ORKUN DERGİSİNDE REJİM TARTIŞMALARI

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından uluslararası alanda yeni bir düzenin meydana gelmesiyle Türkiye’de de dengeler değişmiş, kurulmakta olan Batı ittifakına dâhil olmak isteyen İsmet İnönü çok partili hayata geçme kararı almıştır. 1950 seçimlerinde Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle birlikte Cumhuriyet Halk Partisi’nin tek parti iktidarı son bulmuş ve bu dönemde farklı düşünce akımları daha belirgin bir şekilde ortaya çıkarak siyasette ve basında faaliyete başlamıştır. Eski hükûmetlerle “kavgalı” olan gruplar da bu sûretle kendilerine özgürlük alanı bulabilmişlerdir. 6 Ekim 1950’de yayın hayatına başlayan ve 18 Ocak 1952’ye kadar 68 sayı çıkan haftalık Orkun dergisi bu faaliyetlerden biridir. Derginin Sâhibi ve Neşriyat Müdürü İsmet R. Tümtürk ile Başyazarı H. Nihâl Atsız başta olmak üzere birçok yazarı 1944 yılındaki ırkçılık-Turancılık davasında yargılanan kişilerdir.

Orkun’un faaliyete başladığı 1950 yılı pek çok açıdan bir başlangıç yılıdır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra uluslararası sistemde gerçekleşen radikal değişimler Türkiye’ye de yansımış; Marshall Yardımı’ndan Truman Doktrini’ne, Köy Enstitüleri’nin işlevsiz hâle getirilmesinden imam-hatip kurslarının açılmasına çeşitli dönüşümler yaşanmıştır. 14 Mayıs 1950’de bu dönüşüm sürecinde yeni bir eşiğe varılmış, artık iktidardaki parti de değişmiştir. Âdeta düzenin yeniden kurulduğu bir dönemdir. Başbakan Adnan Menderes “millete mâl olmuş inkılâpların” korunacağını, bunun dışında “tek parti devrinden arta kalan ne varsa tam olarak tasfiye edileceği”ni ilân etmiştir . Ezanın Arapçalaştırılmasıyla başlayan DP icraatı siyasî intikamcılığın zirvelerine kadar varacak, 27 Mayıs ihtilâline neden olan şartlar adım adım hazırlanacaktır.

Böyle bir ortamda yayın hayatına başlayan Orkun, tek parti dönemine yönelik yoğun eleştirilerle “düzenin yeniden tesisi”ne dâhil olmuştur. Bu iştirakin en açık belgesi derginin 9. sayısında Atsız’ın yazdığı “Kurucular Meclisi” yazısıdır. Atsız’a göre Türkiye Cumhuriyeti Mayıs 1950’de kurulmuştur. Tek parti devri bir cumhuriyet değildir. Bu dönemdeki meclisler gayrimeşru meclislerdir. Zira “seçimle değil, diktatörlerin tâyini ile ahbap kayırmak, geçim sağlamak, köle yetiştirmek için” kurulmuşlardır. Bu meclislerde “tek partinin adamları oturur ve bu adamlar hep birden el kaldırır, yılda 200 kanunu ittifakla çıkarır, adam döver veya öldürür, ırz ve namusa taarruz eder, saylavlık maaşından başka türlü yerlerden de kazanç sağlar ve Türkiye’nin on yılda asırları aştığını, bütün milletleri geçtiğini söyleyerek millî mazimize mukaddesatımıza söverlerdi.” 1923’ten 1950’ye kadar olan süreç “gayrımeşru ve müstebit bir diktatörlük zamanıdır. Diktatörlüğü yapan Halk Partisi, bilhassa onun ileri gelenleridir.” Bu dönemde CHP’nin yaptığı kânunlar “kanun olmak vasfını haiz değildir. Çünkü kanunları millet tarafından namuslu seçimlerle seçilen Millet Meclisleri yapar.” O hâlde yeni “meşru” hükûmet gayrimeşru kânunlarla iş yapmak yerine yeni bir anayasa yapmalı, bunun için de bu anayasayı hazırlayacak bir Kurucular Meclisi’ni toplantıya çağırmalıdır.

Tek parti döneminde yapılanları eleştirmekten öte gayrimeşru sayan bu yaklaşım derginin çeşitli sayılarında çok açık bir şekilde göze çarpar. Örneğin İsmet Tümtürk’ün 16. sayıdaki yazısı “Geçen 27 yılın Türk düşmanı ve insanlık düşmanı vahşet ve istibdat devri…” ifâdesi ile başlar. Aynı sayının “Orkun’dan Sesler” başlıklı bölümünde tek parti devrinin ileri gelenlerine “27 yıl cumhuriyet adı altında zulüm, işkence ve baskı ile milletin varlığını ve insanlık haysiyetini ezen sahtekârlar” yakıştırması yapıldığı için derginin sâhibi Tümtürk hakkında İstanbul savcılığınca tâkibata geçildiğini derginin 21. sayısından öğreniyoruz . Devamında bu işlem için Adalet Bakanı Halil Özyörük’ün sorumlu tutulması ve kovuşturma konusu olan cümlelerin tekrarlanıp “Aldın mı, Halil Özyörük?” denmesi, Orkun’un tek parti dönemine olan karşıtlığının DP hükûmetinin çizgisini aşan bir düzeyde olduğunu göstermektedir. DP’nin “şimdilik” tutturmaya çalıştığı bir denge vardır, bunun için yukarıda alıntı yaptığımız konuşmasında Menderes “devr-i sabık” yaratmamaktan da bahsetmektedir, Orkun’da ise 1923’ten 1950’ye kadarki dönem “kâhküllü Hitler’in naziliğinden daha zalim, daha müstebit, (ve üstelik gayri meşru)” , “[cumhuriyet değil] çamurluk” , “iymansızlar saltanatı” , “27 yıldır koskoca bir milletin kanını emenler” gibi sıfatlarla anılmıştır.

