ENDER HELVACIOĞLU İLE “LAİKLİK” ÜZERİNE

1) Laikliğin tarihsel gelişiminden bahseder misiniz? Laiklik kavramını anlamak için, sadece “din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması” tanımı sizce yeterli midir?
Bilimsel Devrim ve Aydınlanmanın çıkış noktası şudur: Doğadaki süreçler, herhangi bir doğaüstü ve fizikötesi gücün tasarrufları sonucunda oluşmamıştır, doğa yasalarına tabidir ve insanoğlu aklıyla bu yasaları kavrayabilir. Kısacası Aydınlanma, insanın kendi kaderini kendi eline alma mücadelesindeki en önemli kilometre taşlarından ve bilimsel düşüncenin binlerce yıllık dinsel düşünceye karşı en büyük zaferlerinden biridir. Laiklik kavramı da bu felsefi bakışın toplumsal ve siyasal alandaki yansıması olarak ortaya çıktı.
Bu, “laik” sözcüğünün etimolojisinden de anlaşılabilir. Yunanca “laikos” sözcüğünden köklenir. Eski Yunanlarda “laos” halk, “laikos” da “ruhban kesiminden olmayan, halka ait olan” anlamında kullanılırdı. Bu ikili anlamı çok güzel: Hem dinsel olmayan hem de halktan olan.
Modern çağlarda laiklik kavramı, aristokrat (haraçlı, feodal) düzene karşı burjuvazinin önderlik ettiği demokratik devrimler sürecinde oluştu. O dönemde burjuvazi halk sınıflarının bir parçasıydı. Laiklik, hem burjuvazinin iktidar savaşımının, hem de serfin/köylünün beye bağımlılıktan, kulluktan kurtulup özgürleşmesinin, yurttaş olmasının bayrağıydı.
Batılı toplumlar, burjuvazileri önderliğinde “aydınlandılar”. Feodal düzeni, aristokrasiyi, dinsel düşünceyi, “Tanrı egemenliği”ni, kendi ortaçağlarını burjuvazileri önderliğindeki devrimlerle yıktılar ve aştılar. 500 yıllık bu pratik, insanlığın düşünsel hazinesine büyük bir katkı yaptı ve gözbebeği gibi korunması gereken bir miras bıraktı. Bu madalyonun bir yüzüdür.
Madalyonun diğer yüzünde ise, “burjuva önderliği”nin getirdiği sınırlılıklar bulunur. Burjuvazinin temsil ettiği sistem (kapitalizm) başından itibaren; 1) Sermayenin emek üzerindeki egemenliğine ve sömürüsüne, 2) Kapitalist-emperyalist ezen ülkelerin, dünyanın dörtte üçünü kapsayan ezilen ülkeler üzerindeki yıkım ve talanına, tahakkümüne, sömürüsüne dayanır. Dolayısıyla burjuva aydınlanması, burjuva laikliği, burjuva insan hakları ve özgürlüğü, toplumun egemen, yönetici, elit kesimleriyle sınırlıdır. Emekçi sınıflara ve ezilen halklara gelindiğinde ise, burjuva aydınlanması, gericiliğe, ortaçağ karanlığına, dinciliğe, despotizme, yıkıma, talana, köleliğe ve sömürüye dönüşür. Emekçiler ve ezilen halklar, burjuvazinin istediği ve sınırladığı kadar “aydınlanabilirler”, ötesi yasaktır.
Burjuvazinin ideologları, burjuva aydınlanmasının bu güdüklüğünü perdelemeye çalışır. Onlara göre, aydınlanma aklın egemenliği demektir ama, bu “aklı” burjuvazi ve onun devleti temsil etmektedir. Böylece “aklın egemenliği”, burjuva sınıfının ve onun devletinin egemenliğine dönüştürülür. Emekçiler ve ezilen halklar kendilerine dayatılan bu akıl kadar “akıllı” olabilir. Emeklerini kime satacaklarına (yani kim tarafından sömürüleceklerine) karar verebilecek kadar “özgür” olabilirler. Mülkiyetleri ne kadarsa o kadar “hak sahibi”dirler. Kısacası, paran kadar aydınlanırsın, özgürleşirsin ve hak sahibi olursun. Burjuvazinin sistemi böyle işler.
