yugoslav toprakları üzerinde çeşitli terör eylemleri gerçekleştirecek donanıma getirilmiştir. Ayrıca sadece Yugoslav topraklarını etkileyen eylemlerle sınırlı kalınmamış, Avrupa diplomasisini meşgul edecek faaliyetler de gerçekleştirilmiştir-10 Ekim 1934 yılında Fransa’da Marsilya suikastı ile Kral Aleksander Ustaşa üyesi tarafından öldürülmüştür-. Kralın ölümü ile Ustaşalar, eylemlerinin karşılığını 1939’da otonomi kazanarak almışlardır. Bu otonominin verilmesindeki amaç, Hırvat milliyetçilerinin faaliyetlerini azaltmak ve zararı en aza indirmektir. Ancak bu duruma da Sırp milliyetçileri tepki göstermiş ve taviz verilmesini kabul etmemişlerdir. Çünkü, ayrıcalıklı olan hep Sırplarken, kendileri dışında bir milletin hak elde etmesi Sırpların kolay hazmedebilecekleri bir durum değildir.
1939’daki otonomiden sonra 10 Nisan 1941 yılında Bağımsız Hırvatistan Devleti’nin kurulduğunu ilan eden Paveliç, eğitim kamplarını toplama kamplarına dönüştürerek ölüm saçmıştır. Balkan toprakları ilk kez soykırımla yüz yüze gelmiş, barbarca duygularla işkenceler edilmiş, yüzbinlerce insan hayatını kaybetmiştir. Ustaşalar tahmin edilmesi güç bir nefretle başta Sırpları olmak üzere, Çingeneler ve Yahudileri katletmiştir. Uygulanan işkenceler sadece toplama kamplarında yaşatılmamış, aynı zamanda köylere baskınlar yapılmıştır. Curzio Malaparte, kaleme aldığı Kaputt adlı eserinde işkencenin boyutu hakkında bilgi sahibi olmamızı sağlamıştır. Öyle ki “Paveliç’in bürosunu ziyareti sırasında masasının üzerinde bulunan kabuklu istiridyelerle dolu sepet Malaparte’ın dikkatini çekmiştir; istiridyelerin içinde insan gözleri olduğunu ve bunların ülkenin kırsalında yangın çıkaran ve adam öldüren sadık taraftarlarınca kendisine gönderildiğini” (Mazower 2013: 489) soğukkanlılıkla ifade etmiştir. Böylesi bir vahşetle gurur duyulması, aşırı milliyetçi Ustaşaların tehlikelerini görebilmemiz açısından önemlidir.
Dilin milliyetçilikteki rolü bir kez daha düşünüldüğünde, Ustaşaların dil alanında yaptığı değişikliği de göz ardı etmemek gerekmektedir. Sırp-Hırvat dilinin birbirinden kat’i suretle ayrılmasını istemişlerdir. Kendi lügatlarındaki Sırp kelimeleri çıkararak yerlerine Hırvat karşılıkları bulunmaya çalışılmıştır. Böylece Sırplara yönelik fiziksel eylemler, sosyal ve kültürel hayatlarına da yansımış, her alanda tacizler devam etmiştir.
2. Dünya Savaşı yıllarında Hırvatların milliyetçi örgütünün yanısıra, Sırp Çetnikler ve Tito Partizanlarının örgütlenmesi görülmektedir. 1943-1944 yıllarında Yugoslav topraklarındaki işgal güçleri geri çekilmeye başlayınca Tito, komünist rejimi halktan destek alarak geliştirmiş ve iktidara gelmiştir. Böylece 1945-1980 Tito Yugoslavyası, Balkan politikasının belirleyici aktörü olmuştur. Tito Yugoslavyası boyunca milliyetçi cereyanlar, 1.Yugoslavya’daki kadar aşırılık göstermemiştir. Çünkü, artık Yugoslavya monarşi ile yönetilen, Sırp merkeziyetçiliğine hizmet eden bir devlet değildir. Eşitlik ilkesi benimsenmiş, her devletin kendi toprak sınırları içindeki yönetimleri farklı olmuştur. Bu serbestliğin olumsuz sonucu Yugoslav kimliğinin yine oluşturulamamış olmasıdır. Aidiyet bağlarının sadece kendi özerk sınırları içerisinde tutulması, Yugoslavya dahilinde düşünüldüğünde, milli kimlikten ziyade yerel kimlikler yaratmıştır. Dolayısıyla şu soru akla gelmektedir: Serbestlik bir yandan taşkınlıkları önlerken, diğer yandan milliyetçiliklere zemin hazırlayan bir itici güç değil midir? Milletler kendi ekonomilerini geliştirerek ve pazar ihtiyaçlarını karşılayarak belli bir güce kavuşurken, Yugoslavya’nın altı cumhuriyetlerinden biri olmaktansa tek başına bir devlet olma arzusunu yaşamaktadır. Böylece kontrol altına alınan milliyetçi duygular, gevşek yapı içerisinde yeniden yükselmeye başlamıştır. Balkan tarihi içerisinde milliyetçilik adı altında ayaklanan Sırpların, Tito Yugoslavyası’nda da milliyetçi söylemleri kullanan ilk millet olduğu bilinmelidir. 1974 Anayasası’na tepki gösteren Sırplar, Tito’nun kendilerini zayıflattığı görüşündedir. İlk gerginlik yine Hırvatlar ve Sırplar arasında başlamıştır. Böylece Yugoslavya toprakları üzerinde bir süre uykuya dalan milliyetçilik, bu coğrafyada yeniden kendini göstermeye başlayacaktır.
