ULUSÇULUK VE TÜRK ULUSU ÜZERİNE BİR DENEME

Giriş
“Ulus nedir? Türk kime denir?” soruları, bir yüzyıldan fazla süredir kafalarımızı meşgul eden ve Türkiye’de bizce üzerinde çok ciddi kafa karışıklıkları bulunan ve bu kafa karışıklıkları nedeniyle de ciddi anlaşmazlıkların yaşandığı sorulardır.
Zira, Türk sıklıkla üç farklı modern kavramın da konusu olarak tanımlanmakta ve çok zaman da bu üç kimlikli yapı birbiri ile iç içe geçmiş bir şekilde kullanılmaktadır. Türk, kimi zaman bir ırk (race), kimi zaman bir etnik grup (ethnic group), kimi zamansa bir ulus (nation) olarak ve sıklıkla da bunların bir alaşımı şeklinde ifade edilmektedir. Çalışmamızın içeriği bu nevi bir teslise bir itiraz olup, Türk Ulusu kavramını esas alır biçimde şekillenmiş, yine ırk ve etnik grup yaklaşımlarını da kendisine tartışma konusu edinmiştir.
Çalışmamızda, “Ulus nedir?, Türk kime denir?” sorularına Kemalist perspektifle cevaplar aramak niyetindeyiz. Bu noktada, modern düşünürlerin ulus ve ulusçuluk kavramlarına yaklaşımlarından da faydalanmış olmakla birlikte, çalışmamızdaki ana referans noktamız, Kemalizmin kavramsal içeriğe sahip yegane yazılı kaynağı olan, Atatürk’ün “yazılırken ve yazıldıktan sonra bizzat alakadar oldum” dediği, Afet İnan imzalı Medeni Bilgiler kitabıdır. Buna göre, tartışmamızın devamında, Medeni Bilgiler kitabının “Millet” bahsinde yer alan tanımlamalar üzerinden yorumlarda bulunarak sorularımıza cevap arayacağız.
Ve daha başlarken belirtmekte fayda vardır ki; bulduğumuz cevaplar, meseleyi aydınlatma çabasının bir ürünü olmakla birlikte, eleştiriye, tartışmaya ve iyileştirmeye açıktır.

Ulus Nedir?
Ulusun ne olduğunu tanımlamaya geçmeden önce, sıklıkla birbirine karıştırılan bir diğer kavramın, “etnik grubun” ne olduğunu kısaca tanımlamak gerektiğini ve böylece ulusun ne olmadığının daha kolay ortaya çıkartılabileceğini düşünüyorum.
Etnik grup, tartışmalı ve bulanık bir kavram olmasına karşın, özellikle 21. Yüzyıl itibariyle gündemimizi çokça meşgul eden ve çok zaman da “ulus” ile karıştırılan bir sosyal sınıflandırmadır. Etnik grup ile ulus aynı şey olmadığı gibi, etnisite kendi başına milliyetçiliğe sebep değildir. Etnik grubu kısaca: “Soy, din, dil, örf-adet ve müesseseleri açısından ayırt edilebilir farklılıkları bulunan ve bu farklılıklara göre bir bölgesel bağlılıkta yaşayan insan topluluğu.” şeklinde tanımlamak mümkündür. Etnik öz-nitelikler ancak çeşitli biçimlerde örgütlenebilen ve anlamlı kılınabilen belli bir ham materyal kategorisi oluşturur. Yani, etnik gruplar bir ulusun ortaya çıkışı için bir hammadde görevi üstlenebilecekleri halde, tek başına etnik grubun, ulus terimine karşılık gelmesi olanaksızdır. Zira, bir ulusun birden fazla etnik grubun birleşiminden oluşması mümkündür. Renan’ın ifadesi ile “Etnoğrafik tasavvurların modern ulusların kuruluşunda hiçbir önemi yoktur. Fransa Kelt, İber ve Cermendir. Almanya Cermen, Kelt ve Slavdır. İtalya Galyalı, Etrüsk, Pelasg, Yunan ve daha bir çoklarıdır. Britanya Adaları, oranlarının tek tek bulunması zor olan Kelt ve Cermen kanı karışımını taşır.” Renan’ın verdiği örneklerden de anlaşılacağı gibi, etnik grup, ulus öncesi dönemlere ait, “kavim” kalıntısının modern bir ifadesi olarak zamanımızda yaygınlaşmış bir toplumsal biçimdir.
