TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN GELİŞİMİ

Milliyetçiliğin Tarihsel Kökeni
Millet sözcüğünün anlamı; dil, tarih, kültür gibi kendilerini birleştiren kavramlarla bir üst yapı oluşturabilmiş toplulukların siyasi olarak anlamlandırılmasıdır. Milliyetçilik ise; milletlerin var olma ve yükselme ülküsünün, milletlerin ve toplamda insanlığın gelişmesini sağladığına inanılan bir dünya görüşüdür. Tarihsel olarak milliyetçilik anlayışının kökleri 18.yy kadar uzanır. Aydınlanma devrimiyle gelen hak, eşitlik, cumhuriyet, vatandaşlık fikirleri ve burjuvalar tarafından, soyluların egemenliğini sağlayan ticaret bölgeleri imtiyazları anlayışını yıkmak amacıyla ortaya atılan ulusal pazar anlayışı 18.yy Fransa’sını bir devrime sürüklemiştir. Kıta Avrupa’sında milliyetçilik anlayışı, 18.yy itibariyle genel olarak daha önce hükümdar ve sülale zemininde belirlenen siyasi aidiyet duygusunun hükümdardan bağımsız olarak ‘’halka’’ dayandırılması hedefinde gelişmiştir. Bu milliyetçilik anlayışının yansımalarını 1804-1815 arası dönemde Napoleon istilası altında bulunan Almanya’da, aynı yıllarda Rus istilası altında bulunan Polonya’da, 1821’de Osmanlı İmparatorluğu’na karşı ayaklanan Yunanistan’da görmekteyiz. Bu fikirler ve pratikte yaşanan ayaklanmalar 19. yy ve 20. yy içerisinde dünya halklarının bağımsızlık savaşlarına dayanak oluşturdular.

Türk Milliyetçiliğinin Ortaya Çıkışı
Türk milliyetçiliğinin ortaya çıkışı ve gelişimi, Kıta Avrupa’sındaki milliyetçilik anlayışından biçim ve uygulanış olarak farklılıklar göstermektedir. Örneğin Kıta Avrupa’sındaki ülkelerde milliyetçilik anlayışı zamansal ve biçimsel olarak ulusal bir bütünlük gösterirken, Osmanlı İmparatorluğu’nda hem Batı ve Kafkasya Türkleri olarak zamansal ve bölgesel farklılıklar hem de kültürel milliyetçilik ve siyasi milliyetçilik olarak biçimsel farklılıklar göstermiştir. Türk ve Avrupa milliyetçilikleri arasındaki farklılıkların sosyal, ekonomik, politik olmak üzere birçok sebeplerinden söz edilebilir. Osmanlı İmparatorluğu’nun dogmalar içeren teolojik bir dünya görüşünden sıyrılamayışı, sanayi ve askeri açıdan yaşanan teknolojik gelişmeleri takip edip uygulayamaması, sosyal ve ekonomik açıdan Avrupa ülkeleri ile arasında kapanması mümkün olmayan bir gelişmişlik farkı oluşturmuştur. Aradaki bu gelişmişlik farkı, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki toplumsal düşünce hayatı açısından gelişmeyi de engellemiştir. Bu koşullar neticesinde Türk milliyetçiliği, Avrupa’daki milliyetçilik anlayışından farklı olarak gelişmiş sanayi toplumlarında görülen cumhuriyet ve özel mülkiyet talepleri olarak değil, Avrupa milliyetçilik anlayışının yarattığı yayılmacı ve sömürgeci anlayış ve uygulamalarına karşı tepki olarak vatan ve hürriyet talepleri olarak ortaya çıkmıştır.

Kültürel Milliyetçilik
Milliyetçilik fikrinin etkisi altına girmeye başlayan bir kavim, derhal bu fikri realitede gerçekleştirmeye kalkışamaz. Bu fikir, gerçekleştirilmeden önce birçok aşamadan geçmek zorundadır. Milliyetçilik fikrini benimsemiş bir kavim, kendi milliyetiyle ilgili kültürel olaylara büyük bir değer vermeye başlar. Kültürel olayların en önemlisi, dildir. Kendi dilinin incelenmesiyle uğraşan, kendi dilinin bağımsızlığı ve gelişmesi usulüyle çalışan kavimlerde milliyetçilik fikrinin varlığını görülebilir, hiç olmazsa milliyet duygusunun çok kuvvetli olduğu görülür.

Türklerde de bu böyle olmuştur. Osmanlı devletinin korunması ve idaresini yüklenmiş olanlar, 18.yy ortalarından başlayarak, Avrupa’nın maddi medeniyetini taklit ederek devleti güçlendirmek ve ayakta tutmak istemişlerdir. Maddi medeniyetin manevi medeniyetle sıkı bağları olduğu gerçeği de çok geçmeden sezildi. Osmanlı devletinin başında olanlar, 19.yy ortalarına doğru bazı Osmanlı gençlerini yalnız maddi medeniyetin tekniklerini öğrenmek için değil, Avrupa medeniyetinin diğer kısımlarından da yararlanmak için Fransa’ya ve İngiltere’ye gönderdiler. II. Mahmut zamanında başlayan bu hareket, kendinden sonra tahta geçenler zamanında da gidenlerin sayısı artarak devam etti. İşte bu gençlerin önemli bir kısmı, görüp etkilendikleri Avrupa ülkelerinin medeniyet seviyeleri ile kendi ülkelerinin medeniyet seviyesi arasındaki derin uçurumun nedenlerini sorgulamaya başladı. Varılan sonuçlardan ortaya çıkan genel görüşler şu şekilde özetlenebilir;
1-Devletin yönetim biçiminin hukuki ve siyasi hakları kısıtlayan, padişaha sınırsız yetkiler veren bir anlayışa sahip olması.
