MİLLİYETÇİLİK VE MİLLET YARATMA TEKNİKLERİ: TEORİK BİR GİRİŞ

Milliyetçilik modern bir kavram ve ideoloji olarak iki yönlü bir okumaya tabi tutulabilir. Bunlardan biri, tarihte özellikle Fransız modeli olarak, farklı etnik, dinsel ya da kültürel aidiyetlerin üzerinde, bir üst kimlik olarak ulusu kuran; bir yandan aydınlanma felsefesinin sonuçlarını taşıyan, diğer yandan burjuvazinin pazar ve toprak egemenliğini pekiştiren, bir başka deyişle yukarıdan aşağıya işleyen bir sürece gönderme yapar. İkinci okuma ise Alman modeli olarak belirginleşir ve ulusun kan, kültür ve ırk bağına ve bu ulusun tarih içinde devamlılığına işaret eder. Bu ulusla birlikte var olan milliyetçilik ise o ulus içinde yaşayan bireylerin aşağıda paylaştıkları ve besledikleri bir duygudur. Milliyetçilik, sınıflar arası güç ilişkileri ya da devlet ve toplum ilişkileri içinde, hegemonik yapıyı, egemen ideolojiyi yansıtırken, aynı zamanda o toplum içinde kültürel ve tarihsel bağlar, bireyler arasında beslenen ortak kodlar, mitler ve duygularla beslenerek evrilen bir ideolojidir.

Milliyetçilik teorileri arasında göze çarpan en önemli teorilerden bir tanesi de Millet Yaratma Teorisi’dir. (Nation-Building Theory) Karl Deutsch ve Charles Tilly gibi akademisyenler tarafından öne sürülen bu teoriye göre; hem karar vericiler tarafından bilinçli olarak uygulanagelen hem de toplumun kendiliğinden ortaya çıkardığı bir ulus-devletten ya da ulustan bahsedilebilir. Modern devlet öncesi geleneksel toplum, tabanda birbirinden kopuk ve izole edilmiş kitlelerle yukarıda onları yönettiğini iddia eden bir idari sınıftan oluşmaktaydı. Millet yaratma sayesinde, birbirinden kopuk bu iki kesim birbiriyle ilişki içine girmiş ve ortak bir bilinç kazandırılmaya çalışılmıştır. Eğitim ve siyasal katılım yoluyla, yerel toplulukların üyeleri devletle ilişki içine girmiş ve ulusun bir parçası haline getirilmişlerdir. Monark’ın özneleri, ulus-devletin vatandaşı olarak dönüştürülmüştür.

Milliyetçiliğin İçeriği: Ulusal onur, kendi kaderini tayin etme ve ulusal egemenlik gibi üç temel kavram, kuşkusuz ki milliyetçiliğin en önemli tamamlayıcılarıdır. Fransız Devrimi ile birlikte tüm dünyaya yayılan bu kavramlar, tüm ulusçulukların gelişiminde etkili olmuşlardır. İmal edilmiş olan ulusçuluklara baktığımızda, bu üç kavramın ne şekilde içselleştirildiğini ve toplumun organik birer bütünleyicisi haline getirildiklerini görmemiz mümkündür. Daha çok Fransız ulusçuluğunun yayılmasına tepki olarak Avrupa’nın diğer ülkelerinin geliştirmeye başladıkları kendi ulusçuluklarına bakarsak, zorlamaları ve hayallerin gerçeğe dönüştürülmesi çabalarını daha net görebiliriz. Alman Ulusçuluğu, Herder’le birlikte “kültürel ulusçuluk” adı altında gelişmeye başladı. Herder, insanlığı herbiri farklı geleneklerden ve kültürlerden oluşan bir topluluk olarak tanımlar. Bu kültürlerin parçaları; dil, müzik, gelenekler, edebiyat ve “ruh”tur. Herder, bu ulusal kültürlerden farklı ulus-devletlerin kurulmasını önermemiş ve ulusalcılığı romantik bir idealizm olarak tanımlamıştır. Hegel, Herder’in tanımladığı farklılıkları siyasal boyutlara taşımayı hedeflemiş ilk düşünürdür. Hegel, devleti Tanrısal bir varlık olarak tanımlamış ve bireyin varlığının temel koşutu olarak ifadelendirmiştir. Alman ve Fransız ulusçuluklarını karşılaştırdığımızda, Fransa’da devletin ulusu, Almanya’da ise ulusun devleti yarattığını görürüz.

