İŞÇİ SINIFININ GELİŞİM SÜRECİ

. Emek, bir meta değildir.

. Söz ve cemiyetleşme serbestliği devamlı bir ilerlemenin vazgeçilmez bir koşuludur.

. Her nerede olursa olsun fakirlik, bütün insanların refahı için büyük bir tehlike oluşturur.

. İhtiyaca karşı savaş, her ülke tarafından yorulmak bilmez bir azimle ve kamunun iyiliğini sağlamak üzere, işçi ve işveren kamunun iyiliğini sağlamak üzere, işçi ve işveren temsilcilerinin hükümet temsilcileriyle eşit koşullar içinde katılmalarıyla yapacakları serbest çalışmalara ve verecekleri demokratik kararlar hakim olacak sürekli ve ortak bir uluslararası gayretle yürütecektir.

(Philedelphia Bildirgesi)

 

Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO)’nün Philadelphia’da gerçekleşen 26. toplantısında, 1944 yılının 10 Mayıs’ında örgüt, hem kendi amaç ve hedeflerini beyan etmek hem de üyelerinin siyasetlerinde esinlenmeleri gereken prensipleri belirlemek amacıyla Philedilphia Bildirgesi’ni kabul etmiştir.

İnsanlık tarihi, insanoğlunun dünyaya gönderilmesinden itibaren sürekli gelişerek ve bu gelişmede doyumsuz davranıp daha iyisini ve daha geliştirilebiliri hedef edinerek ilkel bir toplumdan uygar bir topluma geçişi sağlamıştır. Çağlar içerisinde dünya, üretimi elde etmek – ihtiyaçtan fazlasını üretmek – ürettiğini takas etmek – takastan değerli kağıtlar ve madenlerle değişimi sağlayarak üretimi emek-yoğundan sermaye-yoğuna geçirmeyi başarmıştır. Avcılıktan, toprağın işlenmesine geçerek taştan çapalarla başlayan tarım, karasabanın icadıyla büyük bir sıçrama yaşamıştır. Bundan sonraki tek kural, her yeni düzenin önceki düzenin çöküşüne yol açmasıdır.

Ortaçağın 5. yüzyılından 9. yüzyıla kadar uzanan ilk dönemde hakim olan anlayış feodal sistemdir. Feodal sistemin kendine has özellikleriyle onu diğer dönemlerden ayıran bir devlet sisteminin olmamasıdır. Bu dönem, tek bir otoritenin altında bir sürü otorite biriminden oluşan bir sistemle anılmaktadır. Otoritenin tek lideri ve aynı zamanda vazgeçilmezi Papa’dır. Feodalizm, toprak mülkiyeti üzerine dayalı bir sistem olarak doğmuş, toplumu ve ekonomik yapıyı da buna göre şekillendirmiştir. Bu feodal düzen toprak sahibi kral, aristokrasi, kilise ve bunun yanında da köylü kitlesi olmak üzere sınıf sisteminin keskin hatlarla ayrıldığı bir düzendir.

Köleci bir toplum düzeninden feodal sisteme geçişle birlikte ortaya çıkan diğer bir üretim anlayışı, lonca sistemidir. Lonca sisteminde küçük tezgahlarla üretimin sağlandığı, kalitenin standart olduğu usta-çırak ilişkisi içerisinde zanaatların nesilden nesile geçmesi sağlanmıştır. Lonca sisteminin bir sonucu olarak köylü sınıfının içerisinden ayrılarak yeni bir kavram olan esnaf sözcüğü doğmuştur. Esnaflar; dinin gereklerine, devletin belirlediği kurallara ve her zanaatkarın kendi içinde uyması beklenen keskin kurallara göre üretim yapmaktaydılar. Diğer taraftan lonca sisteminin bir parçası olarak el emeğine dayalı üretimi öne çıkartan usta, küçük tezgahında tüketiciye en iyi ürünü sunmakla mükellefken aynı zamanda yanındaki kalfa ve çırağının eğitiminden de sorumluydu. Lonca sistemi, üretilen ürün her neyse ona uygun standart bir kalite belirlenir ve bu kalitenin altında üretim yapmak zanaatkarı mesleğinden ederdi. Serbest rekabeti de yasaklayan sistem, zamanla tekelleşme ve ayrıcalıklı bir sınıfın gelişimi sonucunu da getirmiştir. Bu ayrıcalıklı sınıfın ortaya çıkışıyla birlikte “burjuva sınıfı” doğmuştur. Üretimle birlikte gelen ticaret ve kent yaşamı burjuva sınıfını öne geçirmiş ve burjuvazinin ideolojisi olarak kapitalizm tarih sahnesindeki yerini belirgin biçimde almıştır.