Burjuva Aydınlanmasının bu ikili karakteri ve sınırlılığı süreç içinde belirginleşti. Burjuvazi, halk kesimlerini de peşine takıp aristokrasiye karşı savaşırken radikaldi, ilericiydi ve devrimciydi. Toplumun gelişmesinin önünde engel olan çürümüş bir sistem yıkılıyordu ve devrimin bilimi ve felsefesi yapılmaktaydı. Aydınlanma hareketinin en radikal düşünürlerinin Fransız Devrimi süreci içinde ortaya çıkması tesadüf değildir. Ne zaman ki burjuvazi aristokrasiyle olan hesabını kesip kendi düzenini sağlamlaştırdı, feodal ideolojiye karşı düşünsel alanda verdiği mücadelenin de dozu düştü.
18. yüzyılın ikinci yarısı boyunca 1789 Fransız Devrimini düşünsel alanda hazırlayan filozofların (Montesquieu, Rousseau, Voltaire, Diderot, Helvetius, d’Alembert, d’Holbach, Concordet vb.) feodal (dinsel) ideolojiye getirdikleri eleştirilerdeki radikalliğe, daha sonraki dönemlerin burjuva düşünürlerinde rastlanmaz. Doğaldır, çünkü 18. yüzyıl Fransız filozofları devrimin teorisini yapıyorlardı, daha sonrakiler ise düzenin…
Laiklik kavramına getirilen tanımlardaki dönüşüm de bu sürece güzel bir örnek teşkil eder. Devrimci burjuvazinin laiklik tanımı “din ile dünya işlerinin birbirinden ayrılması”ydı. Din, bu dünyadan kovulmuş, öte dünyaya sürülmüştü. Düzenci burjuvazi ise laiklik tanımını el çabukluğuyla “din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması” biçimine soktu. Din, bu dünyaya tekrar davet edilmişti; devlet laik kalmalıdır ama halka din lazımdır.
Aristokrasiye karşı devrime önderlik ederken dini top ateşine tutan burjuvazinin iktidarı ele geçirip kendi düzenini kurduktan sonraki serüveni, laikliği (yani halkın aydınlanmasını) sınırlama ve -artık kendi aracı olan- dine tekrar yer açma sürecidir.
Laikliği “din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması” olarak tarif edenler, aslında laikliği savunmuyorlar, tam tersine laikliği sınırlıyorlar, dahası katlediyorlar. Bu tarif, dini değil, laikliği sınırlamak için yapılmıştır ve ilerici potansiyelini kaybetmiş, donmuş burjuvazinin anlayışını yansıtıyor. Laikliği devlet ile sınırlamak, halkı dinsel bağnazlığa teslim etmek anlamına gelir.
Gerçi bugün o tanımı bile mumla arıyoruz ama o ayrı konu…

2) Büyük Türk Devrimi ile Türkiye’de laikliğin ilişkisini ve sonrasını nasıl yorumluyorsunuz?
Benzer bir süreci Türkiye’nin aydınlanma serüveninde de görüyoruz.
Türkiye Cumhuriyeti, emperyalist işgale karşı bir Kurtuluş Savaşı ve dinsel temelli bir imparatorluğu yıkan Cumhuriyet Devrimleriyle kuruldu. Kemalist Devrimi, Sovyet Devriminin rüzgârından da etkilenen ama esas olarak Fransız Devrimi yolunu benimseyen bir hareket olarak değerlendirmek yanlış olmaz. Bu nitelikleriyle -farklı dinamikleri bulunan Ekim Devrimi bir kenara bırakılırsa- ezilen coğrafyada oluşan ilk ciddi Aydınlanma atılımıydı.
Genç Cumhuriyetin laiklik anlayışı da “din ile dünya işlerinin birbirinden ayrılması” idi. Dinin devlet ve toplum içindeki örgütlü yapıları tasfiye edildi. Saltanat ve hilafet kaldırıldı; tekkeler, zaviyeler, tarikatlar yasaklandı; modern ve çağdaş eğitim müfredatları hayata geçirildi; hatta Millet Mektepleri, Halkevleri ve en önemlisi Köy Enstitüleri örneklerinde görüldüğü gibi aydınlanma ışığı toplumun alt katmanlarına dek götürülmeye çalışıldı. Bizzat Atatürk’ün gözetiminde hazırlanan 1930 başlarındaki Tarih ders kitapları Evrim Kuramının anlatımı ile başlıyordu.
