Milliyetçilik Mukaddesatçılık Sarmalı

“Türk Milliyetçiliği” kısmen yerli ve yabancı düşün insanlarının çalışmaları ile uyanmıştır denebilir; fakat esas önemli unsur, “milli” bilinçlerine kavuşmuş ulusların art arda Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklanmaları ve bağımsızlıklarını kazanmaları sonucunda ve alınan acı dersler neticesinde uyanışa geçmiştir demek daha yerinde olacaktır.
“Başlangıçta söz vardı” düsturuna uygun şekilde Türk Milliyetçiliğinin ilk kıvılcımları da edebiyat alanında kendini göstermiştir. Dönemin önemli isimlerinden “Şinasi”, 1845 tarihinde, sadece Türkçe kelimeler kullanarak mısralar yazmayı denemiştir. Tanzimat dönemi yazarlarından olan Sait Bey’in de sade Türkçeyi savunan yazıları bulunmaktadır. Şu dizeler kendisine aittir:
“Arapça isteyen Urban’a gitsin
Acemce isteyen İran’a gitsin
Frengi’ler Frengistana gitsin
Biz ki Türk’üz, bize Türki gerekir
Bunu anlamayan cahil demektir.”
Türk milliyetçiliği “dil” üzerinden gelişmiştir. Bir örnek daha vermek yerinde olacaktır. XIX. yüzyılın ikinci yarısında ve XX. yüzyılın başlarında yazılan askeri marşlara baktığımızda “Osmanlı” sözcüğünün yanında “Türk” kavramının da sık kullanılmaya başlandığını görmekteyiz.
“Arslan yürekli Türkleri düşman görsün de çatlasın”
“Arş ileri, marş ileri, Türk askeri dönmez geri”
“Şanlı Türk ahfadıyız, biz vatan evladıyız”
Türk Milliyetçiliğinin gelişiminde önemli bir faktör Rusya’dan gelen göçlerdir dersek yanılmış olmayız. XIX. yüzyılın sonlarında ve XX. yüzyılın başlarında, Rusya’dan Türkiye’ye eğitim düzeyleri yüksek birçok entelektüel/aydın göç etmiştir. Bu kişiler, Rusya’daki Türkoloji çalışmalarını yakından takip eden, Batı kültürü ile harmanlanmış ve milliyetçiliği oldukça iyi anlamış ve kavramış kişilerdir. Gaspıralı İsmail, Akçuraoğlu Yusuf, Ağaoğlu Ahmet bu isimlerin en başında yer almaktadır. Türk Milliyetçiliğinin diğer önemli bir ismi kuşkusuz Ziya Gökalp’tir. Gökalp, Haziran 1911’de “Altınyurt” adlı şiirinde “Türk Milleti” kavramını açıkça kullanmıştır. Ziya Gökalp, 12 Temmuz 1917 tarihli “Kavm” şiirinde, hem devlet hem millet kavramlarını açıklığa kavuşturmaya çalışmıştır.
“Türkiye devletim. Türklük Milletim.”
Daha sonraki senelerde, Atatürk, Ziya Gökalp gibi, Türk milletinin oluşması ve varlığını koruması açısından Türk dilinin taşıdığı önem üzerinde durmuştur. Atatürk’e göre:
“Türk dili Türk milleti için mukaddes (kutsal) bir hazinedir. Çünkü Türk milleti, geçirdiği nihayetsiz (sonuçsuz), badireler içinde ahlakının, geleneklerinin, hatıralarının, menfaatlerinin, kısaca bugün kendi milliyetini yapan her şeyin dili sayesinde korunduğunu görüyor. Türk dili Türk milletinin kalbidir, zihnidir.”
“Milli duygu ve dil arasındaki bağ çok güçlüdür. Dilin milli ve zengin olması milli duygunun gelişmesinde başlıca etkendir.”
“Milli bilincin ayakta kalabilmesi ve uyanık bulunması için dil ve tarih uğrunda çalışmaya mecburuz.”
Atatürk’ün yukarıda verdiğimiz beyanlarıyla aynı doğrulta Meşrutiyet döneminin seçkin isimlerinden Ömer Seyfettin’de etkili bir dil ile eserler ortaya koymuştur. Ömer Seyfettin’in “Türk Yurdu” dergisinin 56. Sayısında yayınlanan ve 25 Temmuz 1910 tarihini taşıyan “Hürriyet Bayrakları” adlı hikayesi buna örnektir. Hikayenin içeriğinden söz etmek anlatmak istediğimiz şeyi daha iyi kavramamıza yardımcı olacak kanısındayız. Bu hikayede Türkleri, Bulgarları, Rumları, Sırpları tek bir millet olarak gören, Türk milliyetçiliğini ve Türklüğü reddedip, “Osmanlılık” bilincini ve ülküsü etrafında birleşmenin tek çıkar yol olduğunu savunan genç bir meşrutiyet dönemi subayının hayalci görüşleri anlatılmaktadır. Hikayenin ikinci kahramanı, Türklük bilincine sahip çıkılmasının zorunlu hale geldiğini anlatmaya çalışan bir başka Türk subayıdır. Hayalci genç mülazım, 10 Temmuz Meşrutiyet devriminin Osmanlı ülkesindeki uzak Bulgar köylerinde bile kutsal bir gün olarak kutlandığını iddia eder ve şöyle der:
“Yarın Osmanlı vatanına düşmanlar hücum ettiği vakit sizden evvel onlar koşacaklar. Osmanlılık namına kanlar dökecekler, Osmanlılığı kanlarıyla koruyacaklardır.”