2-Halkın bu yönetim biçiminin değişmesini sağlayacak fikir ve düşüncelerden yoksun olması.
3-Bu fikirlerin halkta yerleşebilmesi ve yaygınlaşabilmesi için öncelikle eğitim ve sanat dilinin halkın anlayabileceği bir hale getirilmesi gerekir. Bu yüzden Arapça ve Farsçanın etkisinden kurtularak halkın konuştuğu Türkçenin eğitim ve sanat dilinde etkin kılınması gerekir.
İşte bu görüşlerin etkisi altında gerek Tanzimatçı çevrelerde gerek Tanzimatçıların daha radikalleri diyebileceğimiz Yeni Osmanlıların çevresinde Türkçülük\Türk Milliyetçiliği kültürel anlamda savunulmaya başlandı. Bu Batı Türklerinde Türk Milliyetçiliğinin ilk devresidir.

İlk Türk Milliyetçileri ve Genel Özellikleri
Dil sahasında Türkçülük fikrinin ilk şuurlu izleri İbrahim Şinasi’nin eserlerinde görülür. Şinasi’nin Türkçülük fikri, dilin edebiyat şubesinde Ziya Paşa, lügat şubesinde Ahmet Vefik Paşa, filoloji araştırmalarında Mustafa Celaleddin Paşalar tarafından işlenir. Ahmet Vefik Paşa’da ‘’Bütün Türklük’’ (Pantürkizm) eğiliminin bazı izleri görülmektedir. Celaleddin Paşa ise, Türk filolojisinden başka, Türk(yalnız Osmanlı Türkü değil, bütün Türkler) etnolojisi ve tarihiyle de meşgul olur. Osmanlı ülkesinde ilk defa Batı kaynaklarından alınarak Türk tarihine, Türk etnolojisine dair yazılan eser, Mustafa Celaleddin Paşa’nın Eski ve Yeni Türkler adlı filoloji, etnoloji, tarih ve siyasetten bahseden kitabıdır. Bilimsel özelliği tartışmalı sayılabilecek bu eser, Türk ruhuyla Türk çıkarlarını savunmak amacıyla yazılmış olmakla beraber, Fransızca olarak yazılmıştır.
Şinasi’nin Türkçe kelime toplamaya başladığı tarih 1865 ile 1870 yılları arasıdır. Ziya Paşa, şiir ve inşa hakkındaki Türkçü fikirlerini yine bu tarihlerde ortaya atmıştır; Emil tercümesinin önsözü ‘’Cenevre, 15 Haziran 1871’’ tarihlidir. Ahmet Vefik Paşa’nın Lehçe-i Osmani’sinin ilk basım ve yayımı da o sıralarda gerçekleşir. Mustafa Celaleddin Paşa’nın Eski ve Yeni Türkler’i 1869’da yayımlanmıştır. Bu bilgilere göre, Osmanlı Türkleri arasında Türk Milliyetçiliği faaliyetinin kültürel alandaki ilk devresini 1865-1870 yılları diye kabul edebiliriz.

Batı Türklerinde Türk Milliyetçiliğinin İkinci Devresi:
Osmanlıcılık ve İslamcılık
1865-1870 devresinden, yani Kırım Savaşı sonrası ile Ruslar tarafından Türkistan’ın istilası arasında geçen ilk devreden sonra Batı Türkleri içinde Türk milliyetçiliği fikrinin ikinci faal devresini, 1877 Türk-Rus Seferi’nden önce ve onu izleyen 1876-1880 yılları içinde görüyoruz. Bu devrenin en önemli Türk milliyetçileri olarak Süleyman Paşa, Buharalı Şeyh Süleyman Efendi, Ahmet Cevdet Paşa gibi şahsiyetler.sayılabilir.
Türk milliyetçiliğini bu şekilde devirlere ayırmakla beraber, devirler arasında fikri bir ara olduğunu söylemek pek doğru olmaz. Ancak fikirlerin belirtileri azalmış ve etkinliği zayıflamıştır; çünkü Ali Paşa’nın ölümünden sonra(1871), Sultan Abdülaziz’in baskısı şiddetlenmiş ve sadrazamlık makamını işgal eden Mahmut Nedim Paşa ve takipçileri padişahın keyfi ve zorba tutum ve davranışlarına karşı koymak istememiş veya koyamamış olduklarından, Tanzimat devrinin nispi özgürlük ortamı gerilemiştir. 1871’den itibaren bütün fikri hareketler gibi, Türk milliyetçiliği hareketi de.sinmiştir.
1876’ya doğru, Osmanlı ülkesinin Hıristiyan nüfusunun çoğunlukta bulunduğu bazı Rumeli vilayetlerinde Avrupa devletlerinin, özellikle Rus Çarlığının etki ve teşvikiyle ihtilal hareketlerinin, ayaklanmaların artması, genişlemesi, sultan ile vezirlerinin yetki ve itibarlarını, nüfuz ve iktidarlarını derinden sarsmış olduğundan, halkın sesi duyulmaya başlanmıştır; her türlü düşüncenin daha serbest söylenmesine imkan doğmuştur. O sıralarda Abdülaziz’in tahttan indirilmesi, II. Abdülhamit’in Meşrutiyet ilan etmek taahhüdüyle tahta çıkması gibi iç ve Bosna-Hersek, Sırbistan, Bulgaristan isyanları ile onları takip eden Türk-Rus Harbi (1877) gibi dış gelişmeler, baskı ve şiddete dayanan devlet idaresini imkansız kılmıştır. II. Abdülhamit tahta iyice yerleşip, kendi arzu ve keyfine göre hareket edebilecek bir yetki ve iktidar kazanıncaya kadar, düşünce hürriyeti ve faaliyeti kısıtlanıp baskı altına alınamadı. İşte Türk milliyetçiliğinin ikinci faal devresi bu zamana rastlar.

