1976’da Atatürk

Bir kaymakam ile belediye başkam, Atatürk’ün 1921’de T.B.M.M.’nde yaptığı konuşmadan aldıkları bir tümceyi O’nun büstüne yazdırdıkları için kovuşturmaya uğruyorlar; Kaymakam Doğu illerimizden birine “sürülüyor”. Bu haber, 30 Ağustos günlü gazetelerde yer almıştır. Bir mühendis olan ilgili bakanın, Atatürk’e karşı olduğu bilinir.
Birkaç ay önce, Kayseri’de, Bursa Nutku diyebilmen konuşmayı çoğaltıp dağıttıkları için öğrenciler mahkemeye verilmişler, ağır cezalara çarptırılmaları istenmiştir. Ünlü Bornova Savcısı’nın bu yoldaki -1969’da sonuçlanan- girişimi unutulmamıştır. O zaman öğrenciler beraat etmişlerdi. Buna karşın Atatürk, 1976’da yeniden kovuşturuluyor, yargılanıyor.
Bu iki olay, yürütmenin Atatürk karşısındaki tutumuna İki küçük örnektir. (Türkiye’de yargıçlar vardır. Sonuç elbette yargının alnını yine aklayacaktır.)
Üniversitelere bakalım… Elli yıldır, üniversitelerin Atatürk için ne yaptıkları sorulmaya değer. Daha Atatürk’ün sağlığında, devrimine karşı ilk tepkilerin, hatta baltalamaların üniversiteden geldiğini geçenlerde bir profesör yana yakıla anlatıyordu.
Atatürk’ün sağlığında, ya da ölümünden sonra kurulmuş kurumların Atatürk önünde durumlarını da ele almak gerekiyor. Halkevleri, bugün parasızlık ve polis baskısı altındadır. Türk Dil ve Tarih kuramlarının, yıllardır azan “irtica” karşısında, kendi sınır ve konularında kalma kaygısı içinde, üzerlerine düşen -ya da artık düşmesi gereken- görevleri yerine getiremedikleri de bir gerçektir. Türk Tarih Kurumunda kurulmuş olan -gün geçtikçe genişletileceğine darlaştırılan- Atatürk Merkezi yeniden ele alınmalıdır. Kurum, bilim kurumudur; ama, eğer Atatürk’ün parası ile yaşayan kurumlar ileriye atılmazlarsa, Atatürk’ü savunmadılar diye başka kuruluşları eleştirmeyi kimin hakkı kalır? İki kurum, nasıl yaparlarsa yaparlar; “irtica”nın karşısına etkili biçimde çıkmak önce onların ödevidir. Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsüne gelince, duruk bir kuruluş durumuna gelmiştir. Atatürk’ün söylevleri, demeçleri vb. bu kuruluşça yayımlanıyordu. Yeni çıkan ciltlerdeki yanlışları düzeltmek, hem de bu diziye girmemiş metinleri de sıraya kovmak bu enstitünün baş görevi iken bunu yerine getirebildiği söylenemez. Bu dört kuruluşun, birbirleriyle sıkı bir işbirliği içinde bulunduklarını savlamak ise hemen hemen olanaksızdır. Geçersiz birtakım nedenlerle -hatta- birbirini anlayamadıklarını bile öne sürebiliriz.
Öğretmen derneklerine hiç değinmemek daha iyi! Bir çatı altında toplanan öğretmenlerin sekiz-on bölüğe ayrıldıklarını gazetelerde okuyoruz. Acaba içlerinde Kemalist’ler de var mı?
Partilerin durumu ise apaçık. Bugün Türkiye’de Atatürk devrimini parça parça yıkmakta olan partiler ile güne uyan partiler var. Biz de. Atatürk’e saygılı bir ya da iki parti: ama bir Kemalist partinin varlığından söz edilemez.
Basının hali de içler acısıdır. Bugün Kemalist bir gazete yoktur; Atatürk’e, devrimine saygılı bir iki gazete vardır. Atatürk’ü gericilere karşı savunan yazılarımızı rahatça yayımlayabileceğimiz bir örgenden yoksunuz.