İ. Tümtürk’ün 17. sayıdaki “İnkılâp – İrtica” başlıklı yazısı , inkılâplar hakkında ne yapılacağı üzerine kamuoyunda var olan görüşleri ele alarak inkılâpları zorla korumanın demokrasiyle çelişeceğini ileri sürmüştür. 21. sayıdaki Bekir Sıddık Özyıldırım imzalı yazı “Faydalı ve yerinde oldukları çoğunluğun tasvibine kavuşanları, millî ruhun potasında eritmek şartiyle kabul, diğerlerini atmalıyız.” demiştir. 27. sayıda Nuri Tarhan “bir şahsın veya bir zümrenin keyfiyle yapılan uydurma, gülünç reformlar” ifâdesini kullanmıştır . Aynı sayıda Arif Çivicioğlu, Menderes’in “inkılâp softaları” açıklamasına destek vermiştir . M. Zeki Sofuoğlu, 31. sayıda Türk Ocakları’nın kapatılmasının tek parti devrinin “Türkçülük düşmanı” fiillerine örnek olduğunu yazmıştır .

Atsız’ın anılan yazısındaki “gayrımeşru ve müstebit bir diktatörlük zamanı” cümlesiyle ifâde olunan görüş Orkun’a hâkim olduğundan dolayı “eski dönem”in en büyük simgelerinden biri olan Cumhuriyet Bayramı’nın “gereksizliği” de dile getirilmiştir. 3. sayıdaki Orkun imzalı yazıya göre tek parti dönemi gerçek anlamda bir cumhuriyet olmadığı için ya 29 Ekim’deki bayrama başka bir ad verilmeli veya Cumhuriyet Bayramı 23 Nisan’da veya DP’nin iktidara geldiği 14 Mayıs’ta kutlanmalıdır. 8. sayıdaki bir yazıya göre ise 1950’den önce “yüz binlerce lira sarf edilerek ve şerefe sarhoş olup kutlanan bayramlar cumhuriyet bayramları değil, sadece cumhuriyetin ilânı bayramlarıdır!..”

DP iktidarının Türk Devrimi’nin muhalifleri ve düşmanları için bir fırsat oluşturmasıyla birlikte memleket sathında çeşitli olaylar meydana gelmiş ve yeni tartışmalar başlamıştır. Bunlardan en önemlisi Atatürk heykellerine yapılan saldırılardır. Çeşitli yerlerde Atatürk heykellerinin kırılması tepkilere neden olmuştur ve doğal olarak bu tepkilerin başını CHP ve çevresindeki basın çekmiştir. Orkun ise bu tartışmalarda Atatürk’ün hatırasına yapılan saldırıya değil bu saldırılara verilen tepkiye odaklanmıştır. “Olaydan kimin kârlı çıktığına bak!” şeklindeki klasik komplo teorisi mantığı çeşitli sayılarda kendisini göstermiştir. “Orkun’dan Sesler” bölümünde heykel saldırıları kınandıktan sonra meselenin “gerçek yüzü” şöyle açıklanmıştır: “Faili meçhul kalmış suçlar için eski Romalıların bir sözü vardır: Cui bono? Yani ‘Kim kâr etti?’. Suçtan kim istifade etmişse suçu da onun işlediği çok kere bizi hakikate götüren bir kaidedir. Elimizde kesin bir delil olmadığı için Kırşehirdeki heykeli sırf bir tahrik havası yaratabilmek gayesiyle ‘İnkılâp’ perdesi arkasında dolap çeviren tahrikçiler kırdı, demiyoruz. Fakat tereddütsüz diyebiliriz ki mevcut ihtimallerin arasında rahat rahat en kuvvetli olanı budur.” 27’nci ve 31’inci sayılarda da bu görüş “yeni kanıtlarla” desteklenmektedir. 30. sayıda ise İ. Tümtürk, Başbakan Menderes’e açık mektup yazarak Kütahya’da Atatürk heykelinin kırılmasından sorumlu tutulan milliyetçi gençlerin karakolda işkence gördüklerini ifâde etmiştir . İ. Tümtürk 33. sayıda da heykele saldırmakla suçlanan “mağdur”lara sâhip çıkmaya ve komplo teorilerine devam etmektedir . 42. sayıda ise “Orkun’dan Sesler”de Atatürk heykellerine yönelik saldırıları protesto amacıyla yapılan yürüyüşle dalga geçen bir yazı yayınlanmıştır . Yine aynı bölümde, 39. sayıda, bugünkü adıyla Gezi Parkı’nın girişinde bulunan bir heykel kaidesinin ne yapılması gerektiği üzerine görüşler ele alınmaktadır. Kaidenin yıkılması gerektiğini savunan görüşten sonra, yıkılmaması ve üzerine bir heykel konması gerektiğini savunan görüşten bahsedilmiştir. Dikilecek heykelin ne heykeli olacağı ile ilgili de üç fikir vardır. Fatih heykeli, Mehmetçik heykeli ve Atatürk heykeli. Gerekçeler sıralanırken Fatih için İstanbul’un fethinin 500. yıl dönümünden bahsedilmektedir, Mehmetçik için “Heykeli dikilmeye en fazla lâyık olan odur.” denmektedir, Atatürk kısmında ise sâdece soru işâreti vardır . Bu yazı, Orkun’un heykel tartışmasındaki tavrının, gerçek suçlunun izini arayan bir dedektiflik hevesinden veya zanlıların hakkını koruyan hukuk devleti hassasiyetinden değil Atatürk ve Kemâlist Devrim aleyhtarlığından kaynaklandığını göstermektedir.

Nitekim Orkun dergisinde Atatürk’e -çoğu zaman adı doğrudan yazılmasa da- yoğun “reddiye”ler yapılmış, yazılarda konu edinilenler geçmişteki siyasî faaliyetlerden çıkıp kişiliğe kadar varmıştır. 6. sayıda Dr. İzeddin Şadan imzalı yazının şu kısmı dikkat çekicidir:

Millî mücadele yılları. Ankarada Karaoğlan caddesinde öğle vakti. Kahvedeki herkes Hacıbayram camisine sevkediliyor.

