EMPERYALİZMİN ÖNÜNDEKİ DUVAR: ULUSÇULUK

Ahmet Taner Kışlalı “Çağdaş yaşayabilmek için önce ulus olmak gerekiyor.” diyor.
Ulus olmak nedir peki?
Mustafa Kemal Atatürk, ulusun dine veya ırka dayandırılmasına karşıydı. Ulus; kültür birliğine dayandırılmalıydı. Benzerliklerin vurgulanması ile oluşan “biz” duygusu ulus olabilmenin başlıca koşuludur.
Türk ulusunun kurucu anayasası olan 1924 Anayasası’nın 88. Maddesi oldukça kapsayıcı nitelikte aynı zamanda Türk ulusçuluğunu faşizm olarak yaftalayanlara tokat gibi bir cevaptır:
“Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle Türk ıtlak olunur (denir).”
Ulusçuluğu yanlış yorumlayanlar için ise Atatürk, Türk ulusçuluğunu şöyle anlatıyordu:
“Biz öyle ulusçularız ki bizimle işbirliği yapan bütün uluslara saygı duyarız. Onların ulusçuluklarının bütün gereklerini tanırız. Bizim ulusçuluğumuz, bencilce ve mağrurca bir ulusçuluk değildir.” [1]
***
Osmanlı döneminde yoğun görülen ümmetçi ve dine dayalı politika dolayısıyla “ulus olmak” kavramı biraz kıyıda köşede bırakılıyordu. Ulus olmak için de milli ekonomiyi, milli eğitimi, milli sanayiyi, milli siyasayı kısacası bir ulusu ulus yapan tüm etmenleri yaratmak gerekiyordu. Ümmet olmaktan ulus olmak elbette kolay olmamıştı ama Atatürk önderliğindeki “Türk Devrimi” sonucunda sonunda ulus olmayı başarabilmiştik. “Atatürk, Osmanlı’nın monarşik-teokratik karakterli ‘kişi’ idaresine son vererek laik karakterli ‘halk’ idaresini kurmuştur.” [2]
Vatanseverliğin, padişaha itaat olarak kabul edildiği bir dönemde Nutuk’da genel durumdan şöyle ifade edilir:
“Düşman devletler, Osmanlı devlet ve memleketine karşı maddi ve manevi saldırıya geçmişler. Onu yoketmeye ve paylaşmaya karar vermişler. Padişah ve halife olan zat, hayat ve rahatını kurtarabilecek çareden başka bir şey düşünmüyor. Hükümeti de aynı durumda. Farkında olmadığı halde, başsız kalmış olan millet, karanlıklar ve belirsizlikler içinde olup bitecekleri beklemekte. Felaketin dehşet ve ağırlığını kavramaya başlayanlar, bulundukları çevreye ve alabildikleri etkilere göre kendilerince kurtuluş çaresi saydıkları tedbirlere başvurmakta… Ordu, ismi var cismi yok bir durumda. Komutanlar ve subaylar, I. Dünya Savaşı’nın bunca çile ve güçlükleriyle yorgun, vatanın parçalanmakta olduğunu görmekle yürekleri kan ağlıyor; gözleri önünde derinleşen felaket uçurumu kenarında beyinleri bir çare, kurtuluş çaresi aramakla meşgul…
Burada pek önemli olan bir noktayı da belirtmeli ve açıklamalıyım. Millet ve ordu, Padişah ve Halife’nin hainliğinden haberdar olmadığı gibi, o makama ve o makamda bulunana karşı asırların kökleştirdiği din ve gelenek bağları dolayısıyla da içten gelerek boyun eğmekte ve sadık. Millet ve ordu bir yandan kurtuluş çaresi düşünürken bir yandan da yüzyıllardır süregelen bu alışkanlık dolayısıyla, kendinden önce, yüce hilafet ve saltanat makamının kurtarılmasını ve dokunulmazlığını düşünüyor. Halifesiz ve padişahsız kurtuluşun anlamını kavrama yeteneğinde değil… Bu inanca aykırı bir düşünce ve görüş ileri süreceklerin vay haline! Derhal dinsiz, vatansız, hain ve istenmeyen kişi olur.” [3]
Bu genel durum dahilinde padişahlık ve halifelik makamına sadakat; toplumda ümmetçilik kavramını doğuruyordu. Aynı zamanda kapitülasyonların ve yarı-sömürge düzeninin hakim olduğu dönemde de elbette ulusçuluk kavramından söz etmek oldukça güçtür. Ne milli, çağdaş düzeyde bir eğitim vardır ne de milli bir ekonomi… Duyun-u Umumiye boyunduruğu aracılığıyla yabancılara ekonomimiz bile teslim edilmiştir. Ulusçuluğun yapı taşlarından her biri eksiktir.
