KİMLİK-DIŞ POLİTİKA İLİŞKİSİNE KURAMSAL BİR BAKIŞ: İRAN DIŞ POLİTİKASI’NDA İSLAM İHRACI MESELESİ

Soğuk Savaş sonrasında başlayan süreçte, uluslararası ilişkiler kuramları içerisinde kimlik, kültür ve dış politika arasında bir ilişki kurma eğiliminin hızla yaygınlaştığı görülmektedir. Bu anlamda Samuel Hunthington’un Medeniyetler Çatışması isimli eserinin, politik yönelimlerin kimlik ve kültür çerçevesinde değerlendirilmesini popülerleştirdiği belirtilebilir. Özellikle Alexander Wendt’in çalışmalarıyla kuramsal bir temele oturan kimlik – dış politika ilişkisi, literatüre konstrüktivizm olarak geçen teoriyi kazandırmıştır. Konstrüktivist teoriye göre, devletlerin dış politika yönelimleri, tanımladıkları ulusal çıkarlar çerçevesinde oluşmaktadır. Ancak devletlerin tek bir bakış açısının ürünü olan ulusal çıkar tanımlaması da söz konusu değildir. Zira ulusal çıkar tanımlaması, devletlerin kendi kimliğini tanımlayış biçimine göre farklılık göstermektedir. Dolayısıyla devletin kendi kimliğini tanımlayış biçimi değiştiğinde, ulusal çıkar tanımlaması da farklılaşabilmektedir. Konstrüktivist teorinin bu tanımlamasının bir dış politika örneklemi üzerinde incelenmesi adına İran’ın dış politika yönelimleri, güzel bir laboratuar olarak görünmektedir. Zira İran’ın kimlik algılayışı, dış politika yönelimlerini doğrudan etkilemekte ve Ortadoğu siyasetinde, İran’ın idealist kurama da oturtulabilecek olan dini-devrimci söylemlere dayanan bir politik yönelim sergilediği görülmektedir. Ancak bir tezat yaratırcasına jeopolitik gerçekliğin bir sonucu olarak Orta Asya ve Kafkasya yönelimlerinde, İran’ın son derece realist ve pragmatik kararlar alan bir devlet aklına sahip olduğu da gözlemlenebilir. Bu yazıda da İran’ın ‘‘İslam İhracı’’ temeline dayanan ve kimliğin dış politika yönelimlerine yansımasından kaynaklanan Ortadoğu politikasının Orta Asya ve Kafkasya politikalarında yer bulamamasının yarattığı çelişkiler ele alınmaktadır.
1.İRAN’IN ‘‘ULUSAL ÇIKAR’’ TANIMLAMASINI ETKİLEYEN BİR FAKTÖR OLARAK KİMLİK ALGILAMASI
Pehlevi döneminde Avrupa tipi seküler ulus inşası yöntemlerini benimseyen ve hatta demokratikleşme boyutunda olmasa bile, Atatürk modernleşmesinden de etkilenen İran, kimlik algılamasını Avrupa tipi milliyetçiliklerle şekillendirmeye öncelik vermiştir. Ancak Avrupa’da milliyetçiliklerin hızla yükselerek faşizme sürüklenmesinin konjonktürel etkisi, İran’a da yansımış ve bir Farsçı / aryan ırk saplantısı ortaya çıkmıştır. Pehlevi döneminde, önce Nazizmin yükselişinin bölgesel çapası rolünü üstlenen İran, Nazi Almanya’sının yenilmesinden sonraysa, yine batı tipi bir kimlik algılaması benimsemiş ve batılı ittifakların bir parçası olarak Amerika’nın Ortadoğu’daki ileri karakolu olma misyonunu üstlenmiş, Eisenhower Doktrini’nin uygulanmasına yönelik üstüne düşen görevi gönüllü olarak yerine getirmiştir. Ancak Pehlevi rejimini ortadan kaldıran 1979 İslam Devrimi, İran’ın kimlik algılamasını değiştirmiş ve İran, kendi kimliğini yeniden tıpkı Safevi ve Kacar hanedanlıkları dönemlerinde olduğu gibi, Şiilik temelinde tanımlaya başlamıştır. Yaşanan İslam Devrimi, siyasal anlamda tarihin ilk dinci devrimi olarak öne çıkmış ve İran’ı Şiiliğin devlet dini olduğu ve bir İslami devrimin yaşandığı tek ülke konumuna taşımıştır.