Stein Rokkan’a gore, millet yaratmanın dört aşaması söz konusudur. Ilk aşama sonucunda, elitler ekonomik ve kültürel olarak birleşmişlerdir. İkinci aşamada, toplumun büyük katmanları orduda askerlik yapmak ya da ulusal eğitimin parçası olmak gibi yollarla sisteme entegre edilmişlerdir. Bu aşamada, kitle medyasının toplumun bireyleri arasında iletişimi güçlendirmesi de, bireylerin kendilerini ulusun bir parçası olarak görmelerinde işlevsel bir rol oynamıştır. Üçüncü aşamada kitleler siyasal sistem için çalışır hale getirilmişler ve aktif katılımları sağlanmıştır. Dördüncü ve son aşamada ise, devletin idari gücü arttırılmış ve toplum içinde ekonomik açıdan denge sağlamak amacıyla, refah sağlayıcı hizmetler yoğunlaştırılmıştır.

Öte yandan, Benedict Anderson ”Hayali Cemaatler” ismini verdiği kitabında, modern uluslardan bahsederken ”hayali cemaatler” kavramını kullanmayı yeğlemiştir. Anderson’a göre ulus/millet, üyelerinin birbirini gerçekte tanımadığı fakat ortak değerler ve ülküler etrafında birleştiklerini hayal ettikleri bir kavramdır. Anderson, bu tanımlamayı yaparken milletlerin üretilmiş kavramlar değil, sadece üyeleri tarafından varlığı hayal edilerek oluşmuş kavramlar olduğunu net olarak belirtmekte ve ulusun/milletin yaratılması sürecinde yapaylığı kabul etmemektedir.

Karl Deutsch’a gore Avrupa’da yaşanan belirli “siyasal bütünleşme”leri takiben, bölgesel gelişme süreci yaşanmış; yeni yerleşmelerin oluşması, yol ağlarının zenginleşmesi ve iyileşmesi, daha fazla iletişim ve daha fazla iktisadi hareket birçok nüfus grubunu birbirine bağlamış ve bu yolla belli bir ülke halkı, o ülkeye aidiyetlerine dair bir bilinç geliştirmişti. Özellikle büyük ırmak vadileri ve onların artalanları arasındaki bağlantılar ile trafiğin yoğunlaşması, bu bütünleşmede, özellikle geç Ortaçağ’dan sonra, büyük rol oynamıştı. Deutsch’un bütünleşme sürecinde hayati önem atfettiği bir diğer süreç “dillerin bütünleşmesi”dir. Ticaret yollarındaki canlanma ve hareket yoğunluğu, daha once geçerli olan yerleşik izole hayat tarzı nedeniyle farklılaşmış olan lehçe ve ağızları, siyasal ve iktisadi bakımdan başat hale gelen yörenin lehçesi ya da ağzı etrafında standartlaştırmıştır. Bu standart “ulusal” ağız, seçkinler ve aydınlar için bir model çerçevesi sağlamış ve böylece seçkinler bütünleşmiştir. Zincirleme yaşanan bütünleşme süreçleri akrabalığa, kan bağına ve aşiret ilişkilerine dayalı tutunum ilişkilerini de çözmeye başlayacak, bunların yerine “halk” kavramı geçecektir. Belirli bir halka ait olmak önem ve değer kazanınca, bireyler davranışlarının anlamlarını ve diğer bireylerin davranışları ile koordineli hareket etmeyi öğrendiler. Yeni kültür kodları oluştu ve bu yeni toplumsal eşiğin üyeleri birbirlerine güven örgüsü etrafında birleştiler. İletişimin kitleselleşmesinin, ekonominin parasallaşmasının, okur-yazarlık artışının, tarımsal olmayan mesleklere kayışın, ücretli emeğin yaygınlaşmasının ve iç göç sürecinin desteklediği toplumsal hareketlilik, kişileri bir “ulus”un siyasal hayatına sokar.