Fakat bu ileri atılımın barutu çabuk tükendi. Genç Cumhuriyet, kısa bir süre sonra kapitalist yola girdi. Bu noktadan itibaren Türkiye Cumhuriyeti tarihi, ortaçağ karanlığına karşı mücadeleden ve Aydınlanmadan yan çiziş tarihi olarak okunabilir. Oysa mademki Fransız Devrimi yolu seçilmişti, feodalizmin köklü bir tasfiyesinin ve radikal bir Aydınlanma hareketinin yaşanması beklenmez miydi? Öyle olmadı; hatta kapitalist yolda derinleştikçe aynı oranda Aydınlanmadan da vazgeçildi. Burjuva yoluna giren Türkiye, ne bağımsızlığını koruyabildi, ne köklü bir toprak devrimi yaparak ulusal bir sanayi yaratabildi, ne iç ulusal sorunlarını halledebildi, ne de bilimsel düşünceyi az çok özümsemiş aydınlanmış bir toplum oluşturabildi.
Birkaç yüzyıl önce Avrupa’da burjuvazi önderliğinde çözülen bu sorunların hiçbiri, 20. yüzyıl Türkiye’sinde burjuvazi eliyle çözülemedi. 21. yüzyılda yol aldığımız günümüzde bu sorunların hepsi tüm haşmetiyle önümüzde durmaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti deneyi, “demokratik devrimler” çağının değil ama, “burjuva demokratik devrimler” çağının artık bittiğinin en çarpıcı örneğidir. Ezilen Dünya coğrafyası, kendi ortaçağından, kapitalist (burjuva) yola girerek kurtulamaz. Fransız Devrimi yolu (yani devrimci burjuvazi önderliğinde feodalizmin tasfiyesi), önceki soruda da vurguladığımız gibi, Avrupa’nın demokratik devrimde gecikmiş bölgelerinde dahi köktenci niteliğini yitirmişti; nerede kaldı bağımsız bir kapitalizm birikiminin bulunmadığı Türkiye gibi Ezilen Dünya ülkelerinde… Bu yol bizzat, demokratik devrimlerini birkaç yüzyıl önce gerçekleştirmiş ve artık emperyalist bir nitelik kazanmış dünya kapitalizmi tarafından kapatılmıştır, engellenmektedir.
Bu süreci, Türkiye devletini yönetenlerin “laiklik” kavramına yaklaşımlarındaki değişimleri incelersek de bütün çıplaklığıyla görebiliriz. 1940’lardan itibaren “din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması” biçimindeki laiklik anlayışı hakim oldu. Yani devlet katları laik, ama topluma din. Köy Enstitülerinin kapatılmasıyla işe başlandı. Giderek İmam Hatip Okulları yaygınlaştırıldı, orta öğretimde din dersleri zorunlu kılındı vb. Bu gerileme sürecinde 12 Eylül faşist darbesi kritik bir momenttir. Bugün gelinen noktada ise laiklik “din ve inanç özgürlüğü” olarak ele alınıyor. Eğitim ve öğretim her kademede İslamileştiriliyor.
Kısacası, Kemalist Devrim ve Cumhuriyet Devrimleri aydınlanma anlamında çok önemli bir ileri atılımdır, sahip çıkılması ve korunması gereken kazanımlar getirmiştir, ama ne yazık ki yarım kalmış bir devrimdir. Hele günümüzde, AKP iktidarı marifetiyle tüm kazanımlar geri alınmaya, onların deyimiyle “cumhuriyet parantezi” kapatılmaya çalışılmaktadır.
Yeniden bir cumhuriyet atılımına ihtiyaç var. Bu da denenmiş ve başarısızlığı ortaya çıkmış “burjuva yolu” ile değil, bir “emekçi cumhuriyeti” hedefi ve yoluyla gerçekleştirilebilir ancak.

3) Laiklik, demokrasi için olmazsa olmaz mıdır?