Daha tecrübeli ve gerçekçi olan hikayenin ikinci kahramanı sorar:
“Osmanlı milleti demekle Türkleri mi kasdediyorsunuz?”
Genç mülazım cevap verir:
“Hayır asla… Bütün Osmanlıları…” ve devam eder: “Araplar, Arnavutlar, Rumlar, Bulgarlar, Sırplar, Yahudiler, Ermeniler, Türkler.. Hasılı hepsi…”
Hikayenin gerçekçi kahramanı özellikle Balkanlardaki Hıristiyan unsurların asıl emellerinin Osmanlı-Türk devletini yıkmak olduğunu anlatmaya çalışırsa da, o günkü resmi görüşü savunan genç Osmanlı teğmenini ikna edemez. Ta ki, uğradıkları bir Bulgar köyünde gerçekler ortaya çıkıncaya; genç teğmen uzaktan, Meşrutiyetin yıldönümünü kutlayan “hürriyet bayrakları” sandığı kırmızı şeylerin köy evlerine asılmış biberler olduğunu anlayıncaya ve Bulgar köylüsünün tutumu karşısında “Osmanlıcı hayaller yerle bir oluncaya kadar.
Osmanlıcılık hayallerinin tükendiği ve Türk asli kimliğinin fark edilmeye başlandığı bu yılların takibinde Türk Bağımsızlık mücadelesinin ana unsuru da bağımsızlık ve milliyetçilik olmuştur. Atatürk Samsun’a ayak bastıktan üç gün sonra yolunun ve amacının ne olduğunu net bir şekilde İstanbul hükümetine gönderdiği resmi raporda belirtmiştir:
“Milletin yetvücut olup hakimiyet esasını, Türklük duygusunu hedef ittihaz etmiştir.”
Milli Mücadele/Bağımsızlık Savaşı iki temel üzerine bina edilmiştir: “Türk Milliteçiliği” ve “Millet Egemenliği” yani tam bağımsızlık. 28 Mayıs 1919’da Havza’dan Kolordu Komutanlıklarına gönderdiği yazıda Atatürk:
“Milletin esaretten kurtuluşu, egemen ve bağımsız olarak topraklarımızda yaşayabilmesi ancak azimkar ve namuslu ellerin milleti kısa ve doğru yoldan haklarını korumağa ve bağımsızlığa sevki ile kabil olacaktır.”
demiştir.
Milli Mücadele/Bağımsızlık Savaşı dönemi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yılları milliyetçilik inancının somut bir “vatan anlayışı” ile bütünleştiği dönemdir. Millet kavramı ile “sınırları belli bir vatan” kavramı arasında ilişki kurulması önemli ve zorunlu bir yeniliktir. Türk Milliyetçiliği vatan kavramı ile birleşince açıklık ve güç kazanmıştır.
Türk Bağımsızlık savaşının “Türk Milliyetçiliğine” dayandığını belirten yabancı bilimcilerden biri de Profesör Dankwart A. Rustow’dur. Birinci Dünya Savaşı (Birinci Paylaşım Savaşı) sonunda, Almanya’nın kendisine dikte edilen Versay Antlaşması’nı kabule mecbur edildiğini; Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nu parçalayan Sen-jermen ve Trianon Antlaşmalarının da tartışmasız kabul edildiğini hatırlatan Prof. Rustow, Türk milletinin kendisine dikte edilmek istenen Sevr Antlaşması’nı yırttığını; Birinci Dünya Savaşı’nı kaybeden milletler içinde, sadece Türklerin, Bağımsızlık savaşı sayesinde, empoze edilmiş bir barış antlaşması yerine mücadele ve müzakere sonucu taraflarca kabul edilmiş bir antlaşma imzalamayı başardıklarını belirtmiştir. Rustow’a göre III. Selim ile başlayan, Tanzimatla devam eden reformlar sırasında, askeri zorunlulukların gerekli kıldığı ölçüde ıslahat adımları atılmış, fakat Avrupa’ya hakim olan ideolojilerden, özellikle milliyetçilikten uzak durulmaya çalışılmıştır. Bu fikrin, ayrılıkçı akımları ateşlendirmesinden korkulmuştur. 1918’de, yarım tedbirlerle Batı’ya yetişmenin kabil olmadığı anlaşılmış, “Bağımsızlık Savaşı’nda Mustafa Kemal, İmparatorluktan geri kalanı, Türk milliyetçiliği temelinden kuvvet alarak kurtarmıştır.”
