ULUSÇULUĞUN İLERİCİ ÖRNEĞİ OLARAK BİR MAZLUM MİLLETLER İDEOLOJİSİ: TÜRK ULUSÇULUĞU VE TÜRK JEOPOLİTİĞİNE BİR BAKIŞ

Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte Sovyetler Birliği dağılmış ve buna bağlı olarak ABD, jeopolitik anlamda küresel bir hakimiyet zemini yakalamıştır. Aynı zamanda ABD’nin küresel hakimiyet zemini yakalaması, akademik çevrelerde de liberal eğilimi, egemen paradigmaya dönüştürmüştür. Liberal eğilimin egemen paradigmaya dönüşmesi üzerine, ABD’nin küresel zaferini anlatan çok sayıda eser kaleme alınmış ve bu eserlerde Sovyetler Birliği’nin dağılmasından hareketle sosyalizmin yenildiğine dair tümevarımcı bir yaklaşım sergilenmiştir. Bu tümevarımcı yaklaşım küresel liberal eğilimler taşıyan akademik çevrelerce pazarlandığı için ABD’nin zaferinin küresel niteliğine vurgu yapılarak yeni dünya düzenin küresel bir liberal düzen olduğu sıklıkla vurgulanmıştır. Bu liberal düzenin küreselci çığırtkanları, ‘‘Ulus-devletler miadını doldurmuştur.’’ söylemiyle yalnızca sosyalizmin değil; ulusçuluğun da yıkıldığı propagandasını yapmışlardır.
Sovyetler Birliği’nin dağılmasının üzerinden geçen çeyrek yüzyıllık zamanda, liberalizmin kesin zaferini ve tarihin sonunu ilan eden Francis Fuhuyama yanıldığını belirtmiş ve hem sosyalizmin hem de ulusçuluğun yeniden yükselmeye başladığı gözlemlenmiştir.
Ulusçuluğun yükselişi küreselleşmenin liderliğini yürüten batılı kapitalist devletlerde de gözlemlenmektedir. Küresel liberalizmi dünyaya ihraç eden lider ülke ABD’de, Trump’ın iktidara gelmesiyle birlikte aşırı sağın yükselişi tartışılmaya başlamış, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ilk kez bir Nazi Partisi, Almanya’da meclise girmiş ve Fransa’da her ne kadar Macron karşısında seçim kaybetseler de, Ulusal Cephe üzerinden milliyetçi-sağ eğilimlerin yükselişi gözlemlenmiştir. Benzer bir biçimde ulus-devletlerin ömrünü tükettiğini iddia eden küreselcilerin kendi coğrafyamızda da son günlerde yaşanan bir tartışmaya öncülük ederek yeni bir Kürt ulus-devleti yaratma girişiminde bulunmalarının yarattığı paradoksa tanıklık etmekteyiz. İşte liberal ideolojinin kesin zaferinin olmadığının ortaya çıktığı; aksine liberalizmin somut bir gerileme yaşadığı ve dünyanın yeniden çok kutupluluk ortamına evrildiği bu günlerde, küreselci liberal ülkelerde bile, ulusçulukların yükselişi ivmelenmektedir. Bu bağlamda ulusçuluk kavramının doğası tartışılmalı ve kavramın karakterinin ilerici mi; yoksa gerici bir nitelik mi taşıdığı açıklanmalıdır. Bu açıklama ihtiyacında emperyalizm tarafından inşa edilmeye çalışılan Kürt ulusçuluğu ve Kürt ulus-devleti yaratma girişimi güzel bir örnek olarak ele alınabilir.
