“MİLLET” ve “ULUS” KAVRAMLARI ÜZERİNDEN TÜRKİYE DÜŞLEMİ

1. Giriş
“Millet” ve “Ulus” sözcükleri, Türkçe’de günlük konuşma dilinde yaygın bir şekilde birbirlerinin yerine kullanılmaktadır. Ancak “Millet” ve “Ulus” kavramları İngilizce’de “nation” sözcüğüyle karşılanmasına karşın Türkçe’de bu iki sözcük, zaman içerisinde farklı içerikler kazanmıştır. Günümüz Türkçesi’nde İngilizce’deki “nation” kavramının karşılığı “Ulus” sözcüğüdür. “Millet” kavramı, Osmanlı Devleti döneminde hiç bir zaman bir etnik grubu ya da ortak bir dile sahip topluluğu ifade etmek için kullanılmamış olup, aynı inanç ya da mezhebe mensup insanları ifade eden idari ve kültürel bir terim olmuştur. Buna göre de farklı etnik gruplara mensup olsalarda, farklı coğrafyalarda yaşasalarda, farklı dilleri konuşsalarda müslümanlar tek bir “millet” olarak kabul edilmiştir. Oysaki Osmanlı Devleti’nin çöküş döneminde “millet” kavramının içeriği değişmeye başlamış ve Türk etnik kimliği biçimini almaya doğru evrilmiş ve “Millet” şeklinde kullanıldığında bile “Ulus” kastedilmiştir..

“Millet” kavramının hem “tüm Müslümanları tek Millet olarak kabul eden “Ümmet” anlayışına atıf yapmak için kullanılabiliyor olması hem de “Ulus” anlamında bir etnik kimliğe atıf yapabiliyor olması kavrama esneklik kazandırmaktadır. Türkiye’de “Millet” kavramı hem siyasal İslamcı çevrelerin düşleminde hem de milliyetçi/ulusalcı çevrelerin düşleminde makbul bir kavram olarak kullanılmaktadır. Bununla birlikte “Millet” ve “Ulus” kavramlarını kullananların siyasal düşlemleri üzerinden çıkarımlara gitmek olanaklıdır.

Ben bu çalışmada esas olarak 3 Kasım 2002 genel seçimlerinden sonra Türkiye’de iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Genel Başkanı, Türkiye Cumhuriyeti’nin 59, 60 ve 61. Hükümetlerinin kurucusu ve 10 Ağustos 2014’te Türkiye Cumhuriyeti’nin 12. Cumhurbaşkanı olan Recep Tayyip Erdoğan’ın konuşmalarında sıkça dile getirdiği “Tek Millet”, “Tek Vatan”, “Tek Bayrak” ve “Tek Devlet” söylemi üzerinden bir “düşlem” değerlendirmesi yapmaya çalışacağım.

II. “Türkiye’nin “Millet”ten “Ulus”a Dönüştürülmesi

Ulusal-kimlikler, bir etnik grubun tarihsel olarak başka etnik ve dinsel gruplar üzerinde kendi hegemonyasını kurarak ve bu hegemonyaya süreklilik kazandırması yoluyla oluşturulabilir. Fransız İhtilali’nden sonra ulusal kimliklerin en erken geliştiği ülkeler Batı Avrupa ülkeleri olmuşlardır. Bu ülkelerin iki bariz örneği Fransa ve Almanya’dır. Fransa, Fransız kimliği altında farklı etnik grupların kültürel birliğini inşa etmeye çalışarak bir ulusal kimlik oluştururken, Almanya, etnik olarak Almanların birliği üzerine bir kimlik inşası yolunu tercih etmiş ve etnik olarak Alman olmayanları dışlama yoluna gitmiştir. Birleşik Kırallık’ta ise İngilizler, Welsh’ler, İskoçlar ve İrlandalılar üzerinde kendi hegemonyalarını inşa etmişlerdir.

Türkiye’de ise Osmanlı İmparatorluğu’nun hakim etnik grubu ve mirasçısı olan Türkler, Türk etnik kimliğini esas alan bir ulus devletin inşasına girişmişlerdir. Bu inşa süreci içerisinde farklı etnik gruplar, müslüman ve müslüman-olmayanları da kapsayacak şekilde Türk kimliği ekseninde bir “Ulus”a dönüştürülmeye çalışılmıştır. Fransız devriminin bir ürünü olan ve dinsel kuralların devlet ve toplum yaşamının dışına çıkarılmasının sonucunda oluşan “Ulus” kavramı giderek sadece belirli bir etnik kimliğin anlamını aşmış ve bir siyasal otoriteye vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkesi kapsar hale gelmiştir.