Oysa modern ulus kavramı, en iyimser şekilde 16. Yüzyıl İngilteresine kadar götürülebilecek, anlamsal olgunluğa 19. Yüzyılda erişmiş ve 20. Yüzyılda zirveye çıkmış bir toplum biçimi anlayışını ifade etmektedir. Latince “doğan bir şey” anlamındaki “natio” kökünden gelen “ulus (nation)” sözcüğü, gerçekten de toplumsal evrimin en güncel basamağı olarak, yakın bir tarihte doğmuş ve doğmak, olgunlaşmak ve ölmek gibi canlı vasıflarına da sahip bir yapı haline gelmiştir. Ayrıca ulusların birbirleriyle akrabalık ilişkileri içerisinde olduğu da gözlenebilmektedir. Haliyle ulusları, ezeli ve değişmez “natürmort” yapılar olarak tasavvur etmek, tarihsel gerçeklere de, mantığa da aykırıdır.
Yapılabilecek en kısa tanımı ile ulus: Benzeri olmayan egemen bir halktır. Zira, ulus, politik bir kavram olarak, filolojik veya etnoğrafik kaygılardan ziyade, egemenlik çekişmesinin bir tarafı ve ürünü olarak biçimlenmiştir.
Bu noktada, biz yine Kemalizm’in ulus tanımı olarak Medeni Bilgiler kitabında “Milletin Genel Tanımı” şeklinde yer alan aşağıdaki tanımı kullanmayı uygun buluyoruz:
– Zengin bir hatıra mirasına sahip bulunan,
– Birlikte yaşamak hususunda ortak arzu ve bunu kabulde samimi olan,
– Ve sahip olunan mirasın korunmasına birlikte devam hususunda istek ve dilekleri ortak olan insanların birleşmesinden oluşan topluma millet adı verilir.
Bu tanımı inceleyecek olduğumuzda, Atatürk’ün, “Bir ulusun varlığı her gün yapılan bir referandumdur.”diyen Renan ile tam bir mutabakat halinde olduğunu görürüz. Zira yukarıdaki ulus tanımı, din, dil, yurt, ırk gibi olguların hiç birisini esas almayan, ulusların oluşumundaki öznel sebepleri bir kenara bırakan ve ulus olmayı bir “hissediş” ve “istek” meselesi haline getiren, evrensel bir ulus tanımıdır.
On yıllardır, Atatürk’ün “Ne mutlu Türküm diyene.” sözü ile ifade ettiklerini anlatmak çabasının varmak istediği nokta da tam olarak burasıdır.
Ulus, etnik kökenin bir başka karşılığı değil, farklı etnik kökenleri bünyesinde eritebilecek, hatıra mirası ve birlikte yaşama arzusunun biçimlendiği bir hissediş ve istek kaidesidir. Ayrıca, bu sahip olunan mirası koruma ve birlikte yaşama iradesini hayata yansıtabilecek “egemenlik sahibi” bir yapıdır. Zira, etnik grup ile ayrıştığı en önemli yanı da burasıdır. Yine, Renan’ın “referandum” metaforu, burada gerçek anlamını bulmaktadır. Ulus, edilgen bir kültürel varlık veya basit bir etnoğrafik kutsama ürünü değil, irade sahibi bir toplumsal gücün ifadesidir. Bu nedenle, ilerleyen satırlarımızda da görüleceği gibi, “ulus” kavramını, “devlet”, “egemenlik” ve toplumsal mutabakat metinleri olan “anayasa” kavramlarından ayrı değerlendirmek imkansızdır.

Türk kime denir?