1990’larda yaşanan İç Savaş, yakın tarihin en acı olaylarının başında gelmektedir kuşkusuz. Başrolde Sırplar vardır, ötekileri ise Bosna-Hersek toprakları üzerinde yaşayan masum insanlar olmuştur. Sırp milliyetçileri mitleştirip kahraman ilan ettikleri Miloseviç ile adeta ölüm yağdırmıştır. Sırplar, Hırvatların kendilerine yaptığı zulmü çabuk unutmuş, hatta başkalarına yapar olmuştur.
1990’lı yılların hemen başında siyasi ve ekonomik bir dizi sorunla karşı karşıya kalan Yugoslavya’da iktidar boşluğu en büyük eksikliktir. Cumhuriyetler içerisinde ortaya çıkacak olan sorunları kontrol altına alacak bir otorite kalmamıştır. Özellikle komünizmin çöküşüyle birlikte uykuya yatan milliyetçi söylemler, yeniden dillendirilmeye başlanmıştır. 1. Yugoslavya dönemindeki milliyetçilik ile 1990’larda ortaya çıkan milliyetçilik arasında çok büyük ve tehlikeli bir fark vardır: Azınlık-çoğunluk savaşı. Cumhuriyette azınlıkta kalan bir millet, çoğunlukta olan millet tarafından, cumhuriyet sınırlarından atılarak bölge “arındırılmak” istenmiştir. Böylece her cumhuriyet kendi milletinden oluşacak ve ortada sorun kalmayacaktır. Ancak azınlık olarak görülen grupların cumhuriyetler içinde ciddi nüfusa sahip olduğu unutulmuştur. Hırvatistan Cumhuriyeti içinde Sırp nüfusunu yok etmek kolay bir iş midir, ya da Makedonya’nın Arnavut nüfusunu birdenbire gözden çıkarması? Peki ya Bosna-Hersek topraklarında birçok farklı milletin varlığı göz önüne alındığında, ilk hangi millet ülkeden kovulacaktı?
1991 yılından itibaren Yugoslavya’yı oluşturan altı cumhuriyet arasında ilk çatışma, bizleri şaşırtmadığı gibi, Hırvat ve Sırp kesimi arasında yaşanmıştır. İki millet, fırsatlarını buldukları an birbirlerine saldırmaktan geri durmamıştır. Hırvatistan da bağımsız olabilmek için direnmiş ve Slovenya ile birlikte Yugoslavya’dan ayrıldıklarını ilan etmiştir. Hırvatistan ve Slovenya’nın devletten ayrılması, Sırp otoritesini sarsmış ve Belgrad yönetimi Yugoslavya bünyesinde olan diğer cumhuriyetler üzerinde hakimiyet kurmak istemiştir. Bosna-Hersek’te yapılan referandum sonucundan bağımsızlık kararı çıkınca, bu cumhuriyet de Yugoslavya’dan ayrıldığını ilan etmiştir. Ne olduysa bundan sonra olmuş, Sırplar Bosna-Hersek toprakları üzerinde yaşayan Bosnalı Müslümanlara karşı ölüm yağdırmıştır. Hırvatistan ve Slovenya’nın bağımsızlığını tanıyan Avrupa-ve Türkiye’de ne yazık ki çok geç kalmıştır-, Bosna-Hersek’e müdahale için binlerce insanın katledilmesine göz yummuştur. 1995 yılı Dayton Antlaşması’na kadar tüm dünya Sırpların Bosnalı Müslümanlara yaptığı soykırımı izlemiştir(!). Sırf kendi hayalleri gerçekleşsin diye, binlerce insan ülkelerinden sürülmüş, toplama kamplarında aklın dahi alamayacağı iğrenç işkencelere maruz kalmış, tecavüze uğramış, katledilmiştir. Milliyetçilik bu kadar vahşi bir duygu mudur? Kimlik yaratabilmek uğruna binlerce insanı katletmek milliyetçiliğin olmazsa olmazı mıdır? Bunların cevabı, Balkan topraklarında çekilen acılarda, vatanlarını terk etmek zorunda kalan insanların hafızalarında yatmaktadır.
Son yaşanan milliyetçilik örneğine bakılacak olursa, milliyetçiliğin artık etkisini kaybedip kaybetmediği tartışmalarına son noktayı koyan bir gelişme olarak görülmelidir Yugoslavya İç Savaşı. Zira milliyetçilik, bir kez daha, var olduğu topraklarda kendini hissettirmekten çekinmemiştir.

Çiçek CİHANGİR

KAYNAKÇA
Tanıl BORA, Milliyetçiliğin Kara Baharı, Birikim Yayınları, İstanbul, 2013.
Tanıl BORA, Milliyetçiliğin Provokasyonu Bölgeler-Sorunlar Yugoslavya, Birikim Yayınları,
Craig CALHOUN, Milliyetçilik, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2007.
Edward Hallett CARR, Milliyetçilik ve Sonrası, İletişim Yayınları, İstanbul, 2012.
Eric J. HOBSBAWM, Milletler ve Milliyetçilik(Program, Mit, Gerçeklik), Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2010.
Mark MAZOWER, Hitler İmparatorluğu-İşgal Avrupası’nda Nazi Yönetimi, Alfa Yayınları, İstanbul, 2013.
Stefanos YERASİMOS, Milliyetler ve Sınırlar Balkanlar, Kafkasya ve Orta-Doğu, İletişim Yayınları, İstanbul, 2010.

Bir cevap yazın