Yeni devletin sınırları içerisinde yer alan Müslüman ve Müslüman olmayan tüm etnik grupları Türk kimliği ekseninde bir ulusun parçası haline dönüştürülmek istenmişlerdir. Tarihsel olarak ve kültürel olarak Türk etnik kimliği bu coğrafyanın bir gerçekliğidir ve siyasal otoriteyi tesis eden kimlik olarak da tıpkı Almanya, Fransa ve Birleşik Kırallık’da olduğu gibi hegemonyasını inşa etmiştir. Farklı etnik gruplar, yeni devletin kurum ve kuruluşlarıyla, kültürel ve ekonomik kalkınma politikalarıyla, iletişim ve ulaşım olanaklarının artmasıyla, okulların yaygınlaştırılmasıyla, askerlik süreciyle, ticaretin gelişmesi ve bütünleşmesiyle, resmi dil olan Türkçe’nin ortak dil olarak yaygınlaşması ve yaşam dili olmasıyla, insan hareketliliği ve büyük kentlere doğru iç göçlerin artmasıyla, ortak dil ve duyuşu paylaşmaya başlayan farklı etnik gruplara mensup insanlar arasındaki evliliklerle vs. zaman içerisinde Türk kültürüne yakınlaştırılmıştır. Türk kimliği, içerik genişlemesine uğrayarak farklı etnik grupların da kimliği anlamını kazanmıştır.

II.“Millet” ve “Ulus” Kavramları Üzerinden Erdoğan’ın Türkiye Düşlemini Okumak
Erdoğan’ın, 20 Ocak 2013 tarihinde Gaziantep/Nizip’te yapmış olduğu konuşma “millet” ve “ulus” kavramları arasındaki içerik farklılaşmasının bilincinde olarak “millet” ve “ulus” sözcüklerini kullanmakta olduğuna işaret etmektedir. Erdoğan, “….Bu ülkede ulusalcı geçinenler önümüzü kesmeye çalıştılar, kesemediler, kesemeyecekler. Ulusalcıların uzantısı olmaya aday olanlar, bizden bir şey beklemesin, bulamayacaklar. Bunu da özellikle söylüyorum. Biz milletin temsilcisiyiz. Bizim rotamızı siz çizdiniz. Bu rotada biz yürümeye devam edeceğiz…..” şeklinde konuşmuştur.

Bu konuşmadan da rahatlıkla çıkarsanabileceği gibi Erdoğan, “ulusalcılığa” karşı çıkarken “millet”in temsilcisi olarak kendisini konumlandırmaktadır. Nitekim 19 Ocak 2013 tarihinde Gaziantep Karataş Spor Salonu’nda yaptığı bir başka konuşmasında da, “2001’de ‘tek millet’ dedik, ‘tek bayrak’ dedik, ‘tek vatan’ dedik, ‘tek devlet’ dedik. Etnik milliyetçiliğe ‘hayır’ dedik. Türkü, Kürdü, Lazı, Abhazası, Çerkesi, Gürcüsü, Romanı hepsi bizim canımız ya. Biz yaratılanı Yaradan’dan ötürü seveceğiz. Diyebilir miyiz; Türkün günahı var, Kürdün günahı var. Türk olmanın, Kürt olmanın, Laz olmanın, Boşnak olmanın, Gürcü olmanın kararını o vermiyor. Yaradan veriyor Yaradan.” şeklinde konuşmuştur. Böylelikle Osmanlı Devleti’ndeki “Millet Sistemi” kavrayışı üzerinden İslamiyet’teki “ümmet” anlayışına ulaşılmaktadır.

Erdoğan’ın Türkiye düşlemi, “Millet” kavrayışı üzerine tesis edilmektedir. Bu düşlem esasında temel olarak ulus-devlet olarak inşa edilen Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün düşlemi ile örtüşmemektedir. Erdoğan’ın 9 Mart 20013’te Siirt’te yaptığı konuşmada “…biz ‘inkar, ret, asimilasyon politikalarını tanımıyoruz’ dedik….” şeklindeki sözleri de esasında “ulus-devlet” inşasına yöneltilen yaygın bir eleştirinin dışa vurumu olarak ele alınabilir.