Laiklik ve demokrasi yaşadığımız dönemin en fazla iğdiş edilmiş kavramları. Herkesin kendine göre bir “laikliği” ve “demokrasisi” var. Demokrasiyi sınıfsal içeriğini boşaltarak ele alırsanız, krallara, padişahlara da demokrasi isterseniz laiklik çok “anti-demokratik” bir kavram haline dönüşebilir. Veya laikliği “dinlere ve inançlara özgürlük” olarak tanımlarsanız çok “demokrat” olarak niteleyebilirsiniz.
Oysa bu iki kavram, laiklik ve demokrasi, tarihsel olarak aynı paketin unsurlarıdır. Yukarıda da söylediğim gibi laiklik, aristokrasiyi, feodaliteyi tasfiye eden, “kul”u “yurttaş”a çeviren demokratik devrimlerin bir ürünüdür.
Laiklik ve demokrasi, bu tarihsel içerikleriyle kopmaz bağlarla birbirlerine bağlıdır. Laik olmayan, dini referans alan yönetimlerin demokrat olmalarına -işin doğası gereği- olanak yoktur.

4) Emekçi sınıflar açısından laikliğin önemi nedir?
Hava ve su ne kadar gerekliyse, o kadar yakıcı bir ihtiyaçtır laiklik; özellikle de emekçi sınıflar için. Sadece günümüzde değil, tarih boyunca da böyle olmuştur.
Dinler, ilkel topluluklardan uygar topluma geçiş sürecinde, o toplulukların çok çeşitli ve farklı inançlarının sistematikleştirilmesi, tekleştirilmesi ile oluştu. Devlet nasıl yönetme, ordu nasıl silah tekeliyse, din de inanç tekeli olarak temel üstyapı kurumları içindeki yerini aldı. Dolayısıyla dinler, sınıflaşmanın, ezen-ezilen, sömüren-sömürülen, yöneten-yönetilen çelişkilerinin ortaya çıkmasıyla, egemen sınıfların bir ideolojik hegemonya aracı (egemenlerin kurgusu) olarak insanlığın gündemine girmiştir. Dinler başından itibaren, egemen sınıflar tarafından topluma gerek ekonomik gerekse çıplak zor ile kabul ettirilen -deyim yerindeyse- halka yabancı bir ideolojidir.
Dinler toplumun değil, egemen sınıfların dünyevi ihtiyaçları sonucunda doğdu. Halk açısından somut bir işlevleri yoktu; ama egemenler açısından son derece işlevliydiler.
Toplum nasıl karşıt çıkarları olan sınıflara bölündüyse, inançlar dünyasının işlevliliği de sınıflara göre bölünmüştü ve egemenlik ilişkilerinin bir parçası olmuştu. Din biçimindeki inançlar, egemenler için sömürünün devamı için bir araca, yönetilenler için ise bu sömürüye katlanmanın bir aracına dönüşmüştü. Yönetenler “dinci” (dini kullanan, din tüccarı), yönetilenler ise “dindar” olmuşlardı.
Dolayısıyla dinler, yönetenler, ezenler, sömürenler açısından kutsal ve tanrısal bir hak, ama yönetilenler ve sömürülenler açısından -yine kutsal ve tanrısal- birer görev ve yasak olarak gündeme geldiler.
Dolayısıyla egemen sınıflar isteseler de dindar olamazlar. Ama dinci olmak durumundadırlar. Dincilikleri dünyeviliklerinden kaynaklanır. Savaşlar askerleri ustalıkla yöneterek kazanılır, ama askerler ancak “Allah! Allah!” diye savaştırılabilir. Kölelerin, serflerin, emekçilerin çalıştırılması ve sömürünün sürdürülebilmesi için maddi zor araçları yetmez, sömürülenlerin de benimseyecekleri manevi araçlara ihtiyaç vardır; dinlerin işlevi budur. Sömürücüler çok küçük bir azınlık sömürülenler çok büyük bir çoğunluk oldukları için, sömürünün devamı ancak çok çok büyük, tartışılmaz ve ulaşılmaz (halkın dokunamayacağı kadar soyut) bir “görevli” ile sağlanabilir: Tanrı!