Ortaçağ’ın Avrupa’sında hakim olan yönetsel ve sosyal yapı feodalite iken iktisadi yapı tarımsal üretime dayanmaktaydı. Köylünün ürettiği tüketim fazlası artığı ele geçiren ilk yapı mahalli senyörler ve feodal beyler olduklarından devlete karşı da güç olmayı başarmışlar ve böylece merkezi güçlü olan ulus-devletlerin ortaya çıkışı gecikmiştir. Ancak Yeniçağ’ın etkisiyle birlikte feodal senyörler köylüye daha çok vergi yüklemeye başlamışlardır. Topraktan gelen üretim vergi ve kira gelirlerini karşılamayınca köyden kentlere göçler başlamıştır. Nadas alanları çoğalınca derebeyler toprakları satmak zorunda kalmış ve Coğrafi Keşifler’le birlikte ortaya çıkan burjuva sınıfı, toprakların yeni sahibi olarak feodalitenin yaratmış olduğu boşluğu doldurmuştur.

Zamanın ruhunun bir sonucu olarak hem toprak düzenini hem de ticareti ele geçiren burjuvazi, bulunduğu ülkelerin yönetiminde de söz sahibi kesim haline gelmiştir. .

Sanayi Devrimi ve İşçi Sınıfının Doğuşu

Sanayi Devrimi, dünya sınıflar savaşımındaki tüm gelişmelerin en keskin olanıdır. Bu devrimle insan ve hayvan gücüne dayalı üretim tarzından makine gücünün hakim olduğu üretim tarzına geçilmiştir. Sanayi Devrimi, 18. yüzyılda dokuma sektöründeki gelişmelerden başlayarak James Watt’ın buhar gücüyle çalışan makineyi icadına kadar dayanmaktadır. Buhar makinesinin icadıyla birlikte üretim sayısı artmış, manifaktür üretimden daha hızlı ve kaliteli ürünlerin elde edildiği fabrikasyon üretime geçilmiştir. Sanayi Devrimi emek – yoğun üretimden sermaye – yoğun üretime geçişi sağlamış ve proletarya olarak adlandırılan işçi sınıfı ortaya çıkmıştır. İşçi Sınıfının ortaya çıkışı, devrimin makineleşmeyle getirdiği teknolojik gelişmelerin yanı sıra; sosyal, politik, kültürel değişimi de beraberinde getirmiştir ve sonuç olarak feodal toplumdan burjuva toplumuna geçişle ortaya çıkan ticaret kapitalizmi yerini sanayi kapitalizmine bırakmıştır.

1756 yılında buharlı makinenin icadının ardından 1789 Fransız Devrimi gerçekleşmiştir. Böylece tarih sahnesindeki en büyük toplumsal devinimlerden birine daha 18.yüzyılın ikinci yarısı tanıklık etmiştir. Fransız Devrimi ile birlikte köleliğe karşı çıkan özgürlük, eşitlik, milliyetçilik talepleri kuramsallaşan kavramlar olarak tüm dünyaya yayılmıştır.

Fransız Devrimi’nin temelinde ekonomik meseleler yatmaktadır. Sanayinin gelişimesiyle fabrikaların yaygınlaşması, günlük çalışma saatlerinin giderek uzaması, ataerkil toplumlarda reisi olarak bilinen evin babasının ardından kadının ve onun yanında çocukların da iş hayatına girmesiyle önemli sorunlar ortaya çıkmış toplumun en küçük temel yapısı olan aile yapısı çatırdamaya başlamıştır. Ailedeki her bireyin çalışma hayatına girmesine karşın ekonomik anlamda rahatlayamama durumu da kapitalizmin insanlığı refaha kavuşturmadığının anlaşılması sürecinin başladığının kanıtı olmuştur.