Ulus düşüncesinin 16. Yüzyılda İngiltere’de ilk belirtilerini verdiği ve 19. Yüzyılda olgunluğa eriştiğini daha önce ifade etmiştik. Türk Ulusçuluğuna dayanak oluşturan, Türkçülük fikrinin ise çok daha genç olduğunu ve ilk emarelerini ancak 19. Yüzyılın ikinci yarısında göstermeye başladığını söyleyebiliriz. Elbette, 19. Yüzyıldan önce de Türklük üzerine bulanık bir kavim anlayışı vardı, ancak bunun modern ulus anlayışına evrilmesi ve 19. Yüzyılda ortaya çıkan bu Türkçü düşünce ve söylemlerin, dağınık ve belirsiz birtakım görüşlerin ötesine geçmesi için bir yarım asır kadar daha beklemek zorunda kalınmıştır. Zira, Türk Ulusçuluğu tartışmasız bir biçimde 20. Yüzyılda, Türk İstiklal Savaşı ile birlikte ortaya çıkmış ve Türkiye Cumhuriyeti ile kendisini gerçekleştirme imkanına kavuşmuş bir düşüncedir.
Tüm bu süreç özetinin sonucunda, esasında bir Kemalist için “Türk kime denir?” sorusuna verilecek yanıt son derece yalın ve açık olmalıdır:
“Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.”
Türk, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarını çağırmak için kullanılan bir isimdir. Irk ve etnisite kaygılarından bağımsız olarak, açıkça bir ulusu ifade etmektedir. Bu tanım meramımızı anlamak isteyenler için yeterli olmakla birlikte; meselenin daha da anlaşılır kılınabilmesi için Medeni Bilgiler kitabında yer alan, “Türk milletinin oluşumunda etkili olduğu görülen doğal ve tarihi olgular”a da bir göz atmak ve bunlar üzerinden bir tartışma yürütmek faydalı olacaktır.
Medeni Bilgiler kitabında bu olgular aşağıdaki şekilde sıralanmaktadır:
– Siyasi varlıkta birlik
– Dil birliği
– Yurt birliği
– Irk ve köken birliği
– Tarihi yakınlık
– Ahlaki yakınlık
Tartışmamızı derinleştirmeden önce, bu olguların tamamının bir bütün halinde Türk Ulusu’nu ortaya çıkardığını ve bunlardan bir tekinin yahut birkaçının kendi başlarına Türk Ulusu tanımlamasına yeterli gelmeyeceğini belirtmemiz gerekir. Örneğin; sadece dil birliği olgusunu ele alarak, yurt birliği ve tarihi yakınlıktan yoksun bir başka topluluğu “Türk Ulusu” içerisine dahil etmemekte ve çalışmamızın ilerleyen kısmında da “Türk” olarak adlandırmamaktayız. Zira, Renan’ın da dile getirdiği gibi, “Dil birleşmeye davet eder; zorlamaz. ABD ve İngiltere, Latin Amerika ve İspanya aynı dili konuşurlar ama tek bir ulus oluşturmazlar.”

Siyasi varlıkta birlik olgusunun incelemesi: Modern ulus-devlet
Bizce uluslar ve ulusçuluk üzerine konuşulurken üzerinde mutlaka durulması gereken mesele “ulus-devlet” meselesidir. Zira, Hobsbawm’ın dile getirdiği gibi, “Millet fikri, kabuklu deniz hayvanı gibi, görünüşte sert olan ulus-devlet kabuğundan çıkartılınca, son derece amorftur.” Siyasi varlıkta birlik ilkesi gözardı edildiği taktirde, her türlü filolojik veya etnografik varlığı “ulus” olarak adlandırmak mümkündür. Ancak bu, bugün içerisinde bulunduğumuz kafa karışıklığının da bizce en önemli sebebidir.
Peki ulus-devlet denildiğinde ne anlamak gerekir?
Buna cevaben Jean Leca’nın getirdiği tanım bizce de makuldür:
“Ulus-devlet başlıca yürütme, yasama ve yargı işlevlerinin ulusal bir hükümetin elinde merkezileştiği ve ilke olarak bütün yetişkin yurttaşların formel eşitliğine dayalı siyasi katılıma olanak tanıyan siyasi bir sistemdir.”
Leca’nın ulus-devlet tanımını bir kenara not ettikten sonra, ulusçuluk fikrinin asıl ortaya çıkış sebebini tartışmaya başlayabiliriz. Herhalde, ulusçuluk, “Egemenlik kimdedir?” sorusuna verilmiş bir cevaptır desek yanlış olmaz.