Benedict Anderson’a gore ulus imgesini ortaya çıkaran şey, özel bir kapitalist gelişme biçimidir. Eğer “matbaa kapitalizmi” doğmasaydı, Deutsch’un belirttiği dillerin bütünleşmesi, seçkinlerin bütünleşmesi ve ortak kültür kodlarının oluşması mümkün olmayacaktı. Yine Anderson’a gore toprak bütünlüğü olan bir devlet içinde seyahat eden uyruklar, bu olanak sayesinde tanıdıkları kültürdaşları ile özdeşleşmişler; böylece oluşan ortak tecrübe ve birleştirici devlet dili, kendilerini “ötekiler”den ayrı bir cemaat olarak “tahayyül etmeleri”ne yol açmıştır.

Kültür Devleti Yaratma: “Kültür devleti”, bir etnik grubu (halkı), bir anadili ve bir anayurdu esas alır. İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar bu türden devlet deneyimleri, genellikle milliyetçi tek parti iktidarlarının önderliğinde “ulusal birliği” inşa sürecini yaşamışlardır. Böyle bir devlet modeli içinde “ulusal birlik”, kültür birliği anlamındadır ve hem mevcut ülke içinde bu birliğin tesisi mücadelesini hem de o kültürün yayılma alanı olduğu farzedilen ama henüz siyasal sınırların dışında bulunan bölgelere doğru yayılmanın, bu açıdan meşru sayılmasına dayanan bir dış mücadele potansiyelini içinde barındırmaktadır. Alman Nazizmi’nin ve İtalyan Faşizmi’nin iç ve dış tecrübesi bunun en uç örnekleridir. Devlet için uygun kimliğin inşası, bir tür “gelenekler yaratma” çabasıyla ya da “kitlelerin uluslaştırılması” ve “ulusal mutabakat”ın sağlanmasıyla başarılabilir.

İnsanları bir ulusa ait, yani kültür sahibi bir varlık, yapan ulusun doğuş ya da kurtuluş mücadelesinin başarısıdır. İşte “ulus”u kuran ya da özgür kılan bu kutsal mücadeledir. Doğal olarak ulusal tarih de, bu kutsal mücadelenin tarihidir. Ernest Gellner’a göre; “Ulusları doğal saymak ve onları Tanrı’nın belirlediği şekilde sınıflandırmak, ve onların doğuştan varolan ancak uzun süre ertelenmiş bir siyasal kaderi olduğunu savunmak bir efsaneden ibarettir. Bazen önceden var olan kültürleri alıp onları uluslara dönüştüren ulusçuluk, bazen de ulusları kendi yaratır ve çoğu kez de önceden varolan kültürleri yok eder. İyi de olsa kötü de olsa gerçek olan budur ve genellikle kaçınılmazdır.(…) Fakat biz ulusçuluk efsanesini kabul etmemeliyiz. Uluslar eşyanın tabiatında var olan ve doğal türler doktrininin siyasal uyarlaması olan şeyler değildir. Ulusal devletler, etnik veya kültürel grupların belirgin ve nihai kaderleri de değildir.”

Folklor (Halk Bilimi): “Halk ruhu” ile özdeşleştirilen “ulusal karakter”i en iyi taşıyan kesim, kozmopolitizme bulaşmadan dış etkilerden yalıtılmış olarak yaşayan “köylülük”tür. “Köylülük” ile “halk” özdeştir, zira kentliler “ulusal olmayan”, daha “evrensel” ya da kozmopolit bir “yüksek kültür”ün tüketicisidirler. Özellikle Almanya’da görülen bu 18. yüzyıl Alman romantizmi, etnoloji, folklor araştırmaları, Alman filolojisi ve Alman tarihi başta olmak üzere “beşeri bilimler”in önem kazandığı bir dönemi temsil eder. Bu gelenekten hareketle, ulus-devlet formunun bir ayağı kapitalist dünya sisteminin dayattığı nesnel bir zemine basarken, diğer ayağı masalsı ve mitolojik bir tarih kurgusunda ya da saflığını korumuş halka ilişkin olduğu varsayılan ama devlet tarafından “millileştirilen” folklorik bilgide durmaktadır diyebiliriz. Modern bir olgu olan ulus, böylelikle tarihin diplerinde yeniden yaratılmakta ve bu yaratım süreci çeşitli ideolojik yazın türleri yoluyla sağlanarak, yine modern çağın bir olgusu olan kitlesel iletişim imkanlarıyla yayılmakta ve böylelikle yurttaş, yeni kimliğini kendisi yaşamadan, kendi hayatının dışında öğrenmektedir.