Görüldüğü gibi egemenler kendi işlerini yaparken sonuna kadar dünyevidirler (seküler), ama işleri ancak halkı uyutarak sürdürülebileceği için dini kullanırlar (dincidirler). Yani sürekli ve sürekli din ile dünya işlerini birleştirmek ve uyumlulaştırmak zorundadırlar. Dolayısıyla laik değildirler. Toparlarsak egemen sınıflar dünyevi, dinci ve anti-laiktirler.
Uygarlık tarihi, başından itibaren sınıflaşmaya ve sömürüye karşı mücadelenin tarihidir. Egemenlerle ezilen sınıflar arasındaki bu mücadelenin ideolojik cephesinde dinsel görüşlerin önemli bir yeri bulunur. Uygarlığa yeni adım atan toplumlarda, ezilenlerin sınıflaşmaya ve sömürüye karşı tepkileri kendini egemenlerce dayatılan dine karşı eski inançların savunusu biçiminde de gösterir. Tarih boyunca, uygarlığın yerleştiği tüm coğrafyalarda rastlanan halk isyanları, hakim sınıfların ihtiyaçlarına paralel olarak değişen/yozlaşan saray ve devlet dinlerine karşı, o dinin saf halinin savunusunu da bayrak edinirler. Tek-tanrılı dinler de, ezilen kitlelerin veya zenginliğin paylaşımında hak sahibi olmak isteyen yeni kesimlerin, çok-tanrılı egemenlere karşı mücadelesinin ideolojileri olarak gelişmişlerdir. Musevilik Mısır firavunlarına, Hıristiyanlık Roma imparatorlarına, Müslümanlık da Mekkeli tüccarlara başkaldıran kitlelerin ideolojileri olarak doğmuşlardır. Bunlara genelde “din savaşları” denilir ama temellerinde yatan elbette sınıf mücadelesidir.
Modernite ile birlikte, halk kitlelerini peşine takan devrimci burjuvazinin aristokrasiyi tasfiye etme sürecinde gelişen laiklik ve aydınlanma atılımları, önceleri son derece radikal bir biçimde dini tüm toplumsal ilişkilerin dışına sürmekle başlamış, fakat burjuvazinin yeni bir sömürü ilişkisini temsil etmesinden dolayı güdük kalmış ve din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması biçiminde bir “uzlaşı” ile sonuçlanmıştır. Fakat yine de bu dönemi insanın kendi kaderini kendi ellerine alma mücadelesinin şimdiye kadarki en büyük atılımı olarak niteleyebiliriz. Henüz daha başlarında yaşadığımız ve tamamlanması gereken büyük bir atılım…
Sonuç olarak, bütün bir uygarlık tarihine kuşbakışı göz attığımızda, bu genel süreç, insanlığın adım adım dinlerden kurtuluş tarihi olarak da okunabilir. Egemenlik ilişkilerinden ve sömürüden kurtuluş süreci, dinlerden kurtuluş sürecidir de aynı zamanda.
Bu nedenle laiklik esas olarak emekçi sınıflar için bir ihtiyaçtır. Onların her türlü eşitsizlik ve sömürüden kurtulma mücadelelerinin bayraklarından biridir; zaten bu mücadelenin bir unsuru olarak ortaya çıkmıştır.

5) Türkiye’de devletin Sünni Müslümanlığı gayrı resmi devlet dini olarak temel alan politikalar belirlemesini nasıl buluyorsunuz, bu durumun yarattığı sorunlardan bahseder misiniz?
Artık bu soru bile geride kaldı. Çünkü AKP iktidarı her alanda İslamileştirmeyi (tabii Sünni yorumunu) resmileştirmeye çalışıyor. Devlet yönetiminde, eğitimde, yargıda…
Yani sorun sadece farklı mezheplerden kesimlerin (örneğin Alevilerin) inançlarının baskı altına alınması sorunu değil, çok daha genel. Laiklik törpüledikçe, toplum dinsel baskı altına alındıkça, dinsel bir yaşam tarzı topluma dayatıldıkça, farklı inançlardan insanlarımız da bundan (bir de bu açıdan) nasiplerini alıyorlar.
Toplumun farklı inançlara sahip kesimleri tabii ki bu inançlarının gereklerini (siyasallaştırmamak ve dışa dayatmamak koşuluyla, çağdaş hukuk içinde kalarak) gönül rahatlığıyla yerine getirebilmelidirler. Bunun zemini de ancak laiklik ile sağlanabilir.