İngilizce state (devlet) ve estate (mülk) sözcükleri aynı kökten gelmektedir. Benzer şekilde “Adalet, mülkün temelidir.” söyleminde olduğu gibi dilimizde de “devlet” ile “mülk” aynı anlamda kullanılmaktadır. Şu halde diyebiliriz ki, ulusçuluk meselesi, aslında devlet/mülk üzerinde egemenliğin kimde olduğu tartışmasının bir ürünüdür. Egemenlik tanrının (ruhbanın) mı, kralın mı, yoksa ulusun mudur? Ulusçuluk, net bir şekilde devlet üzerinde egemenliğin, ruhban yada kralda değil, ulusta olduğu savunusudur. Nitekim, ulusçuluk fikrinin ortaya çıkışından günümüze kadarki ilerleyişi de hep bu istikamet üzerinde olmuştur.
Yine, Büyük Türk Devrimi incelendiğinde, Türk ulusçuluk hareketinin de ikili bir egemenlik mücadelesi karakteri olduğu görülecektir:
1- İşgalcilere karşı, Türkiye üzerinde Türk ulusunun egemenliğini korumak.
2- Sultanın elinden, Türk ulusuna ait olan egemenliği geri almak.
Şu halde, Türk ulusçuluğu da, ulusçuluk fikrinin tarihsel seyri doğrultusunda ilerlemiş ve egemenliğin tanrı veya krala değil, Türk Ulusu’na ait olduğu Türkiye Cumhuriyeti ulus-devletini kurarak, kendisini gerçekleştirmiştir.
“Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir.”
Burada Breulliy’nin şu ifadesine değinmek gereklidir; “Milliyetçilik, modern dünyaya özgü devlet ve toplum ayrımına verilen özel bir yanıttır. Bu ayrımı yıkmayı amaçlar.” Nitekim, evrensel kullanımında ulus (nation) sözcüğü, çok zaman bir devlette yaşayan benzeri olmayan egemen bir halkı ifade ettiği gibi doğrudan bir devleti de ifade edebilmektedir. Devletlerin temsil edildiği bir organizasyon olan Birleşmiş Milletler’in (United Nations) ismi konunun anlaşılması açısından basit bir örnektir.
Devletsiz bir ulus olması düşünülemez. Yine, ulus kavramı, ulus-devlet kavramından ayrı olarak da ifade edilemez. Hobsbawm’ın şu görüşü bizce de önemlidir; “Millet ancak belli bir modern teritoryal devletle, ulus-devletle ilişkilendirildiği kadarıyla bir toplumsal birimdir; bununla ilişkilendirilmedikçe milleti ve milliyeti tartışmanın hiçbir yararı yoktur.”
Zira, “Ulus nedir?” bahsinde değindiğimiz Kemalist ulus tanımında da yer alan, Renan’ın ünlü referandum metaforu (“Bir ulusun varlığı her gün yapılan bir referandumdur.”) anlayışı da ancak ulusun bir devlet üzerinde egemenliği ve bir ortak anayasa söz konusu olduğunda hayat bulabilecek bir anlayıştır. Bu metaforu daha mekanik bir hale sokacak olursak:
Bir ulusun varlığı; bir devlet üzerindeki egemenliğin sürdürülmesi ve bir ortak anayasa üzerine her gün yapılan bir referandumdur.
Cumhuriyet Halk Fırkası’nın 1935 yılı parti programındaki ulus tanımında da, bu yaklaşım “yurttaş” olgusu üzerinden yer almıştır:
“Ulus: dil, kültür ve ülkü birliği ile birbirine bağlı yurddaşlardan meydana gelen sıyasal ve sosyal bir bütündür.”
Parti programında yer alan ‘vatan’ tanımıyla da birlikte değerlendirildiğinde, Kemalizmin ulusu ‘siyasi sınırlarla çevrilmiş bir yurttaki dil, kültür ve ülkü birliğine bağlı yurttaşlar’ şeklinde ele aldığı görülmektedir.
Bütün bunların sonucunda şu çıkarımda bulunabiliriz; siyasi varlık yani devlet birliği bulunmayan toplulukların bir ulus teşkil etmesi de mümkün değildir. Bu perspektifle, “Türk kime denir?” sorusuna cevaben kabul ettiğimiz “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” tanımı da daha anlaşılır hale gelmektedir.
Yurt birliği olgusunun incelemesi: Türklerin yurdu neresidir?