*

1930 yılı: Ayaspaşada şık bir gazino. Kokteyl zamanı. Caz çılgın bir neşe içinde. Fakat birden susuyor. Diktatör soruyor:
– Neden sustu?
– Ezan okunuyor, efendim.
– Yıkın şu minareyi!

Derginin Atatürk’ün ölüm yıl dönümü olan 10 Kasım’a denk gelen 6. sayısında Atatürk’ü anmak için herhangi bir özel yazı, ibare vs. bulunmamaktadır. (Bu arada 49. sayı Rıza Nur özel sayısı ve kapağı da Rıza Nur resmiyle Orkun’un ilk resimli kapağı olacaktır.) Atatürk anılmadığı gibi yukarıdaki “diktatör” imalı yazı bu sayıda çıkmıştır. Ayrıca bu sayının ilk yazısında M. Zeki Sofuoğlu geride kalan son yüz yılın yalan ve tahrifle altüst olduğunu, hakikatin örtbas edildiğini ileri süren bir yazı yazmış, bu arada Vahdettin’e isnat edilen hainlik iddiasından Serbest Cumhuriyet Fırkası olayının “iç yüzü”ne kadar bir dizi yakın tarih meselesini sorguladıktan sonra “Mustafa Kemalin Allah, din, aile ve iffet hakkındaki noktainazarı ne idi; nasıl bir imana sahipti?” diye sormuştur . 10 Kasım’a denk gelen sayının böyle bir içeriğe sâhip olmasından dolayı dergiye gelen eleştiriler 9. sayıdaki “Ülküdaşlarla Başbaşa” bölümünde konu edinilmiş ve eleştirilere yanıt verilmiştir: “Biz milliyetçilerin arasında Mustafa Kemali sevenler de vardır, sevmeyenler de. (…) Atatürk konusunda (yapılan bütün tahriklere rağmen), soğukkanlılığımızı kaybetmiyeceğiz, hakikatleri (ister acı ister tatlı gelsin) tam bir dürüstlükle karşılıyacak ve hiç bir peşin hükme esir olmadan sırası geldikçe tetkik etmekten kaçınmıyacağız.” Derginin 16. sayısında “Orkun’dan Sesler” bölümündeki şu kısım, Atatürk aleyhindeki propagandanın iğrenç bir dedikodu düzeyine kadar indiğini gösterir: “Gazetede ‘ebedî şef’in vasiyetini okuyordum. ‘Makbuleye ayda 100’ derdemez kızım sordu, ‘Makbule kim?’. ‘Atatürkün kız kardeşi’ dedim. ‘Âfete 800’ deyince, bu sefer de, ‘Âfet kim?’ dedi. Düşündüm baktım ki çocuğa anlatamıyacağım; ‘Sen her şeye karışma, çocuklar her şeyi anlamaz.’ dedim de işin içinden sıyrılıverdim. Belki Âfetin kim olduğunu bilen çoktur ama söyleyebilene aşk olsun.”

Başyazar Atsız ve Yayın Müdürü Tümtürk’ün sert yazılarına ve Orkun imzasıyla çıkan bölümlerdeki yazılara rağmen Orkun’da Atatürk ve Kemâlizm konusu tek bakış açısıyla yorumlanmamıştır. Çeşitli sayılarda tekrarlanan “Aramızda Atatürk’ü sevenler de var sevmeyenler de.” ifâdesine uygun bir şekilde, tek tük de olsa “Atatürk’ü seven” yazılar da dergide yer bulabilmiştir. Derginin resmî görüşü sayılabilecek “Orkun’dan Sesler” ve “Ülküdaşlarla Başbaşa” bölümlerinde ve Tümtürk ile Atsız’ın yazılarında olumsuz bir portre çizildiğini daha önce belirtmiştik. Atsız’ın 21. sayıdaki “Millî Birlik” yazısı , ırkçılık ile Kemâlizmi karşılaştırarak kendisinin Kemâlizm hakkındaki fikirlerini ifâde etmek bakımından oldukça açıktır:

Acaba ırkçılık millî birliği bozan bir düşüncedir de kemalizm millî birliği sağlıyan bir fikir midir? (…) Irkçılık kemalistlerin hoşuna gitmiyorsa, kemalizm de ırkçıların hoşuna gitmiyor. Mevcut zümreler içinde, diğerleri gibi düşünmiyenleri millî birliği bozanlar diye ayırınca bütün partileri ve dernekleri topyekûn sigaya çekmek ve bunların başına da otuz yıl bu milletin başına zorla belâ olan kemalistleri getirmek icab eder.

(…)

Kemalizm denilen muazzam safsata kısmen Fransa kısmen de İtalya ve Rusyadan alınmak suretiyle dış âlemin bir değil, birkaç merkezine birden bağlı olan, bu suretle diğerlerden daha çok ve karmakarışık bir şekilde dışarıya bağlı bulunan bir ûcûbedir.

(…)

Irkçılıkla kemalizm arasında bir ölçüştürme yapmak gerekirse şöyle denebilir: Irkçılık, bizden olmayanların bize hep ihanet ettiklerini bilmekten doğan tarihî bir gerçeğe, kemalizm ise otuz yılın yalan-dolan propagandasına dayanmaktadır. Onlar şunu bir lâhza unutmasınlar ki dayandıkları sahte mabud yıkılmakta, onun yerine hakikat ve fazilet gelmektedir.

(…)

Nerde o mukaddesata saldıran kemalist inkılâpları? Milletin dinine tahakküm artık sökmüyor, değil mi? Ecdad türbeleri artık kilitlenemiyor, Koraya giden tugayın kumandanı Kur’anı öpmekten menedilemiyor, değil mi?