  1. yüzyılın başlarında emek yerine sermayenin kullanılması ve insan emeğinin önemsiz hale gelmesiyle işsizlik olgusu da görülmeye başlanmış ve toplumlar içerisinde teknolojik gelişmenin bir ürünü olan makinelere karşı bir düşmanlık ortaya çıkmıştır. Bu öfke Luddist Hareketi olarak bilinen Makine Kırıcılığı Hareketi şeklinde kısa bir süre içerisinde bütün Avrupa’ya yayılmıştır. İlk hareketlerin bu çerçevede gerçekleşmesinin yanına, zamanla ücretlerde ve çalışma koşulların da iyileştirme taleplerinin de eklenmesi sınıfsal bilinci büyümüştür. Başlangıçta proleterler arasında ortaya çıkan dayanışma dernekleri, zamanla kapsamını genişleterek sendikal yapılara dönüşmüştür.

Ülkemizde ise sendikal yapıların ortaya çıkışı Cumhuriyet dönemi öncesinde gelişen olaylara dayanır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde, İstanbul’da çoğunluğu ordunun ihtiyaçlarını gidermek amacıyla kurulan fabrikalarda, Avrupa’daki gelişmelerden çok sonra küçük küçük işçi örgütlenmeleri görülmüştür. İşçi sınıfı ve sendikal yapının çok uzun süre sonra topraklarımızda görülmesinin ilk sebebi tarıma dayalı üretimin devam etmesi ve buna bağlı Osmanlı tebaası içerisinde bir burjuvazi sınıfının ortaya çıkmaması ve Osmanlı’nın gerçek anlamda Sanayileşme sürecinin tamamlayamamış olmasıdır. Buna bağlı olarak Osmanlı toprakları üzerinde Avrupa’daki gibi sınıfsal farklılıkların yansıması olmamasıdır. Bakıldığında Osmanlı, burjuva devrimlerini dahi yaşamamış olmasından dolayı Avrupa’nın tarihsel olarak oldukça gerisindedir.

Osmanlı Devleti’nde hukuk alanında yapılan en önemli çalışmalarda biri olan Mecelle’de işçi şu şekilde tanımlanmıştır: “ Ecir, nefsini kıraya veren kimsedir.” İşçi, işverene karşı kendisini değil yaptığı iş karşısında emeğini belli bir bedel karşılığında kiralamasıdır.

Osmanlı’da sınıf farklılıklarının olmamasına rağmen; yapılan işlere göre ayrılmış zümreler bulunmaktaydı. Bunlar; ahiler, gaziler, abdallar ve bacılardır. Ahiler, tıpkı Avrupa’daki lonca sistemi gibi iktisadi yaşamı, gaziler askeri faaliyetleri, abdallar kültür ve eğitimi, bacılar ise tüm bu zümreler içinde kadına dair ne varsa tüm işleri yerine getiren zümreyi oluşturmaktaydılar.

Batı ülkelerinde Sanayi Devrimi geliştikçe, Osmanlı askeri üretimde de geri kalmış ve askeri üstünlüğü yitirmeye başlamış ve bunu fark ettiğinde ilk olarak ihtiyaca yönelik bir adım atmış ve savaş sanayindeki ihtiyaçları karşılayacak fabrikalar kurmuştur. Bunun yanında demiryolu inşası sürecinin bir parçası olarak demiryolu işçileri, madenciliğin gelişmesiyle birlikte maden işçileri ortaya çıkmaya başlamıştır. Ve zaman içerisinde sanayinin yoğulaştığı bölgelerde işçi sınıfı hareketleri de görülmüştür. Bu hareketler 1870’lerden sonra çalışma şartlarının kötülüğü, ücretlerin yetersizliği ve düzensiz ödemelerden dolayı gelişen tepkisel hareketlerdir. Bunları takiben 1871 yılında Ameleperver Cemiyeti ile birlikte Osmanlı’da da sendikacılık hareketleri başlamıştır. Tarihimizde ilk grev olarak, tersane işçilerinin yaptığı eylem kayda geçmiştir.

