LAİKLİK VE KEMALİZM ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER*

*Bu yazı bazı şeyler teklif ediyor, bazı tespitler yapıyor. Belki ileride daha kapsamlı bir fikrin ilk tohumları olabilir. Yazı bir şeyin tarihini anlatma derdinde değildir, tek derdi sesli düşünmektir.
I.
Mensubiyetinizin bulunduğu siyasi ideoloji hakkında yeni söz söyleme hakkı her zaman zordur. Mensubiyet şahsiyetinizin de içeride olması demektir. Misalen Kemalist olarak Marksizmi eleştirsem bu Kemalistler içindeki yerimi sarsmaz, yapacağım bir hata beni ideolojimin bulunduğu cemaate karşı borçlu hisstettirmez ancak bir Kemalist olarak Kemalizm hakkında yazıyorsam, işte o zaman her şey değişir. Artık yazdığım her şeyden doğrudan sorumluyumdur, mensubiyetin manası budur, mensubiyet bir tür borçtur. Diğer taraftan mensubiyet, yani içerde olmak bir ideoloji için donuk, sabit ve değiştirilemezlik öngörür. Bir Kemalist, Marksist ya da siyasal İslamcı fark etmez, çoğunlukla kendilerinden tamamen emindirler. Bir ideoloji ile aramızda kurduğumuz bağ genelde ‘tarih’ sayesinde olduğundan, onun olup bittiğini düşünürüz. İdeoloji konforlu bir evdir. O bizi her şeyden korur ve gözetir. Bu bakış açısı ile Kemalizm’in güncel ’gerçek’ hiçbir problemi yoktur ve tüm sorunlar zaten 1923 ile 1938 arasında çözülmüştür…
Peki gerçekten öyle midir?
Anlamak için o evden çıkmak gerek.

II.
O konforlu evden çıktıktan sonra, laiklik üzerine yazabilmek için Kemalizm hakkında bir iki alıntı yapamak gereklidir.
Kemalizm bir ideoloji olduğu kadar, aynı zamanda Osmanlı’dan devam edip gelen modernleşmenin en keskin virajıdır. Modernleşme ise Batı’da bir toplumsal süreçken; Osmanlı ve modern Türkiye’de siyasal bir projedir. Süreç Avrupa’da doğal yollar ve temsilciler ile(burjuva sınıfı, ruhban sınıfı, kilisenin varlığı, mezhep savaşları gibi) devam ederken, Osmanlı’da ve sonra modern Türkiye’de proje iktidar gücü ve desteği ile gerçekleştirilmektedir. Bu bağlamda laiklik de bir projedir. Batı’dan alınan bu kavram adeta Kılıçbay’ın belirttiği gibi:”Göçmenler, içine girdikleri topluma hiçbir zaman tam uyum sağlayamamaktadır” sözünü doğrularcasına doğduğu topraklardan mekan değiştirerek, başka bir kültüre taşınmıştır. Laiklik Hristiyanlık içinden doğmuşken, Kemalist devrim laikliği İslam ile sınamaya sokmuştur. Bu bağlamda Hristiyanlık ile İslam arasındaki farklar laikliğin politik olarak uygulunabilirliğini değiştirmektedir. Burada İslam laikliğe uygun mudur değil midir bunu tartışmayacağım ama yine de amacım bu konuyu hatırlatmaktır.

III.
Modern Türkiye’de laiklik yolunda ilk adım 1922’de saltanatı hilafetten ayırmak olmuş ve son adım da 1937’de laikliği bir ilke olarak anayasaya sokmak olmuştur. Laikliği tamamen sağlamak 15 yıl gibi bir sürede mümkün olmuştur.
Türk siyasi hayatında ise çok partili hayat sonrası Kemalistler açısından onu savunmak, siyasal İslamcılar açısındansa onu yıkmak, delmek ya da etkisiz hale getirmek esas olmuştur. Örneğin Yusuf Kaplan için laiklik Doğu’yu köleleştirme aracıyken ; Server Tanilili için türban ve başörtüsü arasındaki farktan dolayı türban asla kamuda yer almamalıydı
Neden laikliği düşünürken savunmak-saldırmak ikilemi dışından bakamıyoruz? Modern Türkiye’nin laiklik ile ilgili öne sürdüğü her şey doğru, geçerli ve işe yarar mıdır?
Şu an Türkiye’yi Cumhuriyet devrimlerinin yasal olarak kapattığı-ama kapanamayan- tarikatlardan çıkan ekipler yönetiyorsa, sizce de burada bir yanlışlık yok mudur?