Biz ve başkaları, hepimiz, bizden başka türlü düşünenlere tahammül ediyor, onları ancak fikir tartışmasıyla kazanmayı düşünüyoruz. Çünkü biz insanız ve bizim de her insan gibi fikrimiz var. Fakat Kemalist yobazlarının donmuş beyinlerinde herhangi bir ‘fikir’ olmadığı için kendi dar prensiplerinin dışındaki her şeye diş gıcırdatmaktan başka bir şey yapamıyorlar. Biz onların kemalist rejimlerinin her marifetini, tehdidini, iftirasını, hapsini, işkencesini, tabutluğunu ve mezarlığını 1944’te gördük ve şatafatlı kemalizmin ne olduğunu anladık. (…) Fakat henüz Üniversitede okuyan ve Kemalizm maarifi neticesinde yanlışsız bir dilekçe yazmak kabiliyetinden mahrum bulunan bazı tek tük gençlerin de bu yobazlığa katılması hazindir.

(…)

Bu millet, vaktiyle olduğu gibi bugün de sırf Tanrının adını yükseltmek için bir savaşa girip er meydanlarında kan ve can harcıyabilir. Bu millet, tutsak Türkleri kurtararak en büyük Türkiyeyi (yani Turanı) kurmak için de sınırlara koşabilir. Fakat onların kemalist prensipleri için kılını bile kıpırdatmaz..

Bu satırlara, 44. sayıda yer alan ve Atsız’ın 3 Mayıs davasındaki konuşmalarından alınan şu sözleri eklemek gerekir: “Başkumandan Mustafa Kemal’i tebcil ederim. Fakat cumhurreisi Atatürk’ü beğenmiyor ve sevmiyorum!”

Atsız’ın bu yazısından sonra, ertesi sayıda bu kez Mustafa Hacıömeroğlu’nun “Türkçülük Karşısında Atatürkçülük Bir Dâva mıdır?” başlıklı yazısı yayınlanır:

Türk Ocaklarındaki Türkçülük iymanı yerine Halkevlerinde Kemalizm aşısı yapılmağa başlanmıştır. Halkevleri hiçbir zaman bir parti propaganda yatağı olmaktan ileri gidemediği gibi şefe ve onun kurduğu parti prensiplerine sadakattan başka bir şey olmıyan atatürkçülük de tarihe ve nesillere mal olmuş millî bir dâva olan Türkçülüğün yerini tutamamıştır.

Atatürk, bir kumandan, birinci cumhurbaşkanı, Türk Ocaklarını kapatıp Halkevlerini açan ve Halk Partisini kuran bir devlet adamıdır. Gerçek Türk istiklâl ve inkılâp tarihi onun hakkında henüz kesin hükmünü vermemiştir. Bu yönden onun adını istismar ederek demagoji yarışı yapmaktansa tarihin kesin hükmünü beklemek ve onu tarihe bırakmak lâzımdır. (…) Ey Kemalist arkadaş! Türklük, yalnız nüfus kâğıdında mevcut da damarlarındaki kanda yoksa, açık konuş, maksadını anlıyalım. Eğer Türklük hem nüfus kâğıdında ve hem de damarlarındaki kanda mevcutsa seninle esasta beraberiz: yalnız teferruatta ayrılıyoruz demektir. Samimiyetinizi ve hüsnüniyetinizi kabul ediyor, Türklüğü yükseltmek ülküsünü Atatürkçülükte bulduğunuzu anlıyoruz. Bu yönden sizinle anlaşabiliriz. Zira, Türkçülüğü yükseltmek esasında birleşiyoruz. Yalnız sizinle burada şu suallere cevap vermek, bir tercih yapmak zaruretindeyiz. 1- Türk mü, Atatürk mü? Atatürk bir fert, Türk ise bir millettir. Biz bir Türkçü olarak Gök Alp’ın ‘Fert yok, millet var; hak yok, vazife var, Hak milletin şan onun, gövde senin can onun, sen öl ki o yaşasın, dökülecek an onun’ prensiplerine sadık kalarak Türk milletini tercih ediyoruz. 2- Türkçülük mü, Atatürkçülük mi? Atatürkçülük altıokçuluk, yani C.H.P. nin parti ülkücülüğüdür.

(…)

Ey parti ülkücülüğüne bir iyman diye temiz niyetlerle bağlanan Türk oğlu! Atatürkçülük perdesi arkasında Türklük düşmanlarının yuvarlanıp oynamak istedikleri iğrenç istismar oyunlarına alet olma, dikkat et, kendi temiz niyet ve gayretlerinle onlarınkini karşılaştır. Gücünü boşa harcama, millî dâvanın safına gel!

Bir önceki sayıda Atsız’ın Kemâlistlere sert bir üslûpla meydan okumasına karşılık Hacıömeroğlu’nun bu yazısında “iyi niyet”i kabûl edip “Türklüğü yükseltmek ülküsü”ne sâhip Kemâlistleri “Türk mü, Atatürk mü?” gibi garip sorularla Kemâlizmden ayrılmaya ve Türkçülüğe dâhil olmaya dâvet vardır. Yazının dikkat çekici kısmı ise Atatürk ve Türk Devrimi hakkında tarihin henüz hükmünü vermediği ifâdesidir.

Derginin iki sonraki sayısında konuya dâhil olan İsmet Tümtürk’tür. “Atatürk Meselesi” başlığıyla şunları yazar :

İnsanların, bilhassa siyasetle uğraşanların, ve hele diktatörlük etmiş olanların, seveni de sevmiyeni de çok bulunur.

(…)

Atatürk’e samimiyetle bağlanmış gençler acı hakikatlerle karşılaşmayı öğrensinler.