Çalışmadaki eğilimimiz açısından ulusçuluğun yapısı gereği hem ilerici, hem de gerici bir niteliği barındırdığına inanmaktayız. Ulusçuluğun gerici doğası, ortaya çıktığı şartlarla ilişkilidir. Tarihe bakıldığında görünen odur ki; ulusçuluk sömürgeci devletleri, daha da sömürmeye motive etmekte ve tıpkı liberalizm gibi, emperyalizmin ideolojisine dönüşebilmektedir. Son dönemde Avrupa’da yükselen ulusçuluğun da bu tarihsel anlamda gerici ulusçulukla benzer bir karakter taşıdığı iddia edilebilir. Diğer taraftan ulusçuluğun, Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı örneğinde olduğu gibi, gelişmiş batılı devletlerin sömürgeci politikaları karşısında milli bir refleks olarak bir devrim bayrağına dönüştüğü ve ilerici bir nitelik taşıdığı da gözlemlenebilir. Günümüzde de sömürge politikaları karşısında, milliyetçi eğilimleri belirginleşen ülkeler ilerici ülke vasfını taşımaktadır. Bu nedenle ulusçuluğun ilerici veya gerici olmasının kriterini emperyalizme bakışı belirlemektedir. Emperyalist ülkelerdeki ulusçuluğun gerici ve yağmacı bir karakteri olduğu görülürken; mazlum milletlerin ulusçuluğu ilerici bir karakter taşımaktadır. Bu anlamda Kürt ulusçuluğu örneğine dönecek olursak kurulmak istenen devletin Büyük Ortadoğu Projesi’nin bir ayağı olarak emperyalist bir girişim olduğu anlaşılmakta ve bölgedeki gerçek mazlum milletlere karşı İsrail’e bir müttefik yaratılmak istendiği görülmektedir. Bu nedenle Kürt ulusçuluğunun ve Barzani liderliğinde girişilen BOP Kürdistanı projesinin gerici bir karakter taşıdığı rahatlıkla ifade edilebilir. BOP Kürdistanı örneğinden hareket ederek teorik çerçeveye dönmek gerekirse, Hard-Negri ikilisinin İmparatorluk isimli çalışmasında bulunan önemli bir ifadeyi aktarmak gerekir: Hardt-Negri ikilisin göre, ‘‘Bağımlı ülkelerdeki ulusçuluğun ilerici doğası son derece müphem olan başlıca iki işlevle tanımlanır. En önemlisi, ulus daha güçlü ulusların dışsal ekonomik, politik ve ideolojik kuvvetlerin tahakkümü karşısında bir savunma hattı olarak hizmet gördüğü oranda ilerici görünür. Bağımlı ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, aslında hakim kuvvetin kontrolünün dışına çıkma hakkıdır. Böylelikle anti-kolonyal mücadeleler ulus kavramını işgalci düşmanı yenmek ve püskürtmek için bir silah olarak kullanmışlardır; aynı şekilde anti-emperyalist politikalar da, yabancı sermayenin büyük gücü karşısında ulusal duvarlar dikmiştir. Ulus kavramı, tahakküm altındaki nüfusu ve kültürü aşağı gören hakim söylemi etkisiz hale getirmekte bir ideolojik silah işlevi görmüştür; ulus olma iddiası halkın asaletini olumlamış, bağımsızlık ve eşitlik taleplerini meşru kılmıştır. Bu durumların her birinde, ulus, tam da güçlü dış kuvvetler karşısında sağlam bir savunma hattı olması anlamında ilericidir.’’