6) Laikliğin salt inanç özgürlüğü olarak algılanmasını nasıl yorumluyorsunuz?
Laikliğin “inanç özgürlüğü” veya “inançlara saygı” olarak tanımlanması tam bir saçmalıktır ve bilim dışıdır. Önceki sorularda anlatmaya çalıştığım gibi tarihsel anlamına da zıttır.
Çağdaş ve modern anlayışa göre, ne devlet ne de toplum inançlara göre yönetilebilir. Tüm inançlara saygı gösterilmesi gibi bir yaklaşım ise uygulanabilir değildir. Alâeddin Şenel’in Bilim ve Gelecek Kitaplığı’ndan çıkan kitabında (“Din-Ahlak ve Saygı-Biat Üzerine Aykırı Yazılar”) çok güzel anlattığı gibi, ölen kocanın eşinin de kocasıyla birlikte yakılması inancına saygı duyacak mıyız, özgürlük tanıyacak mıyız? Toplu halde intiharı savunan tarikatlara saygı duyacak mıyız, özgürlük tanıyacak mıyız? Köleliğe, kulluğa, cariyeliğe saygı duyulabilir mi? Bu tür uygulamalara “inançtır” diye özgürlük tanınabilir mi?
Neye ve kime saygı duyulacağı, neye ve kime özgürlük tanınacağı, tamamen tarihsel, sınıfsal ve ideolojik bir konudur. Bu oldukça geniş bir konu; atıf yaptığım A. Şenel’in kitabını bu konuda derinleşmek isteyen herkese öneriyorum.

7) Cemaatleri bir sivil toplum örgütü olarak gören ve herhangi bir bireyin herhangi bir cemaate sempati duymasının o kişinin kamu kurumlarında kariyer yapmasına engel olmaması gerektiğini savunan liberal yoruma nasıl bakıyorsunuz?
Tarikatlar, cemaatler, tekke ve zaviyeler Modernite öncesi Ortaçağ kalıntısı kurumlardır ve sivil toplum kuruluşu olarak görülemezler. Çağdaş, laik ve aydınlanmış bir toplum bu kurumların tasfiyesiyle oluşabilir ancak. Bu çağdışı kurumlar tasfiye edildikten sonra bu anlayışlardan etkilenen insanlar tabii ki dışlanmamalı, eğitilmeli ve kazanılmaya çalışılmalı.
Mesele Ortaçağ kalıntısı kurumların tasfiye edilmesidir; önemli olan budur. İnsanların inançlarının dönüşümü ise bir zaman meselesidir. Halkın -dinsel ritüeller de dahil olmak üzere- binlerce yıllık inançlarının kendi doğallığı içinde yok olması, deyim yerindeyse “sönmesi” meselesidir. Burada zorlama olmaz. Bilimsel düşünce ve yöntemin toplumsallaştırılması ve toplumsal bir refleks haline gelmesi uzun yıllar içinde ve emekçilerin bizzat kendi pratikleriyle kendi kaderlerini ellerine almasıyla gerçekleşecektir.

8) 15 Temmuz örneği, Türkiye’de uzun yıllar iktidar tarafından korunup kollanan bir cemaatin neler yapabileceğini gösterdi. Laik bir ülkede devletin dini cemaatlere bakışı nasıl olmalı?
Sanırım gerekçelere bir önceki soruda yanıt verdim. Laik bir ülkede dinsel cemaatlere, tarikatlara izin verilemez. Cemaatler ve tarikatlar ile çağdaş bir toplum yapısı bir arada yaşayamaz. 15 Temmuz darbe girişimi, bir arada yaşanamayacağını, ikisinden birinin diğerini tasfiye edeceğini gösteren bir olgu aslında.

9) FETÖ örneği Türkiye’de dini bir cemaatin yabancı istihbarat örgütleriyle ne kadar içli dışlı olduğunu gösterdi. Bu “kökü dışarıda İslamcılar” durumu, diğer siyasallaşan cemaatler açısından da geçerli midir?