Derginin 29. sayısında “Atatürkçülük ve Komünistler” başlıklı bir yazı yazan Arif Çivicioğlu bu yazıda Atatürk’e atfedilen “Komünizm görüldüğü yerde başı ezilmelidir.” sözünden bahsederek ve Kemâlizmin “bir dereceye kadar kültürcü ve rejyonalist bir milliyetçilik ihtiva ettiği”ni söyleyerek gerçekte komünizmle Kemâlizmin çeliştiğini fakat komünistlerin Atatürkçülük maskesi takarak Atatürk’ün halk üzerindeki etkisinden faydalanmak istediğini ifâde etmiştir. Ayrıca Kemâlizmin bu komünist oyununa müsait zaafları bulunduğundan, Atatürk döneminde birtakım Marksist yayınlara izin verildiğinden, dönemin Başvekili İsmet İnönü’nün de yazı yazdığı Marksist bir dergiden (Kadro dergisi kastediliyor), bâzı mebusların “solcu gayretler” içinde bulunduğundan da bahsetmiştir. Çivicioğlu 30. sayıda da Kemâlizm hakkında yazmaya devam etmektedir . Ahmet Emin Yalman’ın bir kitabının eleştirisi olarak yazılan yazıda “Atatürk’ün iyi tarafları da kötü tarafları da vardır.” kâbilinden sözler yer almak birlikte Çivicioğlu, Atatürk dönemini kendisinden önceki dönemi karalamak bakımından Hitler, Mussolini ve Stalin yönetimlerine benzetmekten de geri kalmamıştır. Art arda yazılan yazıların üçüncüsü olan 31. sayıdaki yazı yine Ahmet Emin Yalman üzerinden Kemâlizm eleştirisidir. Yazıdaki şu ifâde ise o tarihe kadar Orkun’da (“Kemâlizme sâhip çıkan” denemese de) “Kemâlizmle bir bağ kuran” denebilecek ilk ifâdedir: “Kemalizm ideolojisinin iyi, faydalı ve doğru taraflarını da benimseyip kavrayan Türk Milliyetçiliği veya Türkçülük…”

Atatürk döneminin (ve Orkun yazarları tarafından onun devamı olarak görülen İnönü döneminin) “Türk düşmanı” ve “gayrimeşru” gibi sıfatlarla anıldığı ve Kemâlistlerden “dönek, Yahudi, Mason, komünist” diye bahsedilen Orkun’da Kemâlizm hakkında en olumlu cümlelerin kurulduğu yazılar, Selâhaddin Ertürk Hocaoğlu’nun 39. ve 41. sayılardaki yazılarıdır. Hocaoğlu’nun 39. sayıdaki yazısının başlığı “Türkçülük ve Kemalizm”dir . Yazının “Türkçülük ve Kemalizm arasındaki münasebeti iyice belirtmek” amacıyla yazıldığından bahsedilmiştir. “Türk tarihinde bir aksiyon adamı olarak büyük işler başarmış olan Mustafa Kemal”in, Türkçülüğü, hem de ırkçı-Turancı taraflarıyla birlikte “tatbik ettiği”, ancak bunu açıkça söylemeden yaptığı, faşizm, demokrasi ve sosyalizm arasında telifçi bir sistem kurmaya çalışıp ortaya çıkan nasyonal-sosyal-demokrat sistemi Ziya Gökalp Türkçülüğü ile doldurarak Türkiye’nin gerçeklerine uyarladığı ifâde edilmiştir. “Bu çalışmalardan Kemalizm doğmuştur.” Hocaoğlu bu fasıldan sonra Kemâlizmin uygulamadaki hatalarından ve başarısızlıklarından söz etmektedir. Bununla birlikte Kemâlizmin “bugünkü hâli” ile Atatürk’ü birbirinden ayırmayı da ihmâl etmemiştir. “Kızıl emperyalizm”in Kemâlizmi kökünden yâni Türkçülükten kopardığından bahsetmektedir. Buna göre kendilerinin karşı olduğu Kemâlizm, pratikteki “komünistlerin aracı olmuş” Kemâlizmdir, kökü Türkçülük olan ve Türkçülüğün kapsamı içinde olan Kemâlizme karşı değillerdir. Kemâlistlere de Kemâlizmi “komünistlerden ve opportünistlerden kurtarma” görevi düşmektedir.

Hocaoğlu’nun bu yazısının sonunda, yazının dörtte biri uzunlukta bir Orkun notu bulunmaktadır. Bu notta, daha önce Atatürk ve Kemâlizm aleyhine yazılan yazılara yapılmayan bir şekilde; yazıdaki fikirlerin yazara ait olduğu, bu görüşleri benimsemeye “mecbur olunmadığı”, böyle ihtilaflı konularda farklı yazarların yazılarının birlikte okunması gerektiği belirtilmiştir. Orkun’un bu önemli notuyla(!) yayınlanan yazıdan iki hafta sonra 41. sayıda yine S. E. Hocaoğlu’nun “‘Irkçı-Turancı’ Atatürk” yazısı yayınlanmıştır. Atatürk’ün ırkçılığını ve Turancılığını kanıtlama çabasına giren ve komünistlere “Samimî iseniz Atatürk’e de saldırın!” mesajını veren bu yazının sonunda da yayıncı notu vardır.

Kemâlizm bahsi 47. sayıda da geçer. Bu sayının “Irkçılık-Turancılık Davası” bölümünde Falih Rıfkı Atay’ın yazığı ve “Kemalizm millîdir… Kemalizme aykırı her ideoloji yabancı kokar.” dediği yazı ele alınır . Orkun’da en çok taşlanan kişilerin başında gelen Falih Rıfkı’ya birtakım cevaplar verildikten sonra bu cümleye geçilir ve “Bir kere Kemalizmin millîliği sadece Falih Rıfkı ve benzerleri için kabul edilecek bir şeydir. Daha çok komünistlerin, devşirmelerin, dönmelerin, dalkavukların, hulâsa Türk düşmanlarının, elinde silâh olarak bu kemalizm nedir ki ona aykırı düşünceler yabancı koksun?” denir. Ayrıca aynı kısımda “Peki, bir başkası çıksa, o da Namık Kemal düşmanlarının Türk olmadıklarını iddia etse, o zaman Atay efendi ‘ebedî şef’in Türklükten çıkarılmasına razı olacak mıdır?” denmişse de yazarın Atatürk’ün Nâmık Kemâl düşmanı olduğunu nereden çıkardığını anlayamadık.