Süleyman Paşa
Abdülaziz’in tahttan indirilmesi sırasında askeri okullar nazırı olan Süleyman Paşa, bu devrede Türk milliyetçiliği fikrine hizmet etmiş önemli adamlardandır. Süleyman Paşa’nın Türk milliyetçiliği genellikle eğitim ve öğretim sahasında önemli hizmetleri, ‘’Cemiyet-i Tedrisiye-yi İslamiye’’ üyeliğinde ve özellikle askeri okullar nazırlığında görülmüştür. Abdülaziz devrinde askeri okullar nazırı, yalnız harp okullarına değil, bunlara talebe yetiştiren askeri idadilerle (lise), askeri rüştiyelere de (ortaokul) bakardı. Süleyman Paşa, askeri mektepler için birkaç kitap yazmıştır. Bunlar; Mebani-ül İnşa (2 cilt), Kebir İlmihal, Sagir İlmihal, Sarf-ı Türki ve Tarih-i Alem’dir. Süleyman Paşa Tarih-i Alem adlı eserini, Abdülaziz’in son zamanlarında Serasker Hüseyin Avni Paşa tarafından askeri okullara has bir genel tarih hazırlanması için memur edildiği dönemde yazmıştır. Tarih-i Alem II. Abdülhamit devrinde yasak kitaplardan sayıldığı için, mevcut nüshaları Harbiye Mektebi Matbaası evrak mahzenine atılmış ve uzun müddet orada kalmıştır. İkinci Meşrutiyet devrinde Harbiye Mektebi nazırı olan Tevfik Paşa ki Süleyman Paşa’nın sadık öğrencilerindendi, Tarih-i Alem’i çürümeye bırakıldığı köşeden çıkararak 1911 tarihinde tekrar bastırmış ve yayımlamıştır.

Buharalı Şeyh Süleyman Efendi
Süleyman Paşa’nın Türk milliyetçiliği faaliyeti sıralarında, Buharalı Şeyh Süleyman Efendi’nin de Türk milliyetçiliği yolunda, dil, folklor ve pratik siyaset sahalarında çalıştığı görülür. Süleyman Efendi’nin bu yolda çalışmasını ortaya koyan ve ispat eden belgeler yazdığı ‘’Lügat-ı Çağatay ve Türk-i Osmani’’ adlı kitabıdır. Bu kitabın Osmanlı ve Çağatay lehçeleriyle nesir ve nazım halinde yazılan önsözlerinden yazarın fikirlerini ve yaptığı bazı işleri öğreniyoruz. Şeyh Süleyman Efendi, Çağatayca’yı ‘’dünyada bulunan ana dillerden biri’’ ve ‘’Lisan-ı Türk-i Osmani’nin aslı ve kaynağı’’ sayıyor. Yazar Çağatay diliyle Osmanlı dilinin bağlantısını bu şekilde tayin ettiği gibi, etnoloji açısından Osmanlıların, özellikle Osmanlı Hanedanının Türklüklerini doğrulamaya çalışıyor: ‘’Hakikaten bu hanedanın soy zinciri soydan soya Türk taifesine mensup olup, kaynak ve çıkış yerleri Maveraünnehir ülkesidir’’ diyor. Dil ve soy açısından Türklerin birliğini gören ve göstermek isteyen Buharalı Şeyh Süleyman Efendi, bu birliği dil ve soy incelemesi yaparak göstermeye ve ispat etmeye çalışmakla kalmamış, Türkistan Türkleri ve Osmanlı Türkleri arasında fiilen bazı ilişkilerin kurulması içinde uğraşmıştır.
Ahmet Cevdet Paşa
Osmanlı Türklüğünün 19.yy son çeyreğinde keskin zekası, hukuk, tarih ve dil sahalarında geniş bilgisi ve aşırı çalışması ile kendisini gösteren bu fıkıh bilgini ve alim paşasını, hukuk, dil, tarih ve siyasette Türk milliyeti fikrine tamamen tarafta ve savunucu diye kabul etmek doğru olmaz; ancak Türk milliyetçiliği fikrine ilgisiz veya düşman olduğunu da söylemek hata olur. Ahmet Cevdet Paşa, İslam fıkhını bir derece Türkleştirmiştir. ‘’Kısas-ı Enbiya’’ adlı eseriyle dilde Türkçülüğe fiilen hizmet etmiştir. ‘’Tarihi Cevdet’’ adlı eserinde asıl fikri Osmanlılık olmakla beraber, Türklüğe, Türk ırkına, ırka, kendi tabiriyle ‘’cinsiyete’’ önem vermiştir. Osmanlı tarihinin bazı önemli olaylarını yorumlama dolayısıyla ileri sürdüğü görüşlerde siyasi bakımdan cinsiyete verdiği değer açıktır. Örneğin Rusya’nın Kırım’ı istilası münasebetiyle Kanuni Süleyman’dan itibaren batıya yönelik seferlerle fazla meşgul olmayı eleştirerek: ‘’…Macaristan ve Hırvatistan fütühatıyla uğraşmaktansa, bu iki eyaletin (Kazan ve Ejderhan hanlıklarının) zabıt ve muhazafası, devlet-i aliyece daha faydalı ve Yavuz Sultan Selim’in yukarıda açıklanan mesleğine daha uygundu; çünkü Kafkas, Ejderhan ve Kazan ahalisi ele alındığı takdirde yakınlık, soy birliği ve çoğunda din ve mezhep birliği bulunması sebebiyle tabiatıyla… Osmanlı’ya katılmış sayılırlardı. O durumda Kırım dahi diğer Osmanlı eyaletleri şekline girerdi. Ejderhan ve Kazan vasıtasıyla Büyük Tataristan taraflarında dahi Osmanlı devletinin nüfuzu geçerli olurdu’’ demiştir.