Hardt-Negri ikilisinin İmparatorluk isimli eserinde geçen yukarıdaki ifade bizim ulusçuluğa bakışımızın temelinin anlaşılması açısından da önemli bir örnektir. Hardt-Negri ikilisinin tanımını kullanarak ulusçuluğu ilerici ve gerici karakterine göre sınıflandırırken bir başka kavramı tamamlayıcı olarak görmekteyiz. Bu noktada tamamlayıcı kavram ulusal kurtuluşçuluktur. Yani gerici-ulusçu sömürgeciliğin karşısında gelişen milli bir tepkinin ürünü olan ilerici-ulusçu eğilimlerin temelinde kurtuluşçuluk fikri bulunmaktadır. Bu bağlamda Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı, tarihte mazlum milletlerin emperyalizme karşı verdiği ilk bağımsızlık savaşı olmasından dolayı, Üçüncü Dünyacı-Ulusal Kurtuluşçu ideolojiler açısından bir işaret fişeği özelliği taşımaktadır. Bu nedenle batıda sömürgeci-gerici ulusçuluğun yeniden yükselmeye başladığı günlerde, zır bir ulusçuluk örneği olarak ilerici-Türk ulusçuluğunun da gündeme getirilmesi gerektiğine inanmaktayız. Bu noktada ilk olarak ifade edilmesi gereken konu, Türk ulusçuluğunun bir pan-Türkizmi barındırmadığıdır. Zira Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın bir rol model olarak yarattığı etki, yalnızca Türk dünyası ile sınırlı değildir. Bu anlamda Türk ulusçuluğunun yansımaları Hindistan, Afganistan, Mısır, Tunus, Irak, İran başta olmak üzere, etnik anlamda Türklükle ilişkisi olmayan pek çok ülkede gözlemlenmiştir. Bundan dolayı Türk ulusçuluğu, temelinde mazlum milletler ideolojisi olma özelliğini barınmaktadır. Bu noktada Atatürk’ün fikirlerine bakmak oldukça yararlıdır. Atatürk’ün düşüncelerine baktığımızda bir Turan vizyonundan çok, antiemperyalist bir dünya vizyonu bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu ifademizi bizzat Atatürk, “Doğudan şimdi doğacak olan güneşe bakınız! Şu anda günün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan bütün doğu milletlerinin de uyanışını öyle görüyorum. Bağımsızlık ve hürriyetine kavuşacak daha çok kardeş millet vardır. Bu milletler, bütün güçlüklere, bütün engellere rağmen mânileri yenecekler ve kendilerini bekleyen geleceğe ulaşacaklardır. Müstemlekecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerini milletler arasında hiç bir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir âhenk ve işbirliği çağı alacaktır.” sözleriyle doğrulamaktadır.
Atatürk’ün mazlum milletler üzerine fikirleri bir mazlum milletler manifestosu veya üçüncü dünyacılığın önsözü olarak yorumlanabilir. Daha da önemlisi, Atatürk’ün sözlerinin yukarıda ismini saydığımız ülkelerde karşılığının bulunup bulunmadığıdır. Bu aşamada Nehru’nun yazıp çizdiklerinden alıntı yapmakta fayda bulunmaktadır. Nehru’nun anılarında Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı şöyle geçmektedir: ‘‘Mustafa Kemal’in Yunanlılara karşı kazandığı büyük mücadeleyi, yaklaşık on bir yıl önce, duyduğumuz zaman ne kadar çok sevindiğimizi çok iyi hatırlıyorum. Ağustos 1922’de Afyonkarahisar’da kazandığı ve ardından Yunan ordusunu İzmir’de denize döktüğü savaşı kastediyorum. Birçoğumuz Lucknow Bölge hapishanesindeydik ve Türklerin zaferi için hapishane barakamızı sağdan soldan bulabildiğimiz şeylerle süslemiş, dahası o akşamı, cılız biçimde bile olsa, ışıklandırmaya çalışmıştık.”
Türk Ulusçuluğunun anti-emperyalist doğası konusunda örnekler Tunus’ta Habib Burgiba örneğiyle de çoğaltılabilir. Burgiba, ülkesinin Fransızlardan bağımsızlığını kazanması ve sonrasında laik bir yönetimin tesis edilmesi konusunda, Atatürk modernleşmesini örnek almıştır. Burgiba, Atatürk modernleşmesini örnek alması konusunda şu ifadeleri kullanmıştır: ‘‘Mustafa Kemal’in kişiliği, halk kitlelerinin ayaklanması ve halk mücadelelerinin gelişmesi konusunun öncüsü olmuştur. Bu mücadeleler onun ölümünden sonra genişlemiş, pek çok Üçüncü Dünya ülkesini esaretten kurtarmıştır.” Yine Tunus üzerindeki etkiyi, Tunus Başbakanlarından Noira’nın , “Bağımsızlık için savaşırken, yalnız Türklerin değil, bütün İslâm ülkelerinin örnek mücahidi Mustafa Kemal’den ders aldık.” sözlerini alıntılayarak ifade edebiliriz.
