28 ŞUBAT SÜRECİ, KEMALİZM VE LAİKLİK

1990’lı yıllar Kemalizmin düşünsel gelişimi açısından bir dönüm noktasıdır. 12 Eylül’ün Türkiye’yi sürüklediği ortam Kemalizmin de belirli ölçülerde restorasyona uğramasına neden olmuştur. Kemalizm artık bu dönemden itibaren 12 Eylül’ün perçinlediği “resmi ideoloji”nin gölgesinde yaşama şansı bulabilmiştir. 12 Eylül sonrasında artık Kemalizm adına üretilen siyasetin genel karakteri, askeri darbe ile getirilen düzen içinde belli başlı genel ezber söylemlere sahip ve “statik” bir Kemalizmdir. Bugün “Kemalist devrim şehitleri” olarak bildiğimiz ve 27 Mayısın özgürlükçü ruhunu taşıyan, Kemalizmi “halkçı” ve “devrimci” bir çizgiye yeniden getiren Aksoy’ların, Mumcu’ların geleneği artık yeni dönemin Kemalizmi içinde “üvey evlat” noktasına kadar gerilemiştir. 1990’lı yıllarla beraber Kemalist geleneğin aydınlarının yok edilmesi ile oluşan boşluk 12 Eylül’ün “statik” Kemalizmi ile doldurulmak istenmiştir. Devlet eliyle yükseltilen ve adına daha çok “Atatürkçülük” denen resmi ideolojinin Mustafa Kemal ile ilişkisinin ne denli içerikten yoksun bir “tören Atatürkçülüğü” olduğunu ifade etmeye gerek yoktur sanıyoruz. 12 Eylül’e bu ölçüde yer verilmesinin sebebi Kemalizmin 12 Eylül ile başlayan “restorasyon” sürecinin 1990’lı yıllara taşınmış olmasıdır. Başka bir ifadeyle 1990’lı yıllarda Kemalizmin içinde bulunduğu düşünsel ortam 12 Eylül’den miras kalmıştır. 2000’li yıllar itibariyle bu durumu halen görmek mümkün olacaktır. Bu konu ancak farklı ve daha kapsamlı bir çalışmanın konusu olabilir.
1990’lı yıllarda Kemalizmin genel karakteri 27 Mayıs’ın tüm etkilerinden arındırılmıştır. Soğuk Savaş sonrası sürecin de etkisi altında gelişen Kemalizm ilk olarak “emperyalizm” tahlillerini noktalamıştır. Dış politikadan daha çok iç siyasal gelişmelere dikkat edilen bir dönemde ilgi yalnızca Kürt Sorunu (aslında PKK) ve siyasal İslama çekilmiştir. Başka bir ifadeyle Kemalistlerin yoğunlaştığı bölge etnik ve dinsel bölücülük olmuştur. Laiklik de bu bağlamda Kemalizmin 1990’lı yıllarda indirgendiği bir alan olarak karşımıza çıkmaktadır. Burada ifade edilmek istenen husus laikliğin özüyle ilgili değildir. Laikliğin gerek dünya gerekse Türkiye için ifade ettiği anlamı tartışmaya gerek olmadığını düşünüyoruz. Burada tartışmaya açılan husus laikliğe 1900’lı yıllar itibariyle verilen içeriktir.
Laiklik, Türkiye Cumhuriyeti’ne yönelik İslamcı tehdide karşı bir savunma bayrağı olarak yükselmektedir. Bu konuda herhangi bir şüphe taşımaya gerek bulunmamaktadır. Buna karşılık bu dönemin laikliği, kısmen de cumhuriyetçilik ile beraber Kemalizmi tarif etmek için yeterli bir nitelik olarak ifade edilmeye başlanmıştır. Kemalizmin beslendiği altı ilkede laikliğin bu denli ön plana çıkmasının dönemin gelişmelerine bağlı olduğu iddia edilse bile, yalnızca laiklik merkezli bir Kemalizm algısı konunun diğer kısımlarının yeteri kadar anlaşılmamasını da beraberinde getirmektedir. Hangi dönem olursa olsun ya da hangi olay yaşanırsa yaşansın Kemalizmi bir bütün halinde ifade ettiğimiz ilkelerin bir kısmını geride bıraktığımız zaman dönemin Türkiyesini Kemalist bir perspektiften anlayabilmek mümkün olmayacaktır. 28 Şubat sürecinin yarattığı algı problemlerini değerlendirmek bu konunun anlaşılmasını sağlayacaktır.