2.KİMLİĞİN DIŞ POLİTİKAYA ETKİSİ: İRAN’IN ORTADOĞU POLİTİKASI VE REJİM/İSLAM İHRACI MESELESİ
İran’ın Ortadoğu politikasındaki yönelimlerine bakıldığında idealist dini söylemlerin öne çıktığı ve kimliğin dış politikayı doğrudan etkilediği görülmektedir. Hatta Huntington’un çalışmasını esas alan bir yorum yapacak olursak, Huntington’un Medeniyetler Çatışması isimli çalışmasında bahsettiği ‘‘İslam medeniyetinin çekirdek ülkesi’’ olma misyonunu üstlenmeye çalıştığını iddia edebiliriz. İran’ın dış politikasındaki ‘‘İslam/Rejim İhracı’’ söylemi de bu temele oturtulabilir. Çünkü başta İslam Devrimi’nin önderi olan Humeyni olmak üzere, devrimi gerçekleştiren kadrolar, İslam Devrimi’nin İran ile sınırlı kalması halinde başarısız olacağına inanmışlardır. Dolayısıyla rejim ihracı politikası, yeni rejimin güvenliğinin sağlanması kaygısıyla uygulamaya konmuştur. Bir anlamda İran siyasetinde rejim ihracı söylemi, bir hayat sahası (lebensraum) yaratma alanı olarak görülmüş, rejimin güvenliğinin İran sınırlarının dışına taşınması işlevi görmüştür. Üstelik demografik anlamda heterojen ve karıştırılmaya müsait bir nüfusu barındıran İran, İslami söylemler kullanarak demografik farklılıkları bir ‘‘üst kimlik/İslam kimliği’’ inşası yöntemiyle bastırmaya yönelmiştir.
İran’ın kendi güvenliğini sınırlarının ötesine taşıma hassasiyetiyle benimsediği dini – idealist söylem, Lübnan’daki Hizbullah’ta, Irak’ın işgali sonrasında Sistani liderliğindeki Irak Şiilerinde, Arap Baharı’nın Suriye cephesinde ve son olarak Suudi Arabistan’la yaşanan Yemen krizi sırasında Husilerin üzerinde karşılık bulmuştur. İran bu stratejiyle İsrail’i tehdit edebilen bir etki alanına ulaşmış ve kendi güvenliğini Akdeniz’e ve Basra’ya taşımayı başarmıştır.
Sonuç olarak Şiilik temelinde şekillenen İran’ın Ortadoğu politikasında ABD ve İsrail karşıtlığı, hem İran içerisinde destek bularak dış düşman algısıyla demografik kaynamayı bastırıp İran’ın kendi iç bütünlüğü sağlamakta; hem de Müslüman Ortadoğu halkları nezdinde İran’ın prestijini arttırmaktadır. Zaten İran’ın ‘‘Amerikan karşıtlığı’’ çerçevesinde bu artan prestiji, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ABD’nin bölgedeki temel müttefiki olan ülkeleri rahatsız etmekte ve bu ülkeler ABD ve İsrail’den sürekli olarak İran’ın vurulmasını ve yalnızlaştırılmasını talep etmektedir. İran’ın yalnızlaştırılması amacıyla yaşanan Katar krizi, son güncel gelişme olarak hafızalardaki yerini korumakta ve Arap devletlerinin genel tavrını ortaya koymaktadır. Görüldüğü üzere, İran’ın Ortadoğu politikasının temellerini devrimci ideallerden oluşan bir anlayış belirlese de, tarihi Acem-Arap rekabeti düşünüldüğünde, İran’ın bölge politikalarında İslami bir söylemi benimsemeksizin oyun kurucu aktör olması mümkün görünmemektedir. Yani Farsi bir politik yönelim sergileyen İran’ın Ortadoğu’daki Müslüman halkların ilgisini çekmesi ve sempatisini kazanması çok mümkün değildir. Bu nedenle İran’ın dış politika yönelimlerindeki idealist söylem, jeopolitik hedefler doğrultusunda oluşturulan ulusal çıkar tanımlamasının pratik bir yansıması gibi görünmektedir. Yani ulusal çıkar, kimlik tanımlamasından beslenebildiği gibi, kemikleşmiş bir devlet aklının jeopolitik çıkarlar doğrultusunda belirlediği ulusal çıkar tanımlamaları, kimlik algılayışını da yönlendirebilmektedir. Demografik kaynamayı bastırma özelliğiyle birlikte düşünüldüğünde, İran’ın rejim ihracı politikası, içsel dinamiklerin ve devrim ideolojisinin dış politikaya yansıması olarak sonuçlanmıştır.