IV.
En çok sormamız gereken ama hiç sormadığımız bir soru: çok partili hayat sonrası Kemalist bir iktidar olmuş mudur? Yanıt: olmamıştır. Bir Kemalistin ikinci sorması gereken soru bu olmalıdır, neden olmamıştır? Kemalizmin bir iktidar problemi vardır.
Benim yanıtım Kemalizmin bir savaş sonrası ve olağanüstü dönem ideolojsi olmasındadır. Kemalizm bir devrim ideolojisidir. Bu nedenle muhalefeti kendisine yönelmiş bir varlık tehditi olarak algılamıştır. Doğası gereği demokrat değildir ancak demokrasiyi uzun erimde ulaşılması gereken bir amaç olarak da görmektedir. Kendi doğasına ters olan bir şeyi istemesinden dolayı, adeta kendi kuyruğunu yemeye çalışan bir yılana benzemektedir. Çağdaşlarının aksine demokratik bir hayatı yaratmayı hedefleyen Kemalizm 1924’te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve 1930’da Serbest Cumhuriyet Fırkası gibi iki denemeye izin vermiştir. Ancak yine bu iki girişimi de tartışmalı bir biçimde sonlandırmıştır.

Çok partili hayat sonrası ise hiçbir Kemalist parti iktidar olmamıştır. Kemalizm doğası gereği tüm ilkeleriyle bir partide temsil edilip, diğer partilere muhalefet üretemez. Neden mi? Çünkü daha önce de belirttiğim üzere Kemalizm bir devrim ideolojisidir.
V.
Kemalizm’in iktidar problemi neden önemlidir? Çünkü laiklik bir devlet niteliği olarak ‘korunmaya’ muhtaçtır. Ve Kemalizm’in çok partili hayattaki ‘iktidar’ problemi ‘laiklik’ ile arasında baştan sorunlu bir ilişki yaratmaktadır. İktidar olamayan ve siyasal partilere sığmayan Kemalizm nerede yuvalanacak ve laikliği savunacaktır? İşte sorunun bir ayağı da buradadır. Metin Münir’in bir köşe yazısında çok güzel formüle ettiği deyişiyle Türkiye’de tek ve gerçek muhalafet partisi ordu yani Türk Silahlı Kuvvetleri’dir.
Çok partili hayata geçtikten sonra Türk Silahlı Kuvvetleri ortalama on yılda bir 1960, 1971, 1980, 1997, 2007 siyasal hayata müdahalede bulunmuştur. Bu tarihlerin hepsi ile ilgili onlarca analiz yapılabilir ancak ben kronik sorunumuz olan laiklik ile ilgili sorunu ifade etmesi açısından 1997’de gerçekleşen 28 Şubat muhtırasını önemsiyorum.
28 Şubat’ın mimarlarından ve o dönem Türk Silahlı Kuvvetleri’nin başındaki isim olan Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu 28 Şubat’ı Refah Partisi’ne ve irtica tehlikesine yönelik bir hareket olarak tanımlamış; Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya ise PKK terörünün artık kontrol altına alındığını ve artık ilk sıradaki tehtidin dinci tehlike olduğunu söylemiştir. 28 Şubat Türk ordusunun devletin niteliğinin değiştirilebileceğine ve laik düzenin ortadan kaldırılabileceğine dair hassasiyetleri üzerine gerçekleşmiş bir harekettir. Ordunun hedefi siyasal alandır ve Refah-Yol hükümeti sonlandırılmış bir takım kararlar alınmıştır. Bu örneği neden önemsemekteyim? Çünkü Kemalizm’in devrimci ruhu 28 Şubat hareketinde görülmektedir. Kemalizm siyasal partiler üstü bir konum elde etmiş ve mevcut siyasal iktidara askeri gücü kullanarak muhalefet etmiştir. Sonuçta laiklik sivil siyasetle değil, askeri bir güçle korunmuştur. İşaret etmek istediğim paradoks budur.
Bunun sonucu ne olmuştur? Kıvrıkoğlu 28 Şubat’a dair “bin yıl sürecek” demiş ve 28 Şubat sürecinin mağduru Refah Partisi’nin, yenilikçi kanadından oluşan AKP kadroları 2003’te iktidarı ele geçirmiştir.
VI.
Özetle Kemalizm’in ruhu ve doğası 28 Şubat’ı yapmaya muktedir fakat çok partili hayatta korumaya muktedir değildir. Formülde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yapısının değiştirildiğini de hesaba katarsak Kemalizm sivilleşmelidir. Bu sivilleşmeyi güncelle açıklarsak ironiktir AKP’nin seçim galibiyetleri ve devleti ele geçirme gücü sağlamaktadır. Yargı, Türk Silahlı Kuvvetleri gibi Kemalist bürokrasinin ana kaynakları durumunda olan kurumlar bir bir düşerken Kemalizm’in ruhu da bir bakıma-şerden hayır çıkartıyorsun denebilir-özgürleşmektedir. Bu zamana kadar devletin(bir şekilde) sahibi olduğunu düşünen Kemalistler artık ‘sahipsiz’ kaldıklarının farkındalardır.
Sivilleşme ise benim için artık Kemalistlerin ‘iktidar’ problemlerinin olduğunu görmeleri, halkla nasıl ilişki kurarız sorunun yanıtını aramaları ve bürokrasiden değil sivil siyasetten taraf olmaları demektir.
Kemalizm için sivil siyaset adeta bir aydınlanmadır, ergin olmama durumundan kurtulmadır.

Emirhan AKMAN

Bir cevap yazın