Osmanlı Milliyeti, İslam Birliği ve Türk Milliyetçiliği
Yunanlıların, Sırpların, Eflak ve Buğdan Ulahlarının bağımsızlık kazanıp Osmanlı ülkesinden ayrılmaları, Osmanlı tebaası kalan Rumların Müslüman ve Türklere düşmanlıkları, Hıristiyan Arapların, Bulgarların, hatta Ermenilerin bile milli bağımsızlık fikriyle kımıldanmaları, Hıristiyan Osmanlı tebaasının milli bağımsızlık kazanmaları lehine bütün Avrupa Hıristiyan devletlerinin devamlı müdahaleleri, bütün bu olaylar 19.yy ortalarında, Müslüman ve Türk Osmanlılara artık Hıristiyanlarla beraber yaşayabilmenin çok zorlaştığını açıkça göstermişti. Bu siyasi ve diplomatik durum karşısında genellikle Müslüman Osmanlılar, dini birliğin önemini daha çok duymuş ve idrak etmişlerse de, siyasi olayların derinliklerine bakışlarını biraz indirebilenler bu birliğin bile yeterli olmadığını, kesin olmasa da elbette anlamışlardır. Bununla beraber, imparatorluğun çözülmesine karşı koymak için başvurulan ilk siyasi çare, ‘’Türklüğün takviyesi’’ olmamıştır. Türkün kuvvetine tamamen güvenilmediğinden midir, yoksa Avrupa devletlerinden bazılarının, özellikle Fransa’nın iyiliksever görünen tavsiyelerine fazla güvenildiğinden midir nedir, Türkün hakimiyetine Türk olmayanları, özellikle Müslüman olmayanları idare ve yönetime eşit olarak katarak, Osmanlı devletini birlikte idare etmek suretiyle çözülme tehlikesinin engellenebileceği düşünülmüştür. Osmanlı devletinde Tanzimat, Yeni Osmanlılar, Birinci Meşrutiyet devirlerinin iç ve dış siyasetine hakim olan düşünce işte budur. Türk unsurunun iktisadi ve sosyal yönden yeterli derecede olgunlaşmamış olması, Hıristiyan unsurların ise artık bağımsızlık emelleriyle tamamen dolu olması, bu fikrin gerçekleştirilmesi yolunda yapılan çalışmalardan beklenen sonuçların elde edilmesine engel olmuştur. Bununla beraber ‘’Osmanlı milliyeti siyaseti’’ ile Türkleri Türk olmayan Müslüman unsurların kuvvetine ‘’İslam Birliği’’ aracılığıyla dayandırmak siyasetinden, ilk ve ikinci devre Türkçüleri, bir türlü kendilerini sıyıramamışlardır. Ahmet Vefik, Mustafa Celaleddin ve Süleyman Paşalar gibi Türk Milliyetçilikleri bilinçli ve belirli zatlar bile, siyasette ‘’Osmanlı milliyeti’’ ve ‘’İslam Birliği’’ gayelerine önem vermişlerdir. Kısacası bu iki devirde de siyasi olarak milliyetçilik henüz ‘’Osmanlı milliyeti’’ ve ‘’İslam Birliği’’ siyasetleriyle karışmış bir şekilde bulunmakta, Türklerin ayrı bir millet olarak teşkilatlanmalarını geliştirmek ve olgunlaştırmak fikri henüz doğmamıştır.
Kafkas ve Kırım Türklerinde Milliyetçilik Fikri
Türk milliyeti fikrinin Batı (Osmanlı) Türkleri arasında ikinci defa önem kazandığı devre ile o devreyi takip eden yıllarda, yani 1876-1883 senelerinde, bu fikrin Kafkas ve Kırım Türkleri içinde ortaya çıktığına şahit oluyoruz. Kafkasya ve Kırım’da milliyet fikri, kendi çevresel şartlarının, yani bulundukları çevredeki siyasi, sosyal ve iktisadi şartların ve aynı zamanda İstanbul ve Rusya’daki fikri faktörlerin etkisi altında doğmuştur. Kafkasya ve Kırım’da milliyet, yani Türklük fikri, başlangıçta İstanbul’da olduğu gibi, diğer fikirlerle, İslamcılık ve yenilik fikirleriyle karışık olarak meydana çıkar.
Rusya’da İlk Türkçe Gazete:
Hasan Zerdabi’nin ‘’Ekinci’’si
Melekzade Hasan Zerdabi, bütün Rusya’da ilk gazete olan haftalık Ekinci gazetesini, Bakü’de yayımlama başlamıştır. Gazetesinde zirai, genellikle maddi ve iktisadi meselelere çok önem veriyordu; Hasan Bey’in asıl millet tarlasına ekmek istediği tohumlar, ilerleme ve yenilik tohumlarıdır. Ekinci, 1875’ten 1877’ye kadar devam eder. Türk-Rus Harbi sırasında, yayımlanması Çar hükümeti tarafından yasaklanarak kapatılır. Bu iki üç senelik Ekinci koleksiyonu karıştırıldığında, Hasan Bey’in iktisadi, sosyal ve siyasi hayatta, her şeyden önce Darwin’in kainat hakkında gördüğü ‘’Doğal Seleksiyon’’ kuramına çok değer verdiği ve gerçeği milletine iyice anlatmak istediği göze çarpar. Hasan Bey, ‘’hayat için kavga’’ ifadesini ‘’zindeganlık cengi’’ diye çevirir ve bütün makalelerinde ‘’zindeganlık cengi’’ deyimi devamlı olarak tekrarlanır. İster ki milleti, ya da Hasan Bey’in deyimiyle ‘’Müslümanlar’’ bu cenkte yenilerek mahv ve perişan olmasınlar!