Atatürk ve Kemâlizm hakkında rahatça “olumsuz” diyebileceğimiz bir çizgide yayın yapan Orkun’un ticanîlerin Atatürk heykellerine saldırmasını bile Kemâlistlere havâle ettiğini yukarıda göstermiştik. İrtica tehlikesi söylemini gerçekçi bulmayan derginin 18. sayısındaki “Orkun’dan Sesler” bölümü de bu bakımdan bahsedilmeye değer parçalar içerir. Önce bir eleştiriye cevap verilmiştir: “Bir tanıdık geldi, ve bize sordu: ‘Siz yobaz ve mürteci misiniz?’. ‘Değiliz’ dedik. Sordu: ‘O halde size karşı yapılmıyan, yalnız yobazlara ve mürtecilere karşı yapılan hücumlara niçin bu kadar şiddetle karşı duruyorsunuz?’. İşte cevabı: Çünkü biz hücumların zahiren ‘irtica’ya ve fakat hakikatte milletin insanlık haklarına ve hürriyetine karşı olduğunu biliyoruz.” Sonra başka bir hücuma karşılık verilmiştir: “Geçenlerde TMTF’nun tertiplediği seri konferanslardan ilkini veren Ord. Prof. ünvanlı ve Vasfi Raşit Seviğ namlı bir kimse Atatürk’ü sevmiyen Türkçülere aptal demiş. Türkçüler (…) milletin üstünde hiç bir kuvvet ve kıymet tanımazlar. (…) Onu sevmiyen düşmanımızdır. Fakat şahısları sevip sevmemekte herkes hürdür. (…) Hiç bir şahsa millete olandan fazla bir bağlılık göstermemek, yalnız Türk milletini hudutsuz bir sevgi ile sevmek aptallıksa, biz aptallığı memnuniyetle kabul ediyoruz. Millet sevgisine ve hakikat sevgisine sırt çevirip taassupla bir şefe bağlanmak akıllılıksa, biz o aklı hiç kıskanmadan profesör hazretlerine bağışlıyoruz.” Aynı sayıda Lütfi Önsoy imzalı yazı da Vasfi Raşit Seviğ’in bu sözlerini konu edinmiş ve Seviğ’e seslenmiş; Orkun’un Atatürk düşmanı olmadığı, sâdece putlaştırmanın karşısında olduğu ifâde edilmiştir. Yazıda Seviğ’in isim vermese de Orkun ve Büyük Doğu dergilerini hedef aldığı belirtilmiştir. 10. sayıdaki “Ülküdaşlarla Başbaşa” bölümünde Büyük Doğu hakkında, derginin konu bakımından Orkun ile aralarında fark olduğunun ama “Buna rağmen ‘Büyük Doğu’nun 27 yıllık diktatörlük idaresinin bozuklukları, mukaddesat düşmanlığı, ahlâksızlık, zulüm ve yalancı kahramanlar aleyhine girişmiş olduğu mücadeleyi umumiyetle iyi buldukları”nın ifâde edildiğini ve 48. sayıda Necip Fâzıl Kısakürek’in kumarhâne baskınından dolayı gazetelerin diline düşmesi hakkında “Adamcağızı durmadan hırpalayıp durmuşlardı.” dendiğini , ayrıca Atsız’ın Büyük Doğu’da tek parti devrinin fenalıklarını anlatan yazılar yazdığını ve “Z Vitamini” romanını Büyük Doğu’da tefrika ettiğini hatırlarsak Atsız ve Necip Fâzıl gibi Soğuk Savaş dönemi Türk siyasî hayatının iki önemli şahsiyetinin 1950’lerde Atatürk ve Kemâlizm konusunda benzer bir pozisyonda olduğunu görebilmekteyiz.

İrtica karşıtı söylemi reddeden ve eleştiren Orkun’un bir İslâmcı yayın organı olduğunu söylemek kuşkusuz abartı olacaktır, fakat dergideki dinî söylem, Türkçülük iddiasıyla yayın yapılmasına rağmen Türkçe ezan yerine Arapça ezanın savunulması , Kemâlizm eleştirisinde dinin önemli bir yer tutması gibi unsurlardan dolayı derginin muhafazakâr bir dergi olduğunu söyleyebiliriz. Orkun çevresi bu yönden 1970’lerde belirginleşecek milliyetçi-muhafazakâr ideolojinin bir tür öncülü sayılabilir . Türklük ve İslâm’ın “sentez”lenmesi ve anti-komünizm gibi özellikler dergide güçlü bir şekilde görülmektedir. Yukarıda aktardığımız gibi Atatürk eleştirilirken onun Allah hakkındaki düşüncelerinin sorulması dinin öyle veya böyle bir dereceye kadar referans alındığını göstermektedir. Fakat Orkun’daki “din referansı”, İslâm’ın özündeki kutsallıktan çok onun Türk milletinin inancı olmasından kaynaklanır. Her ne kadar Türkiye’nin Arap ülkeleriyle birlikte kurulacak bir İslâm ordusuna öncülük etmesi fikri bile savunulumuşsa da Orkun’da dinin önemi “millî mukaddesat” olmasıdır. Din, Türk ahlâkının, Türk örfünün, Türk âdetinin, kısaca Türk kültürünün içinde bir parçadır. Tek parti döneminin “yozlaştırdığı” ve artık yavaş yavaş “özüne dönen” geleneğin en önemli parçası dindir. Bu bağlamda derginin 63. sayısının kapağında Muhammed Peygamber’in bir hadisinin yer alması da normaldir. Atsız, İsviçre’den tercüme Medenî Kânun’u çok sert bir şekilde eleştirdiği yazısında şu ifâdeleri kullanmıştır: “Orta Anadolu köylüsünün iki zevcesinden birini hukukan metres tanımakla Türk milletini İsviçre ayarında bir topluluk yaptık sananlar cihan tarihinin emsalsiz budalaları, Türk ahlâkının da en sinsi düşmanlarıdır. (…) Binlerce yıllık kültürü, bilhassa mânevî-ahlâkî kültürü olan Türk milleti Firenk kanunları ile idare edilemez.” Paragrafın başında bahsettiğimiz, irticanın küçümsenmesi hattâ yok sayılması konusunda H. Fethi Gözler’in 30. sayıdaki yazısı önemlidir. Bu yazıda her ne kadar “Din, yalnızca din olarak kalmalı, tahtını vicdanlarda kurmalıdır.” dense de açıkça “Bugün kaytaklık yoktur.” tespiti yapılmakta ve mesele din üzerindeki baskının kaldırılması şeklinde açıklanmaktadır. Ayrıca dinin “komünizme darbe indiren” ve “milliyeti koruyan” yönüne de vurgu yapılmaktadır. Aynı sayıda, yukarıda da andığımız bir yazıda ise şu ifâdeler geçmektedir: “1951 yılında müslümanlık ve Türk milliyetçiliğinin yeni bir dinçlik sevimlilik kazandığına müslümanlık ahlâkiyle kaynaşmış Türk milliyetçiliğinin yepyeni bir kudret kaynağı halinde gönül ve şuurları sarışı karşısında daha önceki sayfalarda belirttiğimiz şahıslar tarafından muhtelif düşünce ve menfaatlerle ortaya çıkarılan ‘irtica’ düşmanlığı ve inkılâp havariliği…”