3.İRAN DIŞ POLİTİKASINDA REALİST PRAGMATİZM: İRAN’IN ORTA ASYA POLİTİKASI
İran’ın bir Orta Asya politikasının oluşması, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra gündeme gelmiştir; çünkü SSCB döneminde, ABD karşıtlığıyla öne çıkan İran, Sovyetler Birliği’ni doğal bir müttefik olarak değerlendirmiş ve jeopolitik bir rekabete girmek istememiştir. Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında, yıllar süren ateizm baskısının da etkisiyle, seküler bir yapıyla bağımsızlıklarını kazanan Orta Asya ülkeleri, İran’ın idealist dini söylemlerle dönüştüremeyeceği bir karakterle ortaya çıkmış ve İran bu coğrafyadaki politikasını pragmatik bir realizm anlayışıyla şekillendirmiştir.
Realist pencereden bakılırsa, İran için Orta Asya, batılı devletlerin uyguladığı ambargoların etkisi nedeniyle uluslararası yalıtılmışlığın giderilmesine yönelik bir jeopolitik kaçış alanı olarak görülmektedir. Dolayısıyla İran’ın Orta Asya politikasında, dini unsurlardan çok ekonomik unsurlar öne çıkmaktadır.
İran’ın Orta Asya’da jeopolitik bir aktör gibi davranması, yukarıda ifade edilen nedenlerden dolayı idealist dini söylemlerle mümkün gözükmese de İran, Orta Asya’da Fars kimliğini öne çıkartarak bazı stratejik hesaplar yapmaktadır. Yani Orta Asya yönelimlerinde kimlik algılamasının temeline ‘‘Fars’’ kimliği oturmakta ve jeopolitik çıkarlar, İran’ın kimlik tanımlayışını farklılaştırmaktadır.
Farsi kimliğe sahip olan Tacikistan’da doğal bir aktör gibi davranan İran, ayrıca resmi dil olarak Farsça’nın konuşulduğu Afganistan’a yönelik de politikalar geliştirmektedir. Yakın gelecekte İran’ın Orta Asya’da, dil temelli bir kültürel hegemonya oluşturmak istemesi şaşırtıcı olmayacaktır. ‘‘Farsça Konuşanlar Ortaklığı’’ projesi, İran’ın ifade ettiğimiz bu kültürel etkiyi oluşturmaya yönelik attığı ilk adım olarak değerlendirilebilir. Diğer taraftan Afganistan ve Pakistan’da bulunan Selefi terör örgütü Taliban, İran için doğal bir tehdittir. Buna ek olarak SSCB’nin dağılmasından sonra, bağımsızlıklarını kazanan Türk devletleri ve Türkiye’nin bu coğrafyaya ‘‘Adriyatik’ten Çin Seddi’ne’’ sloganında karşılık bulan ilgisi, İran için Brzezinski’nin ifadesiyle, jeopolitik bir kabus gibi görünmektedir. Zaten bu nedenle İran, Orta Asya devletlerinin bağımsızlıklarını kazanması sürecini endişe içinde karşılamış ve bölge politikalarını son derece dikkatli bir realist anlayış temeline oturtmuştur. Bu realist anlayışın bir yansıması olarak İran, 1992-1997 yılları arasında, kendisi gibi Farsi bir toplum olan Tacikistan’da yaşanan iç savaşta, ”rejim ihracı” söylemini unutarak İslamcı muhalifleri desteklemekten uzak durmuştur. Bu durumu örneklerle çoğaltmak