Atatürk’ün yazdığı “Yurttaşlık Bilgileri” kitabında “Bugünkü Türk ulusunun siyasal ve toplumsal birliği içinde kendilerine Kürtlük, Çerkezlik, Lazlık ya da Boşnaklık düşüncesi aşılanmak istenmiş yurttaş ve ulustaşlarımız vardır. Ancak geçmişin zorbalık dönemlerinin bir sonucu olan bu yanlış adlandırmalar, -düşmana alet olmuş birkaç, gerici beyinsiz dışında- ulus bireyleri üzerinde üzüntüden başka bir etki yaratmamıştır. Çünkü ulusun bu bireyleri de genel Türk toplumu gibi aynı ortak geçmişe, tarihe, ahlak anlayışına ve hukuka sahip bulunuyorlar.” demektedir. Bu söylem ile diğer etnik gruplar Türk kimliği ekseninde ulusun oluşturucuları haline gelmektedirler. Nitekim “Ne mutlu Türküm diyene” deyişi de bu anlayışın bir ifadesi olsa gerektir.
Erdoğan, bireylere iradeleri dışında verili bir kimlik olması nedeniyle etnik milliyetçiliğe karşı çıkmakta ve Kuran’a atıf yaparak “yaratıcı”nın tek olmasından dolayı “Tek Millet”, “Tek Bayrak”, “Tek Vatan”, “Tek Devlet” yani tek siyasal otorite olması gerektiğini ifade etmektedir. Atatürk ise farklı etnik kökenlerden gelmelerine karşın aynı ortak geçmiş, tarih, ahlak anlayışı ve hukuk birlikteliği nedeniyle bir “ulus”un varlığına atıf yapmaktadır.
Yine “Millet” düşlemi ile “Ulus” düşlemi arasındaki kavrayış farklılığının önemli bir işareti de “dil” hususudur. “Millet” düşlemini dile getiren Erdoğan, “Tek Millet”, “Tek Devlet”, “Tek Bayrak”, “Tek Vatan” ifadelerini sıkça kullanırken “Tek Dil” kavramı asla kullanılmamaktadır. Oysaki “Tek Dil”, “Ulus” anlamında kullanıldığında “Millet” tasavvurunun ayrılmaz bir bütünleyicisi olarak tanımlanmaktadır. Nitekim “ulus-devlet” olarak tesis edilen Türkiye’de geleneksel söylemlerde “Millet/Ulus” tanımlaması içerisinde “Tek Devlet”, “Tek Bayrak” “Tek Vatan” ve “Tek Dil” kullanımı bulunmaktadır ve burada etnik farklılıkların kendi dillerini kullanmaları, kimliklerini muhafaza etmeleri ve geliştirmeleri, devletin çoklu kimliklere göre tasarlanması “ulus-devlet”in birlik ve bütünlüğüne tehdit olarak algılanmaktadır.