Cumhuriyet öncesi dönemde gerçekleşen grevlerin 3 önemli sonucu olmuştur. Bunlardan ilki, işçilerin kendi sınıflarının bilicine varmaları, ikincisi örgütlenerek sendikalar kurmaları ve üçüncüsü ise siyasi partilerin gündemine işçi sorunlarının olduğunu ve parti programlarında bu sorunlara yer vermelerini sağlamalarıdır.

Cumhuriyet döneminde, İzmir İktisat Kongresi ile toplumun siyasi ve iktisadi politikalarının belirginleştiği görülmektedir. Kongreye; işçi, çiftçi, tüccar ve sanayici olmak üzere dört grup halinde katılım olmuştur. Ve her grubun kendi içinde karşılaştığı sonunlar çözümlemeye ve devletten bekledikleri destekler garanti altına alınmaya çalışılmıştır. Ve günümüzde vazgeçilmez haklar olan; sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi, sendika kurma hakkı, çalışma süresinin 8 saatten fazla olmaması, doğum ve hamilelik izinleri, emeklilik, iş teftişi, işçi çocukların eğitimi gibi haklar bu dönemde garanti altına alınmıştır. Küllerinden doğan Cumhuriyet, devletçi politikalarla Osmanlı’da ağır aksak ilerleyen sanayileşmeye de hız vermeye çalışmıştır. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra sermayedar olabilecek bir burjuva sınıfı bulunamadığından dolayı bir yandan ulusal burjuva yaratma girişimi denenmiş, diğer yandan  devlet eliyle sanayileşme girişimleri yapılmıştır.

Coğrafyamızda işçi sınıfının İzmir İktisat Kongresi ile başlayan hakları günümüzde 1982 Anayasası’nın 2. maddesinde yer alan sosyal bir hukuk devleti çerçevesinde gelişmeye devam etmiştir. Günümüzde 4857 sayılı İş Kanunu kapsamında işçi ve işveren hakları korunmakta, tarafların hukuki sorumlulukları belirtilmektedir.

Sanayi Devrimi ile başlayan süreç, teknolojinin ve çağın ilerlemesiyle şekil değiştirmektedir; fakat Sanayi Devrimi’nden bu yana sorunlar aynı çerçevede şekillenmesine rağmen keskin çözüm yolları bulunamamaktadır. İşçiyi koruma odaklı çıkarılan kanunlara karşılık hala işçiyi koruma sonuçlu veriler elde edilememektedir. Çalışma saatlerinin esnekliği, fazla çalıştırma ücretlerinin ödenmemesi, annelik hakkını kullanan kadınların doğum izni yerine işten çıkarılması, asgari ücretin altında çalıştırılamaz ibaresine karşın denetimlerin eksikliğinden bankaya yatırılan maaşların elden işverene geri verilmesi, kıdem tazminatı ödemekten kaçınma, sendikal hakların kullanımının engellenmeye ve önlenmeye çalışılması, sigorta paylarının işvereni işçisine asgari ücretten paylarını yatırmasına sebep olması, iş kazalarının önlenemez bilançosu, iş güvenliğinin en önemli unsur olduğunun unutulması, bireyin değil emeğinin belli bir ücret karşılığında kiralandığının atlanması yüzyılın güncel sorunlarındandır.

Sonuç olarak Türk ekonomik yapısının temeline inilerek işveren karşısında işçiyi koruyacak ve sistemi insan odaklı olarak yeniden tasarlayacak bir düzenin ihtiyacı yüzyılların sorunu olarak günümüzde aynen devam etmektedir. 1 Mayıs 1909’da kutlamaya başlanan İşçi Bayramı’nı her nisan sonunda hevesi, neşesi, mücadelesi perçinlenerek revize etmek ve bayramın aynı zamanda emek ve sınıf mücadelesinin genişletilmesine vesile olması sağlanmak günümüzün tarihsel görevidir.

 

Tuba Gizem ESER

Bir cevap yazın