Yukarıda verilen örneklerden hareketle ulusçuluk kavramının ilerici-gerici karakterindeki temel ayrımın hangi noktaya düştüğü ve Türk ulusçuluğunun yarattığı etki vurgulanmıştır. Bu noktada devam edilmesi gereken konu, Türk Ulusçuluğunun Türk Dünyası’na ektisidir. İlk aşamada Mustafa Kemal’in ulusçuluk vizyonunun pan-Türkist bir nitelik barındırmadığını ifade etmiştik. Ancak bu demek değildir ki, Batı Türkistan (Orta Asya) başta olmak üzere, Sovyet Türklüğünde gelişen milliyetçilikler yok sayılmalıdır. Aksine Orta Asya Türklüğünde gelişen milliyetçilikler de ilerici bir karakter ile öne çıkmaktadır. Zira Orta Asya Türklüğü, uzun yıllar ciddi baskılar karşısında bir direnişi yansıtmaktadır. Yıllarca göçebe hayatlarını bırakmaya zorlanan, açlıkla imtihan edilen, sürgünlere gönderilen, katliamlara maruz bırakılan ve din ve dil alanında baskılar gören Orta Asya Türklüğünün kendi kimliğini korumayı başarabilmesi, başlı başına büyük bir olay ve takdire şayan bir durumdur. Bu konuda da görüşlerimizi Attila İlhan fikrilerini alıntılayarak aktarmamız daha doğru olacaktır. İlhan’a göre, ‘‘Ne buyrulur? Elbette, ‘milliyetçinin’ konumu ayrıdır, ‘sosyalistin’ konumu ayrı; elbette, ikisinin aynı çerçeve içinde ele alınması, -hele ülkemizde- kimsenin aklına gelmemiş bir konu; nitekim, ‘marksizmle bağdaşılamayacağının’ altı çiziliyor; çiziliyor da, acaba doğru mu yapılıyor? Yusuf Akçura’nın, bütün tahlillerinin, diyalektik tahlil metoduyla yapıldığını, unutmuş olmuyorlar mı? Bırakalım Akçura’yı, peki ya Molla Nur Vahidof, ya Mirseyit Sultan Galiyef? Onlar Türkçü değiller miydi? Fikirleri ve eylemleriyle, bırakın Asya Türklüğünü, Anadolu Türklüğüne bile, çıkar yol göstermiyorlar mı?’’ Attila İlhan sosyalist tanımlamasından Türk Sosyalizmini ve Türk Ulusal Kurtuluşçuluğunu anladığımızı ama iktisadi anlamda Marksist hassasiyetleri öne çıkan bir devlet ideali olduğunu belirtmekte fayda var. İlhan’ın görüşlerindeki Marksizm vurgusu başka bir tartışmanın konusu olmakla birlikte, vurgulanmak istenen konu Orta Asya Türklüğünü de mazlum milletler arasında değerlendirmek gerektiğidir.
Sonuç olarak Türk ulusçuluğu Turancı idealleri barındırmasa da, Turan coğrafyasındaki ulusçuluklar da, Türk ulusçuluğunun doğasına uygun anti-sömürgeci bir karakterdedir. Biz çalışmamız açısından Turan coğrafyasına Türk jeopolitiğinin bir parçası olarak bakmayı ve haritadaki Türk kuşağının savunma, iktisat ve kültür gibi alanlarda işbirliği geliştirmesini önemsemekteyiz. Bu işbirliğini Türklük ile sınırlı tutmamak küresel bir alternatif hegemonyanın inşası bağlamında tüm mazlum milletleri Türk kuşağının geliştireceği işbirliğine dahil etmeye çalışmak önemli olacaktır. Zira emperyalizmin hegemonyasını yıkmak için mazlum milletlerin de kendi hegemonyasını inşa etmesi gerekmektedir.

Doğacan BAŞARAN

Bir cevap yazın