Orkun, tek parti devrinde yapılan “inkılâplar”ın tasfiyesi ve irtica tehdidi söylemine karşı DP hükûmetinin arkasında, hattâ bâzen birkaç adım önünde olsa da DP’nin yayın organı gibi olduğu anlaşılmamalıdır. Daha Menderes’in hükûmet programını açıklarken “Devr-i sabık yaratmayacağız.” dediği dönemde Orkun devr-i sabık yaratmak kararlılığındadır. Tek parti dönemi düşmanlığı “3 Mayıs mağdurları”nı DP ile aynı pozisyona sürüklemiştir fakat dergide partizanca bir üslûp kullanılmamıştır. Halil Özyörük olayında olduğu gibi zaman zaman eleştiriler yapılmıştır. Adalet Bakanı Halil Özyörük’ün net bir şekilde hedef alınmasına karşılık, Millî Eğitim Bakanı Tevfik İleri’nin muarızlarına karşı savunulduğu da görülmüştür . Orkun’un DP’ye yaklaşımı 27. sayının “Ülküdaşlarla Başbaşa” bölümünde şöyle açıklanmıştır: “Bir de şu noktayı onlara, ve herkese, izah etmeli; C.H.P. şefine düşmanlık, başka bir siyasî şahsa veya partiye bağlılık mânasını hiçbir zaman taşımaz; Türkçülük bir hareket olarak partiler üstü ve her partiden adama açık olmakta devam ediyor.” 32. sayının aynı bölümünde ise dergiye yazı gönderenlerin dikkat etmesi gerekenler sayılmış, “mümkün olduğu kadar uzak kalmıya çalışacağımız şeyler” maddesinde “hükûmeti (Türkçülüğün meselelerine temas eden noktaların dışında) methetmek veya zemmetmek, partiler arasındaki çekişmeler ve partilerin iç işleri…” ifâdelerine yer verilmiştir. Ayrıca derginin henüz ilk sayısında yine “Ülküdaşlarla Başbaşa” bölümünde “Türkçülüğün partiler üstü tutulması ve hiçbir partiye bağlanmaması” gerektiği vurgulanmıştır. Bununla birlikte “diktatörlük dönemi”ni temsil eden Halk Partisi ile “14 Mayıs’ta kurulan Cumhuriyet”i temsil eden Demokrat Parti arasında kusursuz bir tarafsızlık içinde bulunulmadığı açıktır. Atsız’ın 1950’den 1956’ya kadar Dışişleri Bakanlığı yapan (1930’larda üniversitede asistanlığını yaptığı) Fuad Köprülü’yü “Bizim için Kıbrıs meselesi diye bir konu yoktur.” sözleri nedeniyle eleştirmek için 1960’ları beklemesi de bu tarafsız olmama durumuna delâlettir.

Dikkate değer bir nokta da Kore Savaşı’nın Orkun’da uyandırdığı yankıdır. Hükûmetin tâ Kore’deki bir savaşa Türk askerini gönderme kararı Orkun’da herhangi bir olumsuz tepkiye neden olmadığı gibi Atsız’ın yukarıda bahsettiğimiz “Millî Birlik” yazısında CHP’yi eleştirirken “Hattâ Kore’ye asker göndermenin bile aleyhinde bulunuyorlar.” denmiştir. Kore Savaşı’ndaki Türk askerleri için sayısız şiirler yazılmış, cepheden haberler sütunlara taşınmış, Kore gâzileriyle röportajlar yapılmış, özetle Kore konusu geniş bir şekilde işlenmiştir. Pasifik’te çıkan bir savaşın Türkiye’nin güvenliğine yönelik bir tehdit oluşturmadığı çok açık olmasına rağmen Kore Savaşı, Orkun açısından Türkçülük için çok önemli bir fırsat, Türkiye için “Yurtta sûlh cihanda sûlh” “tekerlemesi”nden kurtulma şansıdır. Bu yüzden “Kore’de ne işimiz var?” demenin yeri yoktur. Zafer şarkıları söylenecek, kahramanlık şiirleri okunacak, cephe anıları anlatılacak, milliyetçilik duyguları kabaracaktır. Üstelik karşı taraf komünisttir. Ortada kahramanların can vermesinin yurdu yaşatmakla pek alâkalı olmadığı bir mesele olsa da Orkun’da böyle bir sorgulamaya rastlanmaz.