Bağımsız olmak gerekiyordu. Tam bağımsız olmak… Bunun için ise ulus olmak şarttı.
“Türk ulusu, Türk sanatı, Türk ekonomisi, Türk şiir ve edebiyatı, bütün ince güzellikleriyle belirip gelişecektir.” diyordu Atatürk. Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu, milli bankalar bu yönde -uluslaşma yolunda- atılan çağdaş ve ulusçu politikanın eserleriydi.
Her çocuk her vatandaş tarihini bilmeliydi ve tarihiyle gurur duymalıydı. Türk tarihinin sanılandan çok daha öncesi vardı, bu araştırılmalıydı.
Türkçe ile tamamen uyumsuz olan Arap alfabesi artık bırakılmalıydı. Bir kenara itilen Türkçe için çalışmalar yapılmalıydı.
Milli bankalar kurulmalıydı. Bu bankalar halka, çiftçiye çelme takar nitelikte değil; destekler nitelikte olmalıydı. Düşük faizli krediler vermeliydi.
Atatürk, Mayıs 1924’de İcra Vekilleri Heyetine yaptığı konuşmada şu ifadeleri kullanmıştır:
“Vatanı kurtaracak ve yükseltecek tedbirlerin başında olarak halkın doğrudan doğruya itibar ve itimadından doğup meydana gelen tam mânâsıyla modern ve milli bir banka kurmak.” [4]
***
Ulusçuluk nedir?
“Atatürkçülükte ulusçuluk, ulusal sınırlar içinde yaşayan, aynı yazgıyı, aynı kıvancı, aynı ülküyü, Türk ulusunun bireyi olma, ulus olma bilincini paylaşan herkesi Türk saymaktır. Bu ulusçuluk, anasoycu, saldırgan, yayılmacı değildir. Öbür ulusların varlığına saygılıdır. Tüm ulusları, insanlık evreninin saygınlığı, onuru, kişiliği, ulus ve insan olmaktan doğan hakları ve ödevleri bulunan birer topluluğu olarak görür. Ulusların, devletlerin, zayıf, güçsüz ulusları, henüz uluslaşmamış toplumları sömürmesine, onları egemenliği altına almasına karşıdır. Bu yönüyle Atatürkçülükte ulusçuluk insancıl, evrensel boyutlara ulaşmıştır.” [5]
Ulusçuluk; anti-emperyalist nitelikte ve ulus-devletten güç alan bir varoluş çığlığıdır ve ulus-devlet; birilerinin iddia ettiğinin aksine modası geçmiş bir akım değildir, çağdaştır. Sömürülen “mazlum milletlerin” emperyalist güçlere haykırışıdır. Emperyalizmin sömürdüğü toplumları uluslaşmaya iten güç ise elbette maruz kaldıkları işgallerdir. Ulusçuluk, günümüz emperyalizmi olan küreselleşmenin önündeki önemli bir direniş duvarıdır.
“Ulusların, devletlerin, zayıf, güçsüz ulusları, henüz uluslaşmamış toplumları sömürmesine, onları egemenliği altına almasına karşıdır.”
Yukarıda da geçen, Suna KİLİ’nin kitabında yer alan, ulusçuluğu tanımlayan bu ifade akıllara Türk Kurtuluş Mücadelesinin diğer “mazlum milletlere” ilham oluşunu getiriyor. Nitekim Türk Devrimi sadece Türkleri sömürülmekten kurtarıp bağımsızlığa ulaştırmakla kalmadı; tüm mazlum milletlere örnek teşkil edecek nitelikte bir mücadeleyi tarih sayfalarına kazıdı.