İsmail Gasprinski (Gaspıralı): ‘’Tercüman’’
İsmail Gasprinski Türk milliyetçiliği fikrinin çok önemli simalarındandır. Devrimci karakteri ve fikirleri ile tüm Türk dünyasını derinden etkilemiş olması nedeniyle Türk milliyetçiliği fikrine yaptığı katkıları derinlemesine incelemek gerekir. Esasen İsmail Bey’in çalışmaları, Türk milliyetçiliği fikrinin gelişmesi için yapılan tüm çalışmaların genel hatlarını ortaya koymaktadır. Bu nedenle yazının bu bölümünü uzun tutmak istedim. Bu açıklamadan sonra İsmail Bey’in çalışmalarını incelemeye başlayabiliriz.
Kırımlı İsmail Bey’in, ilk fikri ve yazılı girişimlerinden itibaren görüş ufkunun Kırım’la sınırlı olmadığı derhal göze çarpar: Rusça yazıp, Kırım’ın merkezi idaresi Akmescit (Simferepol) şehrinde çıkan Tavrida gazetesinde tefrika olarak yayımladığı makalelerin tamamına ‘’Ruskoe Musulmanstvo yani Rusya Müslümanlığı’’ adını vermiştir. 1881 senesinde yayımlanan bu makalelerin konusu yalnız Kırım’da yaşayan Müslümanları değil, bütün Rusya’da oturan Müslümanlardır. Aynı senede, yine Akmescit’te taşbasmasıyla Türkçe basılan Tonguç gazetesinde, gerek dil, gerek konu itibariyle yalnız Rusya’da oturan Müslümanları değil, biraz kapalı bir şekilde bütün dünyada Türkçe konuşan Müslümanları, yani bütün Türkleri göz önünde bulundurur. En başından itibaren bu gazete de Türk, Tatarların ‘’dilde birlik meselesini’’ ortaya atar ve fiilen her tarafta anlaşılabilecek bir ‘’Türk dili’’ ile yazar; yani dil ve edebiyat sahasında fiilen ‘’Bütün Türkçülük’’e başlar.
1841’de doğan İsmail Bey’in bütün eğitimi, bir iki sene alfabe ve Kur’an okumaktan, sonra Moskova Askeri İdadisi’nde dört-beş sene Rusça tali dersleri takip etmekten ibarettir. Milli hissi, milli bilinci, ilk önce Rus Askeri İdadisi’ndeyken duyar. Buna neden olan şey, Pazar günleri evlerinde misafir bulunduğu fertlerle milliyetçi bir Rus ailesinde geçen sohbetlerle, Panslavizm liderlerinden Mihail Nikiforovic Katkov’un Girit İhtilali dolayısıyla Türkler aleyhine yazdığı makaleler olmuştur. Bu sırada İsmail Bey, 14-15 yaşlarındadır. Mihail Katkov’un Moskova gazetesinde Türk ve Müslümanlar aleyhine yazdığı heyecanlı makaleler, genç ve hararetli İsmail Bey’i o kadar derinden etkilemiştir ki, 1867 senesinde, Girit’teki Türklere, dört-beş senelik Askeri İdadi’de öğrendiği bilgilerle yardım etmek için Girit’e gitmeye karar verir. Mustafa Mirza Davidovic adındaki bir arkadaşıyla beraber yola çıkarlar ancak Odesa’da pasaportsuz vapura binmek üzereyken yakalanıp ailelerine teslim edildiler.
Bu maceradan sonra İsmail Bey bir daha Moskova’ya, eğitim gördüğü Askeri İdadi’ye dönmedi; Kırım’da kaldı ve Bahçesaray’ın Mengili Giray Han’dan kalma eski Zincirli Medresesi’nde Rusça öğretmenliği yapmaya başladı, Kırım’daki öğretmenlik görevini 1871 senesine kadar sürdürdü. Bu sıralarda İsmail Bey’i İstanbul’a giderek orada Türk subay ve memuru olmak hevesi sarar. İsmail Bey İstanbul’da memur olabilmek için Fransızca bilmek gerektiğini düşünür. Bu yüzden önce 1872’de Paris’e gider ve iki yıl kalır. Bu iki yıl içindeki en büyük tecrübesi, Batı medeni hayatını olduğu gibi, güzellik ve çirkinlikleriyle, iyilik ve kötülükleriyle öğrenmek olur. O dönem Paris’teki ‘’Yeni Osmanlılar’’la tanışıp tanışmadığına dair kesin bir bilgi yoktur.
1874’te İstanbul’a gelir artık Türkçe ve Rusçadan başka Fransızcada bilmektedir. Osmanlı hükümetinden memuriyet ister. Bir ara Harbiye Mektebi Rusça öğretmenliğine tayin edecek olurlar ancak iş uzar. Bir sene kadar İstanbul’da kaldıktan sonra Kırım’a döner. Bu bir sene içinde, İstanbul’un resmi dairelerini dolaşmış, amirler ve memurlarla arkadaşlık etmiş, Osmanlı matbuatını düzenli olarak takip etmiştir. Ayrıca Osmanlı devletinin iç idare usullerini, devletlerarası durumunu öğrendi; kısacası İstanbul’u Türkiye’yi ve bunları idare edenleri bizzat hayat pratiği içinde görmüş ve incelemiştir.