Türkiye’de Siyasal İslamcı akımlar her zaman emperyalist odaklarla işbirliği içinde bulundular. Anti-emperyalist bir İslamcı akım hiç olmadı. Ta Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş döneminde saltanatı ve hilafeti savunanlar işgalcilerle işbirliği yaptılar. Sonraki dönemde emperyalistlerin kışkırtmasıyla ayaklanan gericileri, Menemen olayını, Şeyh Sait gibilerini, Kanlı Pazar’ları, 6. Filo’yu kıble yapanları vb. biliyoruz.
FETÖ bu gerici geleneğin son örneği. Bırakın işbirliği yapmayı, bir 5. kol olarak devlet ve toplum içinde örgütlenmiş bir Gladyo yapılanması. Bu olgu sadece FETÖ için değil tüm Siyasal İslamcı örgütlenmeler için geçerli.
Bizim ülkemizde laiklik ve vatanseverlik iç içe geçmiştir; harcımızda bu var. Gericilik, şeriatçılık ve dincilik ile işbirlikçilik de iç içe geçmiş; onların harcında da bu var. Bütün bir cumhuriyet tarihi boyunca kanıtlanmış bir olgudur bu.

10) Son günlerde yeniden gündeme gelen ve sizin de Bilim ve Gelecek Dergisi’nin Haziran 2017 sayısında konu ettiğiniz İbn Haldun için, İlhan Arsel “Sosyoloji ile tarih bilimleri arasında köprü kuracak kadar akılcı göründüğü halde idealsizliği yüzünden insan düşüncesini dinsel kölelikten kurtarıcı davranışlara yanaşmaz” , “Akılcı usullerle elde ettiği bilimsel verileri Kur’an’a dayatmayı ve her şeyi Kur’an ayetleriyle açıklamayı marifet saymıştır” , “Şeriat hükümlerini akıl süzgecinden geçirmeyi ve insanlığa bu yönden yararlı olmayı düşünmemiştir” şeklinde eleştirirken, aynı zamanda “İslam dünyasının yetiştirdiği büyük bilgin ve düşünürlerin (örneğin Farabi, İbn Sina, İbn Rüşt, İbn Haldun vs. ) şeriat eğitimiyle yetiştikleri ve Kur’an’ı ilmin temeli edindikleri sanılır. Yalandır, çünkü bu kişileri büyük bilgin ve düşünür yapan şey Kur’an okumaları değil ve fakat Eski Yunan’ın bilim kaynaklarından yararlanmış olmalarıdır” şeklinde bir eleştiride de bulunmuştur. Bu konuda sizin düşünceleriniz nelerdir?
İlhan Arsel’e katılamayacağım; konuyu tarihsel bir bakış açısıyla ele almıyor.
Bir tarihsel kişiliğin ve temsil ettiği fikir akımının veya siyasal hareketin tarihteki yeri ve önemini hakkıyla tespit edebilmek ve gerçek değerini verebilmek için elimizde bilimsel bir yöntem var: Tarihsel Materyalizm. Bu yöntem, fikir akımlarının, ortaya çıktıkları dönemin sosyo-ekonomik koşulları ile bağı dikkate alınarak değerlendirilmesini öngörür.
Birincisi, o kişi/akım/hareketin ortaya çıktığı dönem ve mekânın toplumsal koşullarının ve bu koşulların ne tür olanaklar ve sınırlılıklar getirdiğinin incelenmesi gerekir. Bu aynı zamanda, o kişi/akım/hareketin o dönemdeki sınıflar mücadelesinde hangi safta yer aldığının tespitini de içerir.
İkincisi, söz konusu kişi/akım/hareketin kendisinden önceki ve daha önemlisi kendisinden sonraki akım ve hareketlerle ilişkisi incelenmelidir. “An”ı hakkıyla değerlendirmek, ancak o “an”ın geçmişten geleceğe hangi sürecin (süreçlerin) “an”ı olduğunun ve o sürecin hangi aşamasında bulunduğunun tespitiyle mümkündür. Nereden gelmektedir ve nerelere gitmiştir… Tabii bu tespiti yaparken, esas olarak yine sosyo-ekonomik koşullar ve sınıf ilişkileri dikkate alınmalıdır.
Bilim ve Gelecek’in sözünü ettiğiniz sayısında İbn Haldun’u bu yöntem ışığında tahlil etmeye çalışan bir makalem var. Burada aktarmak yerine, okurlarımıza bu makaleyi öneriyorum.

Bir cevap yazın