IV. Türkiye’nin “Ulus” Kavramı Üzerinden Düşlemi
Türkiye ulus-devlet olarak inşa edilirken, etnik kökenlerine bakarak insanları dışlama yoluna gitmemiş, aksine 1924 anayasasının 88. maddesinde ifade edildiği gibi Türkiye’de din ve ırk ayırdedilmeksizin vatandaşlık bakımından herkes ‘ Türk’ kabul edilmiştir. Bununla birlikte ulusal kimlik Türk kültürü esas alınarak oluşturulmuş ve farklı etnik kökenlerden gelen veya farklı din veya mezheplere mensup insanların toplumsallaşma ve eğitim süreçleri içerisinde Türk ulusunun bir parçası haline gelmeleri istenilmiştir. Bu politikada da bugünden geçmişe bakıldığında önemli ölçüde başarılı olunduğu da ifade edilebilir. Gerçekten de günümüzde birçok insan etnik olarak Türk olmasalar bile Türkiye Cumhuriyeti’nin yurttaş oluşturma mekanizmaları yoluyla Türk ulusunun bir ferdi haline dönüştürülmektedirler. Bu bağlamda bir Türk yurttaşının Gürcü, Arap, Kürt, Laz veya bir başka etnik gruba ait anne ve/veya babadan doğmuş olması onu farklı bir etnikliğe ait olmasına yol açmamaktadır.
Bu konuda da yine Erdoğan’ın 9 Mart 2013’te Siirt’te yaptığı konuşmada kullandığı “…Arap kardeşimi de seviyorum, Türk kardeşimi de seviyorum, hiçbirisinin arasında ayrım yapmıyorum, hepsine aynı mesafedeyim. Eğer bu ayrımı yapsaydım Siirt’ten bir Arap kızıyla niye evleneyim, evlenmezdim.” şeklindeki sözleri üzerinde durulmayı hak etmektedir. Erdoğan, gerçekten bir Arap kızıyla mı evlendi yoksa etnik olarak Arap kökenli bir aileden gelen bir Türk’lemi evlendi veya başka bir açıdan bakarsak Emine Erdoğan, Gürcü kökenli bir aileden geldiği söylenen bir Türkle’mi evlendi yoksa bir Gürcü ilemi evlendi. Erdoğan, Türkçe konuşuyor, “ileri demokrasi” için uğraş veriyor. Emine Erdoğan’da yurt içinde ve yurt dışında zulüm gören insanlara yardım elini uzatıyor ve o da Türkçe konuşuyor. Erdoğan’ı kafamızda imaj olarak Gürcistan’da yaşayan bir Gürcü, Emine Erdoğan’ı da bir Suudi Arabistan Arabı olarak düşünebilir miyiz? Bence düşünemeyiz. Onların her ikisi de bu ülkenin kuruluş felsefesi doğrultusunda Türk kültürüne yaklaştırılmış olan insanlardır ve çocukları çok daha ileri düzeyde Türk kültürüyle yoğrulmuşlardır. Birçoklarımızın ailesinde etnik olarak Kürt, Laz, Gürcü, Arap vs. kökenli olan akrabalarımız vardır ve hiç birimiz yakın zamanlara kadar onların farklı bir etnik kimliği olduğunu bile düşünmemişizdir. Diyarbakırlıdır, Vanlıdır, Mardinlidir, Rizelidir, Artvinlidir vs. Üstelik bu evlilikler, ulus-devlet inşası sürecinde istisnai durumlar olmaktan çıkmışlar ve yaygınlaşmaya başlamışlardır. Türkiye’yi “Millet Sistemi” üzerinden İslami bir kavram olan “Ümmet” anlayışı ile düşlemenin bu bakımdan da kalıcılığı olmasa gerektir.
V. Sonuç
İnsanların kimlik algıları ve kimlik öncelikleri siyasal gelişmelere göre farklılık gösterebilir. Bunun tipik örnekleri Yugoslavya ve Sovyetler Birliği’nden verilebilir. Örneğin Bosna-Hersekte, Yugoslavya Federasyonu döneminde insanlar kendilerini “sosyalist” olarak ifade ederlerken, Yugoslavya’nın dağılma döneminde etnik kimlikleri ve dinsel kimlikleri öncelik kazanmıştır. Sovyetler Birliği’nde de aynı şekilde sosyalist kimlik öncelikliyken, dağıldıktan sonra etnik kimlikler ve bazı bölgelerde ise dinsel kimlikler öncelik kazanmıştır . Türkiye’de de insanların ulusal kimlikleri ve dinsel kimlikleri rakip olarak ortaya çıkmaya başlamış görünmektedir.

Bu bağlamda “Millet” ve “Ulus” kavramları üzerinden geliştirilen düşlemler önem kazanmaktadır. Erdoğan’ın söylemindeki “Tek Millet”, “Tek Vatan” “Tek Bayrak” “Tek Devlet” kavramsallaştırması ile “ulus-devlet” savunucularının “Tek Ulus”, “Tek Devlet”, “Tek Bayrak”, “Tek Vatan” ve “Tek Dil” kavramsallaştırması iki ayrı Türkiye düşlemine işaret etmektedir. Bu iki düşlemin de ayırdında olunması lüzumu bulunmaktadır. Bu bağlamda ele alındığında Türkiye düşleminin “Ulus” kavramsallaştırması üzerinden yapılmasının toplumsal gerçekliğe tekabül ettiği görülmektedir.

Yrd. Doç. Dr. Kemal ÇİFTÇİ

Kaynakça
1. ATATÜRK, Mustafa Kemal. Yurttaşlık Bilgileri, Haz. Nuran Tezcan, Cumhuriyet, 1997.
2. ERYILMAZ, Bilal. Osmanlı Devletinde Millet Sistemi, İstanbul, Ağaç Yayıncılık, 1992.
3.http://siyaset.milliyet.com.tr/erdogan-ak-parti-nin-oy-oranini-acikladi/siyaset/siyasetdetay/19.01.2013/1657639/default.htm, Erişim Tarihi: 19.01.2013.
4.http://www.hurriyet.com.tr/ayrim-yapsam-arap-kiziyla-evlenmezdim-22778371,Erişim Tarihi: 10.03.2013
5.http://www.hurriyet.com.tr/basbakandan-atama-isteyen-ogretmene-cevap-o-oy-senin-olsun-22401866, Erişim Tarihi: 20.01.2013.
6. MAALOUF, Amin. Ölümcül Kimlikler, Çev.:Aysel Bora, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 2008.
7. VOLKAN, Vamık D. Kimlik Adına Öldürmek, Çev.Medine Banu Büyükkal, İstanbul, Everest Yayınları, 2007.

Bir cevap yazın