Etniklik: Etniklik, ulus-devlete temel olan ve onu kuran bir unsur değil tersine ulus-devlet tarafından varlığını meşrulaştırmak ve belirli bir seküler sadakat çerçevesi oluşturmak için kurgulanan bir üründür. Ulus-devletin oluşumu sürecinde başvurulan etnik kimlik ile reel kimlikler çoğu kez örtüşmemekte, bu yüzden ulus-devletin kültür ve eğitim politikasının temeli bu kimliği benimsetme ekseninde şekillenmektedir. Sonuç olarak, etnik ya da ulusal kimliğin öznel yanı her zaman ağır basmaktadır. İnsanların belirli bir “ulus”la ilişkileri, onların pasaportları, doğum yerleri, konuştukları dil, mensup oldukları din, ırk ya da kökenden bağımsız olarak, “öteki”nce algılanmaları ile kendilerini ne olarak hissettikleri arasındaki ilişkinin kırılma noktalarında ortaya çıkmaktadır.

Devletlerin, ulusal niteliklerle kendilerini meşrulaştırma sürecinde kendi “muhayyel ulus” anlayışlarını temellendirirken başvurdukları etniklik anlayışı kurgusal ve ideolojiktir. Bu etnik temel, tarih yazıcılığı yoluyla kurgulanarak yurttaşlara standart bir kimlik kodu sunulmaktadır.

Tarih Yazıcılığı: Tarihçilik, “muhayyel ulus”un inşasında en önemli rolü üstlenmektedir. Yaratılmaya çalışılan tarih senaryolarla doldurulur ve programa dayanır. Bu inşa sürecinde tarih yazıcısı, kendi tezlerini çürütebilecek iddialardan ve olaylardan arındırılmış bir tarih yaratmaya çalışır. Amaç, devleti meşrulaştırmak olduğundan, kitlelerin kafalarında soru işaretleri doğuracak tarihsel sapmalara yer verilmez.

Milliyetçi tarih yazıcılıkları, genelde ilkçi bir tarih inşasına girişirler. Bu inşada, tarihin derinliklerinden bu yana tarihsel düşmanlarını alt ederek günümüze gelmiş modern ulusun çekirdeği olan bir etnik birimin mitoslarına inilir ya da uygun mitoslar icat edilir. Örneğin; bir kabile ya da boy birliğinin şefi “ulusal idealler” peşinde koşan bir öndere dönüştürülebilir; kabile ve aşiret kimliğinin ötesine tarihsel olarak geçemeyecek kategoriler “ulusal bilinçle” ve ideallerle yüklenir.

Yaratılan Mitler: İmal (ya da tahayyül) edilen ulusların yaratılması sürecinde kuşkusuz ki mitlere (mitoslar) büyük önem atfedilmiştir. Ulusal mit, bir ulusun tarihi hakkında ilham verici bir hikaye ya da anekdot olarak tanımlanır. Gerçek olayları abartarak anlatma, kanıtlanamayacak bazı verileri hikayeleştirme, ya da kimsenin inanmadığı kurgusal bir hikayeyi anlatmak gibi çeşitleri bulunabilir. Liberal devletlerde bile ulusal mitler önemlidir, çünkü böylece devlete bağlılık ve ortak ülküler pekiştirilir. Bazı uluslardan örnekler vermek, mitlerin ulus bilincinin oluşmasında ne derecede etkili olduklarını göstermesi açısından faydalı olacaktır.

Arnavutluk için, İskender Bey önemli bir mitosdur. Kendi ulusal kahramanları olan Kastrioti (1405-1468)’ye İskender Bey diyen Arnavutlar, kendisini Osmanlı’ya karşı bağımsızlık mücadelelerinde ve ulusal kimliklerinin oluşumunda bir mihenk taşı olarak görmektedirler. Osmanlı’ya karşı savaşmış olmasından dolayı, Arnavutlar’ın gözünde önem taşıyan İskender Bey; bir dağ zirvesinden diğerine atlayabilen, tek vuruşta düşmanını ortadan ikiye bölen ve savaşlar boyunca hiç yaralanmamış bir mucizevi varlık olarak tanımlanmaktadır.