İlk olarak 1996 yılı ile başlayıp 28 Şubat’a kadar süren dönemde İslamcılık adına basına yansıyan görüntülerde Necmettin Erbakan’ın iftar yemeğine katılan sarıklı ve cübbeli kişiler önemli yer işgal etmiştir. Bunun yanısıra oldukça medyatik olduğu ortaya çıkan ve sonrasında hiç karşılaşmadığımız bazı tarikatlar ve kişiler ayalarca haber bültenlerinde yer bulmuştur. RP’li birkaç milletvekilinin Atatürk’e ettiği küfürlerle birlikte Türkiye’de siyasal İslam algısının sınırları oldukça belirginleşmiştir. 28 Şubat’ta yapılan müdahalede gözler yalnızca Necmettin Erbakan’a çevrilmiş, Erbakan’ın devrilmesiyle birlikte Türkiye’de şeriat tehdidine büyük bir darbe vurulduğu düşünülmüştür. Ancak 1990’lı yıllarda farklı şekillerde ön plana çıkmalarına rağmen Erdoğan ve Gül önderliğinde 28 Şubat’ın küllerinde yükselen siyasal İslam tehdidi deyim yerindeyse seyredilmiştir.
Öte yandan silahlı kuvvetlerin müdahalesine halkın tepkisi de başka bir algı problemini beraberinde getirmektedir. Silahlı kuvvetlerin Türkiye Cumhuriyeti’nin bekçisi olduğu tezine karşılık 28 Şubat’ın arkasında NATO’ya göbekten bağlı, adına Batı Çalışma Grubu (BÇG) denen ve başında Orgeneral Çevik Bir’in olduğu dar bir yapılanmanın ortaya çıkması toplumda gerekli karşılığı bulamamıştır. Çevik Bir’in daha sonra AKP’nin yükselen holdinglerinden Çalık Holding’e danışman olması da toplumda herhangi bir karşılık bulamamıştır. 28 Şubat’ın Türkiye’deki “şeriat tehdidini” geçici olarak ortadan kaldırması(!) toplumun bu konudaki endişelerinin de geçici olarak giderilmesini beraberinde getirmiştir. Bugün terörist ilan edilmiş FETÖ’nün o dönemin MGK raporlarına girmesine rağmen haklarında hatrısayılır bir işlem yapılmamış olması da dikkate değerdir. Erbakan’ın siyaset sahnesinden çekilmesi, Avrupa’daki İslamcı örgütlerin geri plana alınması ile birlikte derin bir nefes alan(!) toplumun seçimle iş başına getirdiği çok sayıda krizle yüzyüze bırakılmış ve Erbakan’a rahmet okutan bir iktidarın kollarına ülke teslim edilmiştir. Bu öngörüsüzlük, oldukça ciddi kaynaklarla yazılan çizilen yazıların, haberlerin ve kitapların okunmaması vs. tüm atalet belirtileri mevcut duruma ülkenin hazırlanmasını sağlamıştır. “Başörtüsü” ile devlet kurumlarına girilememesi halkın gözünde laikliğin korunduğu izleniminin ortaya çıkmasına yetmiştir.
Konunun bambaşka bir boyutu ise yalnızca laiklik kavramına sarılarak siyasal İslamla mücadele eder gibi görünen herkesin ve her kurumun haksız bir itibar görmesidir. Kimi zaman paranın gücüyle ön plana çıkan burjuvazi, kimi zaman siyasal rantın göbeğindeki siyasetçiler toplumun algılarıyla oldukça rahat bir biçimde oynayabilmiştir. 28 Şubat’tan Ergenekon sürecine kadar anlaşılamamış olan husus ve üzerine daha derinlikli bir biçimde eğilmeyi hak eden husus burjuvazinin laikliğinin sınıfsal çıkarlar ile uyumlu bir nitelik taşımasıdır. Cumhuriyetin kurucu iradesinin Türkiye’nin ekonomisinin güçlenmesi için oluşturmak istediği “milli burjuvazi”nin biçim değiştirmiş tarihsel ardılları ülkenin çıkarları yerine kendi statükolarını koruma refleksini göstererek bu yapay laiklik şemsiyesinin altında yer bulmuşlardır. TÜSİAD burjuvazinin seküler niteliği, Türkiye’de siyasal İslamcılığın ortaya çıkışı ile birlikte kendisini göstermiş, TÜSİAD burjuvazisi 1980’li yıllarda Özal eliyle palazlanan İslami burjuvaziyle pastayı paylaşmak istememiştir. Burjuvazi sınıfının TÜSİAD-MÜSİAD arasında bölünmesi TÜSİAD’ı doğrudan “laiklik” çatısı altına yerleştirmiştir. 80’li yıllarda başlayan bu sınıfsal mücadele Türkiye’de “laikler-İslamcılar” mücadelesi gibi lanse edilmiştir. Bu tartışmanın ya da kavganın Türkiye’deki Kemalistler açısından laiklik bağlamında bir karşılığı olmaması gerekirken Kemalistler bu sınıfsal kavgada kendilerine bir yer seçmişlerdir. Bu da 1990’lı yıllar boyunca Türk ekonomisini daha da boyunduruk altına alan, devleti küçülten, sermayeyi büyüten, sınıfsal uçurumları daha da açan, yoksulluğu artıran “özelleştirme” sürecine sessiz kalınmasını da beraberinde getirmiştir. Bu da laiklik kavramının bir parça daha yapaylaşmasına sebep olmuştur. Bu “devletçilik” kavramına bir darbedir.