Ulus düşüncesinin ayrı ele alınamayacağı bir başka olgu da “yurt” olgusudur. Önceki kısımda, Kemalist ulusçuluk anlayışının Türk Ulusu’nu yurttaşlık temeli üzerinden tanımladığını dile getirmiştik. O halde şimdi karşımıza “Türklerin yurdu neresidir?” sorusu çıkmaktadır.
Türk Ulusu’nun yurdu olarak Medeni Bilgiler kitabında aşağıdaki tanım yer almaktadır:
“Türk milleti, Asya’nın batısında ve Avrupa’nın doğusunda olmak üzere kara ve deniz sınırlarıyla ayırt edilmiş, dünyaca tanınmış büyük bir yurtta yaşar. Onun adına, “Türkeli, Türk vatanı” derler.”
[…]
“Vatanımız, Türk milletinin eski ve yüksek tarihi ve topraklarının derinliklerinde varlıklarını koruyan eserleri ile yaşadığı bugünkü siyasal sınırlarımız içindeki yurttur. Vatan, hiçbir kayıt ve şart altında ayrılık kabul etmez bir kütledir.”
Tanım son derece açıktır: Türk Ulusu’nun yurdu, Türkiye Cumhuriyeti sınırları ile müteşekkil olan Türkiye’dir. Türk Ulusu, Türkiye üzerinde bir yurt birliği sağlamış ve bu yurt birliği dahilinde modern bir ulus biçimini almıştır. Türk Ulusu, Türk vatanında, Türkiye’de var olmuştur ve varlığını burada sürdürür. Bu bakımdan Türkiye, Türklerin “anavatanıdır” da.
Sabahattin Eyüboğlu’nun ifadesi, burada gayet açıklayıcıdır:
“Ziya Gökalp’in tarihsel zorluklarla uzak ve meçhul ülkelerde aradığı vatan, anavatan bizim için adalar ve Rumelisiyle Anadoludur. Başka yerlerde kardeşlerimiz, uzak yakın akrabalarımız olabilir. Ama Türkiye’nin asıl kökleri Türkiye’dedir.”
Bu noktada Orta Asya’nın tarihsel yeri, kafa karıştırıcı bir etken olarak kimilerince karşımıza getirilebilir. Zira, on yıllardır modern ulus anlayışı ile çelişir bir biçimde “anayurt” edebiyatı ile Orta Asya önümüze getirilmekte ve bu şekilde öğretlenmektedir. Burada Melih Cevdet Anday’ın şu sorgulamasına değinmek gerekir:
“Bugün ilkokul, ortaokul tarih kitaplarımızda Orta Asya’dan Anayurdumuz diye söz edilmesi, çocuklarımızın kafasını karıştıran korkunç bir yanılmaya yol açmakla kalmıyor, yurt olarak bellememiz gereken yer konusunda, sadece Türk’e düşman olanların ekmeğine yağ süren bir sakıncayı da ortaya çıkarıyor: Bizim Anayurdumuz Orta Asya ise, Anadolu nemizdir? Buna ‘cici anne yurdumuz’ diye mi karşılık vereceğiz? Anadolu’da gözü olanlar ‘işte biz de bunu söylüyorduk, Anadolu Türklerin yurdu değildir, onların buradan çekilip Orta Asya’ya gitmeleri gerekir’ demezler mi? Demiyorlar mı?”
Nitekim, bir yüzyıl önce Sevr Antlaşması ile Türk’ün canına kastedenler, tam da Melih Cevdet’in yukarıda dile getirdiği anlayış ile Türkiye’yi işgale girişmişlerdir. Yine buna istinaden, yazımızın başında Türk Ulusçuluğu’nun Türk Kurtuluş Savaşı ile ortaya çıktığını ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile kendisini gerçekleştirdiğini ifade etmiştik. Modern Türk Ulusu, bu düşünsel ve eylemsel ilerlemenin bir sonucu olarak varolmuştur. Ve herhalde bu ulus varoluşunun bir mekanının, bir yurdunun da olması gerekir. İşte bu mekan, bu yurt Türk Ulusçuluğu fikrinin Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kurarak kendisini gerçekleştirmeye muktedir olduğu Türkiye’dir. Türkiye, Türklerin Orta Asya’dan kalkıp gelerek yurt edindikleri edilgen bir mekan değil, Türk Ulusu’nun ortaya çıkışında rahim işlevi gören bir etkendir. Türk Ulusu, kendisini Türkiye’de, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile inşa etmiştir.