Milliyetçiliği ırkçılık ile, totaliter faşizm ile, saldırganlıkla, şovenizmle, dincilik ile bir tutarak kötülemek, milliyetçiliğin anlamını saptırmaktır. Çağdaş milliyetçilik ya da Atatürkçü Milliyetçilik anlayışı akılcı ve gerçekçidir. Prof. Sadri Maksudi Arsal’ın deyişiyle
“Milliyetçilik sosyolojik ve psikolojik esaslara dayanır: kan tahlili ile uğraşmaz. Kafataslarının şekliyle de ilgilenmez. Belli bir millete bağlılık hissi bugünkü milliyetçiliğin esasıdır.”
Fransız düşünür Ernest Renan, “Millet Nedir?” (Qu’est-ce qu’une Nation) başlıklı ünlü konferansında , millet gerçeğinin her şeyden çok ve her şeyden önce, o milleti vücuda getiren fertlerin birlikte yaşama duygusuna ve kararlılığına; birlikte yaşanan geçmişin yoğurduğu ortak kültüre; ruh ve amaç birliğine dayandığını belirtmiştir. Benzer şekilde Atatürk’ün verdiği kısa bir tanıma göre: “Millet, dil, kültür ve ideal birliği ile birbirine bağlı vatandaşların oluşturduğu bir siyasi ve içtimai heyettir.” Atatürkçü Milliyetçilik anlayışında ırkçılık, kafatasçılık, dincilik, Turancılık bulunmamaktadır. Atatürk bir bütün olarak Türk milleti içinde ırkçı propaganda yoluyla bölücülük yapılmasına karşı çıkarak, bu gibi propagandaların
“birkaç düşman aleti, gerici beyinsizden başka hiçbir millet ferdi üzerinde kederlenmekten başka bir etki doğurmayacağını” belirtmiş: Türk milletini teşkil eden fertlerin “aynı ortak geçmişe, tarihe, ahlaka ve haklara sahip bulunduklarını” hatırlatmıştır. Atatürk, aynı ortak geçmişe, tarihe, ahlaka, haklara sahip bulunan; milletin ortak ideallerini benimseyen; kaderlerini Türk milletine bağlamış olan bütün yurttaşları Türk kabul etmektedir.
Verilen örnekler ve açıklamalardan anlaşılacağı üzere Atatürkçü milliyetçilik anlayışında kafatası ölçüsü, kan geçmişi, soy, Turancılık anlayışı, din sosu bulunmamaktadır. Ancak 1970’li yıllarda kendini gösteren ve 12 Eylül 1980 müdahalesi ile zirve nokrasına ulaşan ve devletin resmi ideolojisi haline gelen ve “Atatürkçülük” maskesi ile pazarlanan Türk-İslam sentezi garabeti ve dil bilime isyan edercesine ortaya atılan ve Atatürkçü milliyetçilik anlayışını temelinden sarsan “Atatürk Milliyetçiliği” fikirler ve eylemleri Türk milliyetçiliğinin giderek ırkçı, şovenist, mukaddesatçı bir kimliğe bürünmesine ve Türk milliyetçiliğinin şekil değiştirmesine sebep olmuştur. Turancı, kafatasçı, İslamcı bir kafa karışıklığının ürünü olan Türk-İslam sentezi anlayışı ile mukaddesatçı kimliğe bürünen milliyetçilik içi boş bir akım haline gelmiştir.
Ne yazık ki, bugün Türk milletinin yükselmesini isteyen, menfaatten uzak, idealist bazı gençler, milliyetçiliği bir yandan ırkçılık zannetmekte; öte yandan da, kendilerine mukaddesatçı adı takan ve Osmanlı imparatorluğunun batmasında ön planda rol oynamış bulunan bilim düşmanı mutaassıp kişilerin zihniyeti ile işbirliği yapmaktadır. Oysa ki mukaddesatçılık, milliyetçiliği toptan reddetmektedir. Bu zihniyete sahip bir sünni Müslüman için, sünni bir Endonezyalı, sünni bir Çinli, sünni bir Mısırlı ya da Suriyeli, Türkiye’deki Alevi bir Türk’ten daha üstündür. Çünkü onun zihniyetinde Türklük ve milliyetçilik şuuru değil ümmetçilik ve mezhepçilik bilinci hakimdir.

H. Tolga ARSLAN

Bir cevap yazın