Japonya örneğine baktığımızda, ilk Japon imparatoru ve Japon ulusunun kurucusu olarak adlandırılan İmparator Jimmu’nun, Güneş tanrıçası Amaterasu’nun soyundan geldiğine inanılır. Bu soybilim sayesinde Japon İmparatoru’nun Japon halkı içindeki üstünlüğü de meşrulaştırılmıştır.

Kore ulusunun yaratılması mitosu da ilgi çekicidir. Mite göre; bir mağarada yaşayan bir kaplan ve ayı, gökler tanrısı Hwanin’e kendilerini insan yapması için dua ederler. Tanrı, ayı ve kaplana 100 gün boyunca güneş ışığına çıkmamalarını ve bu 100 gün boyunca sadece 20 dal sarımsak ve pelin yemelerini söyler. Kaplan vazgeçer ama ayı kalır ve Hwanin ayıyı bir kadına dönüştürerek onunla evlenir. Çocukları Dangun da, Kore’nin ilk kralı olur. Bu mitos da, Kore milliyetçiliğinin temel dayanağı olarak literatüre girmiştir. İnanç, sabır ve bağlılığa vurgu yapar ve Kore ulusunun temellerini bu kavramlar çerçevesinde atar.

Meksika ulusunun mitosu ise, Hıristiyanlığın ülkede yayılması için geçerli ve yeterli tek sebebi oluşturur. İnanışa göre Meryem, bir Meksika yerlisine görünmüş ve kendi teninin de Meksika yerlileriyle aynı olduğunu söylemiştir. Meksikalılar, kendi soylarından geldiğine inandıkları Meryem’in oğlunun dinine sadakatle bağlanmış ve kendi uluslarının kökenlerini Hıristiyan mitolojisinde bulmuşlardır.

Sırp ulusunun mitosu da, 1389 Kosova Savaşı sonrasında savaş alanında gezinmekte olan I. Murat’ı öldüren Milos Obilic’in kahramanlığı ve baskıya, otoriteye karşı durması olarak kurgulanmıştır. Mitos yaratıcılarına göre, Obilic’in gerçekleştirdiği suikast, Sırp ulusunun bağımsızlığa ve özgürlüğe olan düşkünlüğünü simgelemesi açısından büyük önem taşımaktadır.

Görüldüğü üzere; Japonya ve Kore örneklerinde tanrısallık ve tanrıların çocukları olan uluslar savı güçlüdür. Meksika örneğinde gördüğümüz gibi, ilahi güçler zaman zaman sömürgeciler tarafından sömürge topraklarına götürülen dinlerden esinlenerek ulusların doğmasında önemli rol oynamaktadır. Arnavut ve Sırp örnekleri ise bizlere, Osmanlı gibi imparatorluklara karşı verilen bağımsızlık ve özgürlük mücadeleleri ve kahramanların tüm bir ulusun atası oldukları ve ulusun karakterini biçimlendirdiklerini göstermektedir.

1960 Sonrası Ulus Yaratma Teknikleri: Pek çok tarihçi, 1960 sonrası dönemde sömürge devletlerinin sömürgelerden çıkmaları sonucu söz konusu bölgelerde ulus-devletlerin ortaya çıkabilmeleri için, ulus yaratma tekniklerinin daha sistematik bir şekilde kullanılageldiğini anlatırlar. Jochen Hippler’a göre; 1960 sonrası dönemde üç aşamalı bir ulus yaratmadan bahsedilebilir. İlk aşama, bütünleştirici bir ideoloji kurmaktır. Bir ulusun üyeleri kendilerini belli bir kabilenin ya da boyun üyeleri olarak görmekten çıkarılırlar. Bunun için de, tüm ulus üyelerini bir arada tutabilecek bir üst ideoloji yaratılır. Söz konusu ideoloji, önceki ideolojileri ya da kimlikleri ortadan kaldırmaz fakat hepsinin üstünde olduğunu ulusun tüm üyelerine kabul ettirir. Bu bütünleştirici ideoloji; din, dil, ırk ya da din merkezli olabilir. İkinci aşama; ortak kimlik ve ideolojinin yanında, entegre olmuş bir toplum yaratma aşamasıdır. İletişim, ekonomik temaslar, trafik v.b. alanlarda yoğunlaşma sağlanarak, toplumun farklı bölgelerden ve geçmişlerden gelen grupları birleştirilmeye çalışılır. Böylece, bölgesel ya da gruba dayalı izole edilmişlik ortadan kaldırılır. Bu noktada, kitle medyasına düşen görev aslidir. Üçüncü aşamada ise; düzgün işleyen bir hükümet ve devlet mekanizması kurulur. Bu mekanizma, kimlik oluşumu ve toplumsal bütünleşme olarak adlandırabileceğimiz önceki iki aşama gerçekleştirilmeden başarılı olamaz. Vergi toplama, sadık bir bürokrasi, güç tekeli (asker, polis v.b.), işleyen bir hukuk sistemi ve tüm ülke topraklarında aynı derecede etkin olabilme gibi işlevler, bu aşamada gerçekleştirilmesi gereken temel göstergelerdir.