İsmail Bey’in yazarlığı ilk yazarlığı İstanbul’da başlar; Moskova ve Petersburg’un bazı Rus gazetelerine İstanbul’dan yazdığı Doğulu renklerle süslü yarı gerçek yarı kurgu mektupları o gazetelerde basılıp çıkar. Kırım’a döndükten sonra dört sene kadar belirli bir işle meşgul olmadan, özellikle soydaşlarının çeşitli tabakalarının hayat ve durumlarını incelemekle vakit geçirir. 1877’de Bahçesaray şehrine belediye başkanı seçilir. Belediye başkanı olunca 1879 yılında Türkçe bir gazete çıkarmak için izin isteyerek ilgili makama bir dilekçe verdi. Bütün Rusya’da, daha önce çıkıp kapanmış Ekinci gazetesiyle ağır aksak devam eden Ziya ve Keşkül gazetelerinden başka bir Türkçe gazete çıkmış değildi. İsmail Bey’in dilekçesine ret cevabı gelir. Bir taraftan gazeteye izin almak için uğraşırken diğer yandan ‘’Rusya Müslümanlığı’’ makalelerini Rusça yazıp yayımlamıştır. Bu makaleler, İsmail Bey’in taşıdığı fikirleri, kendi kendine ortaya koyduğu meseleleri, ulaştığı sonuçları açıkça bildirdiği gibi, gelecekteki düşünce hayatının da bir çeşit programı niteliğindedir. Bu yönden İsmail Bey’i anlamak için tamamı 45 sayfalık bir risale olan bu küçük eser, büyük bir değere sahip bir belgedir. Bu eserden açıkça anlaşılmaktadır ki, İsmail Bey bir milliyetçidir. İsmail Bey mensup olduğu milleti, yalnız Kırımlılar olarak görmemekte; ‘’Türk Tatar’’ adıyla anılan kavimlerin bütününü kendi milleti olarak saymaktadır. Asya ve Avrupa’nın bir kısmında oturan bu büyük millet, dağınık olarak zayıf bir haldedir. Bu millet diğer milletlere oranla zenginlik ve medeniyetçe geride kalmış; böyle devam ederse yaşam kavgasının doğal bir sonucu olarak yok olacaktır. Bu düşünceler doğrultusunda bu milletin zaaflarına sebep olan nedenleri araştırıp cevaplar bulmaya yönelmiştir. İşte bu cevapları arama meselesi, İsmail Bey’in düşünce ve iş hayatında ölünceye kadar geçerli olacaktır.
İsmail Bey’in bulduğu çözümlerin ilk şekli; ‘’Rusya Müslümanlığı’’ risalesinde görülür. Türk-Tatarlar, kendi mektep ve medreselerinde kendi dilleriyle Avrupa ilimlerini ve eğitimini, sanat ve sanayisini öğrenmelidirler. Ayrıca kendi dillerinde kitaplar, dergiler ve gazeteler yazılıp yayımlanmalıdır. Kısaca milli bir Türk-Tatar edebiyatı meydana gelmelidir. İsmail Bey’de fikir ve fiil, kendi tabiriyle ‘’niyet ve amel’’ kesintisizdir; millet için, milli dilde süreli yayınların gerektiğine inanan İsmail Bey, nihayet 1883 senesinde Tercüman gazetesinin imtiyaz hakkını almayı başarır. Tercüman gazetesinin ilk günlerindeki en önemli konusu, millete kendi dilinde ilim vermek olmuştur. Bunun için milletin çocuklarını okutmak; çabuk, kolay ve modern ilim doğrultusunda okutmak gerekir. Buradan bütün Kuzey Türklüğüne yayılan ‘’Usul-i Cedid’’ mektepleri doğmuştur. ‘’Usul-i Cedid’’ başta yalnız eğitim ve öğretime mahsus gibi görünse de , gitgide genelleşerek bütün hayat tarzını kapsamıştır. ‘’Usul-i Cedid’’ in gerek Osmanlı Türkleri, gerekse Kuzey Türkleri arasındaki gerçek anlamı, Batı ilimlerini, Batı eğitim ve öğretim usullerini, yaşayış biçimini, Batı hayat tarzını benimsemek, kısaca ‘’Batılılaşmak’’tır. İnanılıyordu ki; Türkler milli dillerini kaybetmemek şartıyla Batılılaşınca, Türk milletinin varlığının devamlılığı sağlanmış olacaktır.
İsmail Bey’in ilkelerinden birisi de, Türk kadınına hürriyet ve erkeklerle eşitlik sağlamak gerektiğidir. Bu ilkesini de ısrarla gerçekleştirmek istemiştir. Onun gözünde milletin birinci eğitimcileri, milletin anaları olan kadınlardır; kadınlar hayatı anlamayacak olurlarsa, çocuklarını hayata yetenekli olarak yetiştiremezler. Milletin yarısı kadınlardır; onlar hayat ve faaliyetten uzak kalırlarsa, milletin hayat ve faaliyetleri de yarım kalır. Bu ilkesini işlediği eserinin adı ‘’Kadınlar Ülkesi’’dir.

Türk Milliyetçiliğinin Üçüncü Faal Devresi: Siyasi Türkçülük
Önceki bölümlerde 18. Yy ortalarından 19. Yy ikinci yarısı boyunca, Yeni Osmanlıların padişahlığın mutlakıyetine karşı hürriyet ve ilericiliği, Batı sömürgeciliğine karşı Osmanlı vatanını ve Osmanlı milletini savunma biçiminde sürdüğünü ve Batı Türkleri ile Kafkas Türklerinde Türk milliyetçiliği fikrini savunanları kısa özgeçmişleriyle incelemiştik. Bu dönemleri Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp’ in belirttiği gibi, Hıristiyan ‘’milletlerin’’ ayrılıkçı hareketleri arttıkça güçlenen ve yaygınlaşan Türk kimliğinin tarihsel, dilsel, kültürel olarak her boyutuyla araştırılıp öğrenildiği ve bilince çıkartıldığı ‘’Kültürel Türkçülük’’ dönemi olarak tanımlıyoruz.