Kore Savaşı’na verilen koşulsuz desteğe rağmen bu savaşta aynı cephede olduğumuz ABD’ye ve onun öncülüğündeki NATO’ya Orkun sayfalarında aynı derecede bir ilgi gösterilmemiştir. Yukarıda bahsettiğimiz “İslâm ülkelerine dönme” fikrinin savunulduğu yazı aynı zamanda NATO seçeneğine karşı yazılmıştı. Bunu dışında 36. sayıdaki “Orkun’dan Sesler” bölümünde de hükûmetin NATO’ya girme isteğine karşı bu isteği reddeden Avrupa devletleri eleştirilmiş ve “Türkün, Tanrısıyla kendi kolundan başka güvenebileceği hiç bir kuvvet yoktur.” denmiştir. Fakat 50. sayının aynı bölümünde ise ABD Başkanı Truman’a esprili bir dille, Sovyetler’in dünya ile alay etmesine karşılık Rusya’ya tümenler, ordular göndermesi önerilmiş ve “Al sana tümen, al sana ordu, al sana bütün bir hür insanlık!..” denmiştir.

***

İkinci Meşrutiyet’ten sonra canlılık kazanan Türk milliyetçiliği; Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı ve Türk Bağımsızlık Savaşı tecrübelerini yaşadıktan sonra Cumhuriyet’e intikâl etmiş ve Tarık Zafer Tunaya’nın da dediği gibi “irredenta kısmı müstesna” Cumhuriyet’in kurucu kadrosunun temel fikrî dayanaklarından biri olmuştur. Dünya Savaşı’nda imparatorluğun dağılması, Bağımsızlık Savaşı’nın Anadolu ve Trakya’yı kurtarması ve yeni devletin Lozan’da kendisini dünyaya kabûl ettirmesi ile ortaya çıkan statüko, Kemâlist Devrim’in üzerine inşâ edildiği zemin olmuştur. 10 yıllık savaş döneminin bıraktığı enkaz, Kemâlistleri realist bir yaklaşımla “Yurtta sûlh, cihanda sûlh!” siyasetine yöneltmiştir. Bu açıdan yeni dönemde Türkçülüğün Türkiye ile sınırlı kalması şaşırtıcı değildir. Türkçülüğün iki büyük teorisyeni Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura’nın 1924 ve 1935’teki vefatlarına kadar Atatürk’ün çevresinde yer alması önemli bir göstergedir. Gökalp’in Turan’ı “uzak ülkü” olarak sınıflandırması ve “siyasî birlik” yerine “kültürel birlik”ten bahsetmesi , Akçura’nın daha 1919’da “demokratik milliyetçilik-emperyalist milliyetçilik” ayrımına gitmesi Türkçülüğün siyasî gelişmelere paralel olarak geçirdiği evrimi göstermek bakımından kayda değerdir. Kemâlist milliyetçiliğin ikinci önemli özelliği ise bir devrim ideolojisinin izlerini taşımasıdır. Bu dönemde yeni bir toplum yaratma düşüncesi Türk milliyetçiliğini laik bir karaktere büründürmüştür. Ulus-devlet inşâsı sürecinde Türk milliyetçiliğinin hedefi laik bir Türk kimliği inşâ etmek olmuştur.

Ana akım dışında kalan milliyetçilikler de bir şekilde varlığını sürdürmüştür fakat Türkiye’de veya -Rıza Nur, Zeki Velidî Togan ve Hamdullah Suphi Tanrıöver gibi- Türkiye dışında, görünürlükten uzak kalmışlardır. İnönü döneminde Nazi Almanyası ile ilişkilerin yakınlaştığı birkaç yılda bile “resmî” milliyetçiliğin ırkçı-Turancı gelenekle uyuşma içinde olduğu söylenemez. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’nin çok partili hayata geçmesi ve Demokrat Parti’nin iktidara gelmesi ile Türkçülüğün bu ırkçı-Turancı ve muhafazakâr kolu geniş bir şekilde propaganda yapma fırsatına kavuşmuştur. Orkun dergisinde toplanan kadro, Türkiye ile sınırlı yurttaşlık perspektifi yerine Sovyet Rusya’nın kontrolündeki “esir Türkler” hedefini göstererek Kemâlist Türk milliyetçiliğinin realist ve kültürel yapısından uzak bir çizgide durmuştur. Ayrıca Kemâlist Devrim’e, “inkılâplar”a, modernleşmeye yönelik ağır eleştiriler ve reddiyelerle “laik ve modernleşmeci milliyetçilik”in de karşısında konumlanmışlardır. Bu konumlanma Orkun’u Necip Fâzıl’ın Büyük Doğusu ile yan yana getirmiştir.

Orkun çevresinin Kemâlizmdeki Türk milliyetçiliği ile aralarındaki bu ideolojik ve kuramsal farklılığa işkenceli 3 Mayıs davasının yarattığı düşmanlık ve intikamcılık eklenince çok sert bir şekilde tek parti dönemini eleştiren ve irtica tehlikesini görmezden gelen bir yayın politikası ortaya çıkmıştır. İnkılâp-irtica söylemini tek parti devrinin önde gelenlerinin eski güçlerine ulaşmak için çıkardıkları bir “tahrik” olarak gören anlayış dergiye tamamen hâkimdir. Sonraki dönemlerde ise siyasî gelişmelere paralel olarak bu anlayış değişecektir. Orkun’un “vakitsizlikten ve yorgunluktan” kapanmasından 10 yıl sonra aynı adla çıkan dergide Atatürk -bu makalede aktardığımız ithamların aksine- sâhip çıkılan, adına şiirler yazılan, komünizme karşıtlığıyla referans gösterilen, “inkılâp ve millet önderi”dir . Yeni Orkun’un ilk sayısındaki şu satırlar Atsız’a aittir: “Demokratik rejimde kalmaya ısrarlı oluşumuz, demokratik olmayan eski tarihimizi ve bize övünç veren kahramanlarımızı saygı ile anmamıza asla engel olamaz. Çünkü mazisini hor gören bir millet, ancak şerefsiz insanlardan mürekkep bir topluluk olabilir.” Ayrıca Atsız başta olmak üzere adı geçen bâzı aktörler sonraki dönemlerde çeşitli yayınlarda İslâmcılarla sert kavgalar verecektir . Fakat bu makalenin kapsamını teşkil eden Orkun dönemi (1950-1952) için durum bundan ibârettir.

Erhan SANDIKÇI

Bir cevap yazın