Geçen yıl, okul yıllığı hazırlamakla uğraşan birkaç yüksekokullu genç, baş sayfaya ne koyacaklarım düşünürlerken, içlerinden biri, Atatürk’ün resmini önerir. Öteki, hemen önler:
—Atatürk de kim!
Burada ünlem imi yerine kolaylıkla soru imi koyabiliriz. Çünkü, bugünün bir bölüm gençleri Atatürk konusunda kara bilgisizdir. Üstelik, O’nun adına karşı “alerjileri” de bağnazlık derecesindedir.
Bu, sol gençliğin tepkisidir. Sağ gençliğin tepkisi ise, 19 Mayıs 1976 günü Ankara’da, törende; Cumhurbaşkanı, Başbakan, yardımcıları, Genelkurmay Başkanı önünde hiç bir engele uğramadan, genç kızlarımıza sövgüye varacak denli kesin oldu.
Atatürk, talihli bir insan değildi. Talihsizliği de, en çok, çevresinden gelir. Çevresindeki aydınlar O’nu anlayamamışlardır. Kendisi de, arkadaşları için şu sözleri söylemek zorunda kalmıştır: Millî Mücadeleye beraber başlayan yolculardan bazıları, millî hayatın bugünkü Cumhuriyete ve Cumhuriyet kanunlarına kadar gelen tekâmülâtında, kendi fikriyat ve ruhiyatının ihatası hududu bittikçe bana mukavemet ve muhalefete geçmişlerdir.
Büyük Nutuk’u, Cumhuriyet tarihini okumak, Atatürk’ün en yakınlarından gördüğü güçlükleri öğretir. Burada küçük bir olay anlatacağım: Kurtuluş Savaşından sonra politikaya, daha sonraları ise yazarlığa, bu arada besteciliğe merak sarmış bir general, kentleri dolaşır, kendine göre denetlemeler yapar, öğütler verirdi. Edirne’de bir okulu yoklarken, bayan öğretmenlerden birinin dolabım açar; biraz dağınıklık gördüğü için, herkesin önünde öğretmeni azarlar. Bu denli yalınkat bir kimsenin, Atatürk devrimleri karşısında nasıl bir davranışta bulunacağı kolayca anlaşılır.
Atatürk’ün yolunda yürüyen, O’na yardımcı olan, devrimini savunan yazarlar vardır ki, onlar da bir aşamaya değin dayanabilmişlerdir. Başyazarı, yaşamının son yıllarında, gerici bir partinin koşutuna düşmüştür. Türk Dil Kurumunun kurucularından bir romancının, öz Türkçeye bir türlü yanaşamadığı ise bilinir.
Atatürk’ün başbakanlardan birinin, Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu gerilik ortamının yaratıcısı olduğunu da imleyelim. Atatürk devrimini, bilinçsiz oylarla değişmek gibi bir alışverişin temsilcisidir.
Atatürkçülerin O’nun sağladığı olanakla çalışan kurumlarının da bir aymazlık; daha açıkçası bir uyku içinde oldukları ortadadır. Bunu bilelim, umarını arayalım. Kurumlar arasında:
“Bunu ben yaparım. Sen yapamazsın!”
Türünden çekişmeler, Atatürk’ün gün yüzüne çıkmamış metinlerinden araştırıcıyı yoksun bırakıyor. Kurumların bilimsel sınırlar içinde kalmak. tartışmalara karışmamak için gösterdikleri dikkat, kimin işine yaramaktadır ? Sadece Atatürk’ü karalayanların! Kurumlar, yine ilkelerini bozmadan açılabilirler.
Bugünkü kapkara durum karsısında, artık eyleme geçmek gerektiğini, ileri süren Atatürkçüler var; Kemalist parti kurulmasını önerenler var. Eylem nedir? Ele pankartlar alıp yollara dökülmek mi? Daha yararlısı, kurumların birleşerek birlikte çalışmaları mı?
Yoksa, tek tek Kemalistlerin, aymazları arkada bırakıp:
Hak bellediğin bir yola yalnız gideceksin!
gerçeğine uyarak yola çıkmaları gerekiyor. Yeni Kubilâylar olmak gerekiyor.

Sami N. Özerdim
Türk Dili Dergisi, S. 302, Kasım 1976, s. 607-610.

Bir cevap yazın