Irk ve köken birliği olgusunun incelemesi: Türklerin kökeni nedir?
Geleneksel tarih anlayışımız sonucu Türklerin kökeni söz konusu olduğunda akıllara hep ve sadece Orta Asya steplerinde yaşamış mazinin ön-Türk ataları gelmektedir. Sanki Türkler, Orta Asya’da bugünkü haliyle bir kütle iken, çeşitli sebeplerle oradan ayrılmış ve yine aynı kütle olarak 11. Yüzyılda bugünkü yurtları olan Türkiye’ye yerleşmiştir. Biz, bu yaklaşıma katılmıyoruz.
Evet, bugün Türk Ulusu’nun şekillenmesinde Orta Asyalı ataların payı büyüktür. Ancak, Türk Ulusu’nun soyağacındaki pay bütünüyle onlara ait değildir. Türk Ulusu, Anadolu’nun doğudan ve batıdan gelen binlerce yıllık göç katmanlarının birikimi üzerine yine Anadolu’da bugünkü halini almış bir etnik bütündür. Denilebilir ki; Anadolu tarihin ilk “melting pot”udur (eritme potası) ve Türk Ulusu bu potada çeşitli cevherlerin bir alaşımı olarak varolmuştur.
Bakınız Prof. Dr. Afet İnan ne demektedir:
“Türk topluluklarının fetih yoluyla ya da göçlerle buraya gelişleri, Türkiye’nin bugünkü halkını teşkil etmiştir. En eski uygarlıkların yapıcısı olan, örneğin; Hititler ya da Urartular buradan başka yere göç etmemişlerdir. Buna göre yurdumuzdaki bütün uygarlık yapıtlarına, bugün burada yaşayan Türk Ulusu sahip ve mirasçıdır. Yani bu yapıtlar, bugün burada yaşayanların atalarından kalmadır.”
Yani, Türk Ulusu’nun ataları yalnızca göçlerle Anadolu’ya gelen Orta Asyalı ön-Türk kavimler değil, bu göçer kavimler Anadolu’ya geldiklerinde karşılaştıkları Anadolu’nun otokton ahalisidir de. Zira, Türk toplulukları 11. Yüzyılda Anadolu’ya geldiklerinde çeşitli kaynaklarda Anadolu nüfusu 8 ila 11 milyon kadarken, aynı kaynaklarda Orta Asya’dan gelen Türk topluluklarının nüfusunun en fazla 0,5 ila 1 milyon kadar olduğu belirtilmektedir. Ve Afet İnan’ın da ifade ettiği gibi Anadolu’da var olan bu 8-11 milyonluk nüfus, buradan bir yere gitmemiştir. Ancak bu ahali, 11. Yüzyıldan itibaren yaklaşık bir 400 yıl süresince ekonomik ve siyasi sebeplerle kültürel bir evrim geçirerek Türkleşmiştir. Yine, Anadolu’ya gelen Orta Asyalı Türk toplulukları da eşzamanlı olarak bu 8-11 milyonluk heterojen kütlenin içerisinde Anadolululaşmıştır. Kısacası Anadolu’nun Türkleşmesi ile Türklerin Anadolululaşması birlikte gerçekleşmiş bir süreçtir. Ve Türkiye’nin bugünkü homojen Türk Ulusal birliğini sağlayabilmesi ise ancak 20. Yüzyılın eşiğine geldiğinde mümkün olabilmiştir.
Bu bakımdan, biz Türk Ulusu’nun oluşumuna etki eden ırk ve köken birliği olgusundan, Orta Asya’dan gelmiş olmayı değil, Türkiye’de kaynaşmış olmayı anlıyoruz. Türk Ulusu’nun kökünde Orta Asya’ya uzanan güçlü bir damar olduğunu reddetmiyor, ancak Türk Ulusu’nun yeşerdiği toprağın daha pek çok başka kök damarların topraklarının derinliklerine uzandığı bugünün Türkiye’si olduğunu savunuyoruz. Bu bakımdan yurdumuzun ilk uygarlık yapıcılarını, Çatalhöyük’ü, Göbekli Tepe’yi inşa edenleri, İyonları, Hititleri ve Urartuları, Hunlardan yada Göktürklerden daha az atamız olarak saymıyoruz.