Bir yandan silahlı kuvvetlere biçilen rol, öte yandan yargı merkezli bürokraside iradenin devrilmesi ve burjuvazinin sonradan keşfettiği “laiklik” üzerinden kazandığı itibar toplum içinde dikey bir hiyerarşinin oluşmasını sağlamıştır. Bu dikey hiyerarşi ayrıcalıklı kişilerin ve grupların ortaya çıkmasını beraberinde getirmiştir. Bu da “halkçılık” kavramına bir darbedir.
“Devletçilik” ve “halkçılık” kavramlarına indirilen 28 Şubat post-modern darbesi Türkiye topluma özgürlükler getirmekten ziyade ülkenin ayrıcalıklı gruplarının pozisyonunu korumasını sağlamış, AKP iktidarının yumuşak bir zeminde inşasını beraberinde getirmiştir.
Laiklik, diğer ilkelerle birlikte düşünülmediği zaman esas içeriğinden soyutlanacak ve güncel siyasal ortam içinde farklı bir şekil ve içerik kazanacaktır. Bu da AKP gibi bir iktidar sürecinde laikliğe her vurgu yapanın itibar kazanmasını sağlayacaktır. Böylesi bir durumla karşılaşmamak ve konuyu daha sağlıklı bir şekilde değerlendirebilmek için laikliğe sınıfsal bir karakter de kazandırmanın gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Bu yaklaşım geliştirilmediği sürece Türk toplumunun refahına hiçbir katkısı olmayan farklı sermaye gruplarının çatışması bir laiklik mücadelesi olarak görülmeye devam edecektir. Laiklik kurumlara değil halka aittir. Laiklik toplum adına herhangi bir temsil makamı üzerinden savunulmaz, toplumun özü olmalıdır. Laiklik, ilgiyi farklı yerlerde toplamak için bir araç olarak kullanılamaz.
Son olarak laiklik, Aydınlanma çağının getirdiği ve o dönemin gerçeklerini yansıtan burjuva içeriği ile de sınırlı değildir. Laiklik üzerinden “Batı” ile kurulan ilişkinin koşulsuzluğuna paralel olarak kapitalizmin kontrol ettiği bir mecraya da mesafeli durmanın önemi ortadadır. Laikliğin en önemli kazanımı bilim ve bilimsel düşünme ise uluslararası sermaye odakları ve emperyalist ülkelerle içli dışlı olan bir bilim anlayışının tarafları ile değil toplumun refahını ve dünya genelinde bir dayanışmayı kendisine hedef belirlemiş, kapitalizmin ürettiği teknolojiye insanları mahkum etmeyen, sorun çözmek adına daha büyük sorunlar üretmeyen, emperyalist ülkelerin çıkarlarına hizmet etmeyen, anti-sömürgeci bir bilim anlayışının da ardılı olmakla mükellefiz. Bu bağlamda Batı’nın sömürge çarklarına hizmet eden bir bilim anlayışını da laiklik üzerinden benimsenin imkanı bulunmamaktadır.
Gerçek bir özgürlük, gerçek bir bilimsellik ve buna bağlı olarak gerçek bir laiklik tüm prangalardan kurtulmakla mümkündür. İyi pranga-kötü pranga gibi bir ayrımı kabul etmek mümkün değildir. Dünyaya ve Türkiye’ye daha bütüncül ve daha derinlemesine bakabildiğimiz zaman laikliğin esas anlamını ortaya çıkarabileceğiz. Yalnızca halkın çıkarlarıyla uyumlu bir laikliğin inşası için 1923’ün kodlarına geri döneceğiz ve güncel siyasal krizler içinde içeriksizleştirilmiş tüm değerleri aynı ruhla yeniden Türkiye’de siyasetin gündemine sokacağız.

Bir cevap yazın