20.yy başına gelindiğinde, Osmanlı İmparatorluğu çatısı altında, Osmanlı milleti içinde kalarak, Osmanlı Devleti’ni, Osmanlı topraklarını korumayı, savunmayı esas alarak ‘’devleti kurtarma’’ olanaklarının hızla tükendiği gözlemlenmekteydi. Artık, 1870’lerde Namık Kemal’lerin yaratmak istediği ‘’Osmanlı milleti’’ ideali gerçeklerin kayasına çarptıkça uygulanabilirliğini ve inandırıcılığını yitirmişti. Çağdaş anlamda, yaşamak için devrim yapmaktan başka çare kalmamıştı. Devrimci bir atılımla ve milliyetçi bir programla Osmanlı’yı yıkmak, emperyalizme karşı direnmek ve var olmak için zorunluluk haline gelmişti.
1902 Paris Kongresi: Jöntürklerde görüş ayrılıkları
1902’de Paris’te toplanan Jöntürk Kongresi, anti-emperyalist milliyetçi çizginin netleşmesi ve gelişmesinde bir kırılma anı olmuştur. Bu kongrede Jöntürkler, Ahmet Rıza’nın başını çektiği milliyetçi kanat ile Prens Sabahattin’in liderliğini yaptığı liberal ‘’hürriyetçi’’ (Batıcı) kanat biçiminde bölündü. Bu bölünmenin gösterdiği gibi 20.yy başında, liberalizmin, sömürgeleşerek Batı ile bütünleşme programıyla, buna karşı çıkan toplumcu ve milli bağımsızlıkçı program karşı karşıyadır. Jöntürklerin 1902’de Paris’te gerçekleştirdikleri kongrenin temel tartışma ve saflaşma eksenini bu iki eğilim oluşturmaktaydı. Kongredeki tezler ve saflaşma, bütün 20.yy boyunca ve günümüzde de Türk Devrimi’nin ve karşıdevriminin karakterini ve izleyeceği seyri belirlemesi açısından çok önemli ve öğreticidir.
Siyasi Türk milliyetçiliğinin iki öncüsü: Mustafa Kemal ve Yusuf Akçura
Türklere dayanan bir milli devletin kurulması düşüncesinin; yani, dağılması kaçınılmaz olan Osmanlı’dan tek çıkışın bu olduğu tahlilinin kökleri 20.yy başlarına kadar dayanır. Bu düşüncenin öncüleri ise Mustafa Kemal ve Yusuf Akçura’dır.
Arkadaşlarıyla devrim fikrini tartışırken, herkesten farklı olarak Osmanlı’yı yıktıktan sonra yerine neyin koyulacağının belirlenmesinin, en az devrim yapmak kadar önemli olduğunu savunan Mustafa Kemal, daha Harp Akademisi’nde öğrenciyken 1903-1904 yıllarında Misak-ı Milli sınırlarını kafasında şekillendirmişti. Mustafa Kemal’in bu derin, bilimsel gerçekçi öngörüsünün ardında şüphesiz ki; çağının en temel gerçeği olan ortaçağ imparatorluklarının yıkılışlarının kaçınılmazlığını ve milli bir devrimin zorunluluğunu kavramış olması yatmaktaydı.
Bu yüzdendir ki; 1908 Devrimi, 1911 Trablusgarp Savaşı, 1912-1913 Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı yıllarında bütün askeri analizlerinde, askeri yetkililere ve hükümetlere yaptığı eleştiri ve uyarılarının odağında hep Misak-ı Milli’yi esas alan milli bir devlet kurma hedefi vardır.
Yine aynı senelerde, Türk milliyetçiliğinin devrimci siyasi bir akım olarak ortaya çıkması, teorisinin ve programının oluşması ve örgütlenmesinde birinci derecede etkili olan Kazanlı siyaset bilimci ve tarihçi Yusuf Akçura’da; Mustafa Kemal’e benzer nitelikte Misak-ı Milli’yi öngören kapsamlı bir analiz yapmaktadır. 1904’te yazdığı ‘’Üç Tarz-ı Siyaset’’ adlı makalesinde, Avrupa’da kapitalizmle birlikte doğan milliyetçiliğin Osmanlı topraklarında da Türk milliyetçiliği olarak yaşanmasının kaçınılmaz olduğunu vurgulamaktadır. Osmanlıcılık ve İslamcılığın birleştirici rolünün bittiğini, farklı milletlerin ayrılarak kendi milli devletlerini kuracaklarını, çıkış yolunun ise Türklerin hakim olduğu bölgede kendi milli devletlerini kurmaları olduğunu kapsamlı bir bilimsel analizle ortaya koymaktadır. Yusuf Akçura’nın Kazan’dayken 1904’te yazdığı, Türk milliyetçiliğinin bir anlamda stratejisini çizen ‘’Üç Tarz-ı Siyaset’’ adlı makale bütün dünyada büyük yankı uyandırır. Makaleyi önemli kılan unsurlardan biri de; olguların materyalist nesnel ve tarihsel bir yaklaşımla ele alınmış olmasıdır. Bu makalede Akçura, İslamiyet’i bütün dinlerin geçirmek zorunda olduğu bir evrim sürecine tabi kılmıştır. Bütün toplumsal olaylar gibi dinlerin de tarihsel bir olgu olduğu yaklaşımı, onun bilimsel, laik bir tarih anlayışına sahip olduğunun bir göstergesidir.
Yusuf Akçura’nın çağdaş devrimci bir akım olarak Türk milliyetçiliğinin doğuşunda ve Türk Devrimi’nde öncü bir rol oynamasında; 1905 Rus Demokratik Devrimi’ne ve 1908’e kadar diğer toplumsal süreçlere aktif olarak katılıp, ileri bir bilinçle olayları ve gelişmeleri gözlemleyip analiz etmesinin etkisi büyüktür. Fikirleriyle Narodnizme daha yakın olmakla birlikte, 1905 Devrimi’nde Bolşeviklerin belirleyiciliği, daha da önemlisi Kafkas Türkleri açısından Bolşeviklerin ulusal soruna getirdikleri devrimci çözüm, Yusuf Akçura’yı derinden etkilemiştir.