SONUÇ

18. yüzyılın sonlarında ortaya çıkmaya başlayan milliyetçilik ideolojisi ve ulus-devletler, kendi uluslarını yaratabilmek için çeşitli yöntemler uygulamışlardır. Bu yöntemlere “millet yaratma teknikleri” demekteyiz. İşte bu yöntemler, günümüzde pek çok tarihçi tarafından tartışılmakta ve ulusların da “yaratılan” kavramlar olduğu iddia edilmektedir.

Oysa; modern anlamda ulus açısından doğru kabul edebileceğimiz bu “millet yaratma teknikleri”nin mitlere daha dikkatli baktığımızda, 18. yüzyıl öncesi dönemde, pek çok halkın kendilerini diğerlerinden ayırmak için kullanageldikleri söylemler de dikkate alındığında, önceden beri kullanılageldiğini söyleyebiliriz.

Bir devlet tarafından sistematik hale getirilen ulus yaratma teknikleri, sözkonusu ulusun ulus olma özelliklerini ortadan kaldırmaz. Sözkonusu teknikler ve oluşturulan uluslar, belli bir birikim ve tarihin sonucudurlar. Birbirinden kopuk halde yaşayan, aynı dili konuşan ve aynı kültürü paylaşan halkın biraraya getirilip onlara bir ulus bilinci aşılanması, bir deney için laboratuvarda bir grup kobayın bir araya getirilip onlardan yeni bir tür yaratma çabası olarak nitelendirilmemelidir. Bu, ulusu ve ulusçuluğu küçümseyen bir yaklaşım olacaktır. Sonuç olarak “millet yaratma”, halihazırda var olan ama birbirinden haberdar olmayan, belli mitoslara dayalı halkların bütünleşmesini kolaylaştırıcı yöntemler bütününden başka birşey değildir.

Dr. Evren ALTINKAŞ

KAYNAKÇA

• ANDERSON, Benedict. Hayali Cemaatler. Metis Yayınları, İstanbul, 1995.
• AYDIN, Suavi. Kimlik Sorunu, Ulusallık ve Türk Kimliği. Öteki Yayınevi, Ankara, 1998.
• DEUTSCH, Karl. Nationalism and Social Communications: An Inquiry into the Foundation of Nationality. Cambridge, Mass: MIT Press, 1966.
• FONTANA, Josep. Çarpıtılmış Geçmişe Ayna. Literatür Yayınları, İstanbul, 2003.
• GELLNER, Ernest. Uluslar ve Ulusçuluk. İnsan Yayınları, İstanbul, 1992.
• HARKE, Hermann. German Archaeology and National Roots. Oxford Üniversitesi Yayınları, Oxford, 1995.
• HIPPLER, Jochen. Ethnicity, State and Nation Building: Experiences, Policies and Conceptualization. State and Society, Cilt 12, Sayı 2, Aralık 2003.
• REJAI, Mostafa. Nation-States and State-Nations. International Studies Quarterly, Cilt 13, Sayı 2, Haziran 1969.
• SMITH, Anthony D., “Chosen Peoples” içinde Ethnicity. (der.) John Hutchinson ve Anthony D. Smith, Oxford Üniversitesi Yayınları, Oxford, 1996.

Bir cevap yazın