Jawaharlal Nehru Üniversitesi Türk Çalışmaları Bölümü’nde görev yapan Prof. Dr. Mohammad Sadiq “Türk Devrimi” adını verdiği kitabında şöyle söyler: “Türkiye’nin bu büyük devlet adamı savaştan yorulmuş ve perişan yurttaşlarında umut doğurmakla kalmadı, üstlendiği görevin mesajı Türkiye’nin sınırlarını aşarak yayıldı ve sömürge yöntemleri altında ezilen herkese ilham verdi. Asya ve Afrika’da büyük bir uyanışın habercisi oldu; Türkiye’nin kurtuluş hareketi sömürgeciliğin ölüm çanını çaldı.” [6]
***
Ulusçuluk akımı; işgal altında yer alan, sömürülen bir ülkenin bağımsızlığını kazanmasını amaçlar.
Türk ulusçuluk anlayışı; kapsayıcı nitelikte, çağdaş ve ileriye dönük olarak da hep var olma niteliğine sahip bir anlayıştır. Sömürüyü ilke edinmiş güçlere karşı verilebilecek en güzel cevap, örülebilecek en güçlü duvardır. Emperyalistler tarafından “ulus-devlet” kavramını her zaman engel olarak görülmüştür ve bunu ortadan kaldırmak için ciddi bir çaba sarf edilmiştir hala da edilmektedir. “Böl-parçala-yut” mantığı ile yaptıkları eylemler açık açık bir tiyatro sahnesine konmuşçasına karşımızdadır aslında. Gözümüzü Ortadoğu’ya biraz çevirdiğimizde ülkelerin nasıl bölündüğünü, nasıl parçalandığını, hepsini görmekteyiz. Tek bir senaryo var. Hep aynı oyun sahnede.
Metin Aydoğan 20. Yüzyıl’ı “Ulusal Kurtuluş Savaşları Çağı” olarak adlandırır ve bu başlığı verdiği yazısında şu ifadelere yer verir: “Emperyalizme karşı bağımsızlığını elde edememiş azgelişmiş bir ülkede, ne ulusçu ne de toplumcu siyaset egemen olabilir. Ulusçuluk ve toplumculuk, günümüzde birbiri içine girerek, evrensel boyutlu bir siyasi savaşım türünü ortaya çıkarmıştır. Ezilen ülke devrimciliği; anti-emperyalist niteliği ile ulusçu, anti-feodal niteliği nedeniyle de demokratiktir. Bu özellik, ulusal bağımsızlık savaşlarını milliyetçiliğin dar kalıbından çıkarır ve ona uluslararası bir boyut kazandırır.” [7]
İşgaller altında yok sayılan bir ülkenin “yeter” çığlığıdır “ezilen ülke devrimciliği”. Ulusçu bir harekettir ve anti-emperyalisttir.
Türk ulusçuluğu -kavramların içini boşaltan birileri gibi- bölmeyi değil birleştirmeyi amaçlar. “Ulus olmak” dediğimiz nokta tam olarak budur.

Beyza ÇALDIR

KAYNAKÇA:
[1] Sinan MEYDAN, Akl-ı Kemal, 1. Cilt, İnkılâp Kitabevi, İstanbul 2015, s.184
[2] age, s.176
[3] Mustafa Kemal ATATÜRK, Nutuk, Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara 2013, s.7
[4] Prof. Dr. Mustafa A. Aysan, Atatürk Dönemi Ekonomi Politikaları, Minval Yayınları, İstanbul 2014, s.169
[5] Suna KİLİ, Atatürk Devrimi Bir Çağdaşlaşma Modeli, Yenigün Haber Ajansı
Basın ve Yayıncılık A.Ş., 1998, s.136-137
[6] Mohammad Sadiq, Türk Devrimi, İstanbul 2013, s.88
[7] www.guncelmeydan.com/pano/20-yuzyil-ulusal-kurtulus-savaslari-cagi-metin-aydogan-t40618.html

Bir cevap yazın