Bu bahsi sonlandırmadan önce, yakın zamanda gerçekleştirilmiş bir genetik araştırmasına ve özet bazı sonuçlarına değinmek gerekir. 2004 yılına Human Genetics dergisinde yayınlanan İstanbul Üniversitesi, Stanford Üniversitesi ve Pavia Üniversitesi’nden bir grup Türk ve yabancı bilim adamının gerçekleştirdiği “Excavating Y-chromosome haplotype strata in Anatolia” başlıklı çalışmada, Anadolu’nun farklı bölgelerinden alınan gen örnekleri üzerinde Y-kromozomu haplotipleri araştırılmıştır. Çalışmanın sonucunu ilginç kılan ise; bu haplogruplar %94,1 oranında Avrupalı ve Yakın Doğulu komşularımızla ilişkiliyken, Orta Asya ile ilişkili haplogrup oranının yalnızca %3,4 olarak bulunmuş olmasıdır. Bu bakımdan, söz konusu çalışmanın da yukarıda dile getirdiğimiz savunularımızı destekler nitelikte olduğu dikkate değerdir.

Tarihi yakınlık olgusunun incelemesi: Tarihi yakınlık ve uzaklık
Tartışmamızı sonuçlandırmadan önce ele almak istediğimiz bir diğer olgu ise “tarihi yakınlık” olgusudur. Önceki kısımlarda Türk Ulusu’nun siyasi varlık, yurt ve köken birliğine sahip olduğunu, kendi anlayışımız çerçevesinde ifade etmiştik. Şimdi ise Türk Ulusu’nun sahip olduğu bir diğer yapıcı özellik olarak tarihi yakınlığı bulunduğunu yine kendi perspektifimiz dahilinde ifade edeceğiz.
Türk Ulusu tarihi yakınlığa sahip bireylerin oluşturduğu bir topluluktur. Ancak bu tarihi yakınlık, bugün bir başka toplulukla, mazinin bir döneminde şu veya bu coğrafyada, şu veya bu ulus-öncesi toplumsal yapıda gerçekleşmiş bir denk gelişi ifade etmemektedir. Bu tarihi yakınlık, Türk Ulusu’nun yurt ve köken birliğini yaratan tarihtir. Sabahattin Eyüboğlu’nun ifadesi ile “Halkımızın tarihi, Anadolu’nun tarihidir.”
Zira; atın ehlileştirilmesi, ilk yazılı antlaşma, paranın icadı, Büyük İskender’in fetihleri, Doğu Roma’nın yükselişi, Selçuklu akınları, Haçlı Seferleri, Celali İsyanları, Çanakkale Muharebeleri ve Türk Kurtuluş Savaşı, tıpkı Çin Seddi’nin inşası gibi, Türk Ulusu’nun hafızasında taptaze durmaktadır.
Türk Ulusu, yurdunun derinliklerinde ve üyelerinin hafızasında saklanan binlerce yıllık kesintisiz bir tarihin sahibidir. Bu bakımdan Truva ile Ergenekon, Homeros ile Dede Korkut Türk Ulusu’nun hatırında yan yana, el ele bulunmaktadır. Türk Ulusu’nun sahip olduğu tarihi yakınlık işte bu nevi bir yakınlıktır.
Buna karşın Türk Ulusu’nun tarihinde Çağatay Hanlığı, Rus İşgali, Ekim Devrimi, Perestroyka gibi hatıraların izine rastlamamız mümkün değildir. Şu halde, geçmişten günümüze geldikçe, Türk Ulusu’nun biçimlenen bir tarihi yakınlığı olduğu gibi, daha evvel iştirak ettiği bazı topluluklarla arasına da bir tarihi uzaklık girmektedir. Nitekim, tarihi yakınlık nasıl ki Türk Ulusu’nun ortaya çıkışında müşterek sağlayan bir etkense, tarihi uzaklık da Türk Ulusu’nun başka uluslardan farklılaşmasına sebep olan bir diğer etkendir. Zira, ulus kavramı, bugünden geçmişe doğru iz sürerek değil, ancak geçmişten bugüne doğru gelerek anlaşılabilir.