Çağın gerekliliklerini derinlemesine kavramada ve ileriye yönelik bilimsel değerlendirmelerde paralel bir süreç yaşayan bu iki öncü kişiliğin; kritik dönemlerde fikir ve pratik olarak aynı yönde hareket etmeleri, hem Türk milletinin hem de Türk milliyetçiliğinin en büyük kazanımlarını oluşturmuştur.

Türk Milliyetçiliğinin İdeolojik ve Örgütsel Merkezi:
Türk Yurdu ve Türk Ocağı
1911-1912 yılları Türk milliyetçisi derneklerin ve yayınların hızla faaliyete geçtiği yıllardır. İstanbul’a taşınan Genç Kalemler dergisinin yazarlarının Türk Yurdu çevresine katılması, Ziya Gökalp’ in öncülük ettiği ‘’Halka Doğru’’ fikri ve eylemine büyük bir ivme kazandırmıştır. Türk milliyetçiliği akımının en etkili yayın organı olan Türk Yurdu ve Halka Doğru dergileri, aynı paraleldeki Türk Ocağı Derneği dönemin bütün devrimci fikir ve faaliyetlerinin merkezi olmuşlardır. Türk milliyetçiliğinin bu dönemdeki öncüleri olarak; Mehmet Emin Yurdakul, Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu, Hüseyinzade Ali, Dr. Akil Muhtar, Türkiye Komünist Partisi’nin kurucularından Ethem Nejat, Fuat Köprülü, Necip Asım, Celal Sahir, Ömer Seyfettin, Rıza Tevfik, Halide Edip Adıvar gibi isimler sayılabilir. Bu isimler aynı zamanda Türk Yurdu dergisinin kurucuları ve yazarlarıdır.
Sonuç Yerine
Türk milliyetçiliği görüşü yukarıda derinlemesine yaptığımız inceleme ve analizlerde görüldüğü gibi her dönem, dönemin siyasi ya da sosyal sorunların nedenlerinin aranmasında, sorunların çözümüne ilişkin devrimci çözümlerin bulunmasında, itici bir güç olarak birinci derecede etkin bir rol oynamıştır. Padişahın sultasına isyan eden Vatan şairi Namık Kemal’lerle başlayan bu uzun yürüyüş, milletimizin kadınlarına özgürlük isteyen, bir ‘’Kadınlar Ülkesi’’ düşleyen Gaspıralı İsmail’lerle devam etmiş, yüreklerinde yanan vatan ve millet ateşini, bilimsel akılla birleştiren Yusuf Akçura’larla, Mustafa Kemal’lerle de; halkçı devrimci bir karakter kazanarak Türk Devrimi’nin biricik ideolojisi olmuştur.
Türk milletinin tarihin en büyük milletlerinden biri olduğunu savunan Türk milliyetçiliği görüşü, milletimizin emperyalizme karşı yürüttüğü mücadelede çok önemli bir dayanak noktası olduğundan, her dönem emperyalistler tarafından kontrol altına alınmaya çalışılmış, halkçı devrimci karakterinden yoksun bırakılarak ırkçı-faşist bir kalıba sokulmaya çalışılmıştır. Ne yazık ki emperyalistler bu konuda zaman zaman başarılı da olmuşlardır. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sırasında faşist Nazi Almanya’sının Türk milliyetçilerinin önemli isimlerinden devşirdikleri işbirlikçilerle, Türk milliyetçiliğinin halkçı devrimci karakterini aşındırarak ırkçı-faşist bir anlayışa bürünmesini amaçlamışlardır. Bu anlayış, soğuk savaş döneminde ABD emperyalizmi eliyle devam ettirilerek 1970’lerdeki neredeyse iç savaşa varan terör ve anarşinin başlıca sebebi olmuştur. Basılan kitap, dergi, gazetelerle yaratılan ‘’Türk milliyetçisi’’olmanın ırkçı olmayı gerektirdiği algısının yanında, Türk bayrağı gibi milli olan ne kadar değerimiz varsa bu ‘’milliyetçi’’ görünümlü devşirme çevrelerce savunulması sağlanmış, bu sayede ülkemizin halkçı devrimci güçleriyle emperyalizme karşı milli bir mücadele vermesi sekteye uğratılmak istenmiştir.
Etkisi geçmişteki kadar olmasa da günümüzde de bu anlayışın yansımalarını görmekteyiz. Bu anlayışı yok etmek bizlerin, gerçek Türk milliyetçilerinin başlıca görevlerindendir. Bizler tarihimize milli değerlerimize öylesine sahip çıkmalıyız ki; tarihi çarpıtmaya çalışanların, milli değerlerimiz üzerinden emperyalistlere rant sağlayanların karşılarına her zaman ve her yerde dikilebilmeliyiz. Bugün Türk Devrimi’ni tamamlamayı kendisine dava edinmiş olanlar, halkçı devrimci bir Türk milliyetçiliği anlayışıyla milletimizi Türk bayrağı altında, büyük önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün yolunda yürümeye ikna etmek zorundadır. Bu görevleri yerine getirmek için; muhtaç olduğumuz kudret, damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur.

Tolga SAĞLAM

KAYNAKÇA
Akçura, Yusuf, Türkçülüğün Tarihi, 4.Basım, Mayıs 2013, Kaynak Yayınları
Ulusoy, Mehmet, Türk Devrimi ve Milliyetçilik, 1.Basım, Nisan 2014, Kaynak Yayınları

Georgeon, François, Osmanlı-Türk Modernleşmesi,3 . Baskı, Şubat 2013, Yapı Kredi Yayınları

Bir cevap yazın