gerekirse, yukarıda ifade edilen 1992-1997 Tacikistan iç savaşı örneği çoğaltılabilir. Örneklere bakıldığında görülecek olan manzara şudur: İran, Çeçen meselesini Rusya’nın iç meselesi olarak değerlendirip, Dağlık Karabağ meselesinde Müslüman hatta kendisi gibi Şii inancına mensup Azerbaycan’ı değil; Hıristiyan Ermenistan’ı desteklemektedir; çünkü güçlü bir Azerbaycan’ın Güney Azerbaycan bölgesinde yaşayan Azerbaycan Türklerine örnek olmasından tedirgin olarak ‘‘Bütöv Azerbaycan’’ fikrinin gelişim göstermesinden çekinmektedir. Tüm bu nedenlerden dolayı İran, Orta Asya ve Kafkasya’da dini söylemleri bir kenara iterek, tanımladığı ulusal çıkarlar çerçevesinde hareket etmekte ve kimlik tanımlamasındaki ‘‘Şii-İslam’’ vurgusunu arka plana atmaktadır.
SONUÇ VE GENEL DEĞERLENDİRME
Ortadoğu’da Müslüman medeniyetinin çekirdek ülkesi olma rolünü üstlenmeye çalışan ve Brzezinski tarafından uzun vadedeki hedefleri tedirgin edici olsa bile, Rusya’ya karşı bariyer olarak nitelendirilen İran, Orta Asya’da ise idealizmden uzak ve pragmatik ilişkilerle şekillenen bir politik yönelim sergilemektedir. Bu politik yönelimin temelindeyse jeopolitik ve demografik nedenler bulunmaktadır. Sonuç olarak İran’ın hem idealist söylemlerle şekillenen Ortadoğu politikasının; hem de realist ve pragmatik hesaplara dayanan Orta Asya politikasının bir devlet aklı (raison d’etat) barındırdığı ve bu akıl çerçevesinde şekillenen ‘‘ulusal çıkar’’ tanımlamasının ürünü olduğu görülmektedir. Ayrıca İran laboratuarı göstermektedir ki, bir devletin kendi kimliğini tanımlayış biçimi nasıl ulusal çıkar algılamasını etkiliyorsa, aynı şekilde jeopolitik şartların ulusal çıkar tanımlaması üzerinde yarattığı etki, kimlik tanımlamasını da değiştirebilmektedir.

KAYNAKÇA
1-)Tayyar Arı, Uluslararası İlişkiler Teorileri, MKM Yayıncılık, Bursa 2013, s.499
2-)Olivier Roy, Siyasal İslamın İflası, Metis Yayınları, İstanbul 1994, s.220
3-)Mehmet Şahin, ‘‘Dini/İdealist Bir Devletin Realist Dış Politikası’’, Analist, Sayı 8, Ekim 2011, s.42
4-)Shibley Telhami, ‘‘The Arabs and Iran’’, https://www.brookings.edu/articles/the-arabs-and-iran/ , Son Erişim Tarihi: 31.05.2017
5-)Kadir Ertaç Çelik, ‘‘İslam Devrimi Sonrası İran’da Kimlik ve Dış Politika: Konstrüktivist Bir Bakış’’, Bölgesel Çalışmalar Dergisi, Cilt 1, Sayı 1, Yaz 2016, s.266
6-)Edward Wastnidge, ‘‘Pragmatic Politics: Iran, Central Asia and Cultural Foreign Policy’, Central Asia and The Caucasus, Volue 15, Issue 4, 2015, s.120-121
7-)Kaan Dilek, ‘‘Türk Cumhuriyetlerinin Bağımsızlıklarının 20.Yılında İran’ın Orta Asya Politikaları’’, http://www.ayu.edu.tr/static/kitaplar/iran_ortaasya_raporu.pdf, s.8, Son Erişim Tarihi: 31.05.2017

Bir cevap yazın