Sonuç
Çalışmamızın ana fikri; Türkün sıradan bir etnik kökeni değil, bir ulusu ifade ettiği çerçevesinde şekillenmiştir. Bu bağlamda Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” tanımını esas alan bir anlayış ile Medeni Bilgiler kitabında yer alan “Türk milletinin oluşumunda etkili olduğu görülen doğal ve tarihi olgular”dan bizce ulus kavramının doğru anlaşılması noktasında üzerlerinde kafa karışıklığı bulunan; Siyasi varlıkta birlik, Yurt birliği, Irk ve köken birliği, Tarihi yakınlık olguları üzerinden değerlendirmelerde bulunmuştur. Buna göre; sadece dil birliği veya tarihi yakınlık gibi olguların Türk Ulusu’nun oluşumu üzerinde etken olmadığı, Medeni Bilgiler kitabında sayılan olguların tümünün birden ve birbirleriyle de ilişkili olarak Türk Ulusu’nun oluşumunda etken olduğu görüşü savunulmaktadır.
Bize göre ulusçuluk bir egemenlik meselesidir ve bir ulus kendi ulus-devletinden ayrı olarak düşünülemez. Bu bakımdan Siyasi varlıkta birlik ilkesi ulusçuluk açısından hayati öneme sahip bir olgudur. Aksi taktirde, ulus kavramı biçimsizleşerek, bir tür filolojik ve etnografik varlıklar karmaşası haline gelmektedir. Bu nedenle; bizce, Türk Ulusu ile Türk Ulusu’nun bir ve egemen olduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti arasında ayrılmaz bir bütünlük vardır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Türklerin ulus-devletidir.
Yine, bir diğer olgu olan Yurt birliği olgusu açısından getirdiğimiz yorum; siyasi sınırları belli olan Türkiye’nin, Türk Ulusu’nun yurdu olduğudur. Türkiye, Türklerin sonradan gelerek yurt edindiği bir mekan değil, bugünkü haliyle Türk Ulusu’nun tarihsel bir evrim neticesinde varolduğu bir ‘anayurt’tur.
Bu bakımdan, Türk Ulusu’nu oluşturan bir diğer olgu olan Irk ve köken birliği, Türkiye’deki kaynaşmanın sebep olduğu bir köken birliğidir. Bize göre; Türk Ulusu, bir ağaç şeklinde modelleyecek olursak; çağlar boyunca üst üste katmanlaşan ve kaynaşan halkların göç dalgalarına ev sahipliği yapan Türkiye’de, kökleri bir yandan Orta Asya’ya diğer yandan ise Anadolu’nun derinliklerine uzanan bir yapıdır. Bir başka gövdenin dalı değil, kendisi başlı başına bir gövdedir. Anadolu ve Rumeli coğrafyasının evladıdır.
Haliyle, Ulusumuzun Tarihi yakınlığı da yine Türkiye halkının ve Türkiye yurdunun tarihidir. Bu bakımdan Türk, Orta Asya’dan gelen kültürel ataları ile Anadolulu fizyolojik atalarının tümünün birden tarihinin sahibi ve mirasçısıdır. Zira, Türk, tarih boyunca Anadolu’da uygarlıklar yaratan ve bu topraklarda yaşayanların bugünkü torunudur.
Türk Ulusçuluğu, Türk Kurtuluş Savaşı ile eyleme geçmiş, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile, Türkiye denilen yurtta kendisini gerçekleştirmiş olan, Türk Ulusu’nun bağımsızlığı, egemenliği ve Türk kültürünün çağdaşlığının savunusudur.
Türk Ulusu ise; Türkiye Cumhuriyeti Devleti siyasal birliği, Türkçe dil birliği, Türkiye yurt birliği, Türkiye halkının köken birliği, Türkiye yurdu ve Türkiye halkının tarih birliği ve ahlak birliği ile oluşmuş, zengin bir hatıra mirasına sahip bulunan, birlikte yaşamak hususunda ortak arzu ve bunu kabulde samimi olan ve sahip olunan mirasın korunmasına birlikte devam hususunda istek ve dilekleri ortak olan insanların birleşmesinden oluşan bir toplumdur.

Muharrem ANIL

Bir cevap yazın